ŞİİRİM DOĞDUĞUM YERLERİN TÜRKÜSÜDÜR

Şeref Bilsel

Şeref Bilsel, Yağmurlar Ülkesinde Çocuk Olmak, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul 2015

2015

302–307

Hüseyin Akın: 1965 yılında Sinop’un denize bakan dağlık köylerinden birinde doğmuşum. Hangi ayda ve hangi günde dünyaya geldiğim tartışmalı. Annem “sen Morza pazarında doğdun” der ve tartışmayı bitirir. Morza Pazarı doğduğum ilçenin -Türkeli- geleneksel pazarıdır ki her sene ağustos ayında kurulan bir pazardır. Nüfus kâğıdımda “8 Şubat” yazsa da bu tamamen nüfus memurunun marifetidir. Babam beni nüfusa kayıt ederken tam tarihini hatırlayamamış nüfustaki memur da “8 Şubat” diyelim gitsin deyivermiş. Böylece resmî doğum tarihim devlet tasdiki ile kesinleşmiş. Yedi kardeşin altıncısıyım. Köydeki 9, 10, 11 çocuklu ailelere bakınca bu anlamda çekirdek aile bile sayılabiliriz. Benden evvel doğan bütün kardeşlerim gibi bana da aynı kadın ebelik yapmış. Köyde “Abu Şerif” diye çağrılan bu kadın ne zaman bize gelse annem hemen beni “hadi kalk Şerif ebenin elini öp” diye uyarır, ben de büyük bir tazimle Abu Şerif’in elini öperdim. Abu Şerif oturduğu yerden bana elini uzatır öpülen elini benimle hiç göz teması kurmadan çeker ve kucaklamak için yeltenmezdi. Büyüdükçe bu davranışın ne anlama geldiğini sökmüştüm: “Ben senin daha dünyaya gelmeden önceki hâlini biliyorum velet!” demek istiyordu. Bu kadın benim çocukluk dünyamın “Ebem Korkut”u olarak kalmıştır. Sanki bütün çocukları gökyüzünden çekip getiren oymuş gibi gelirdi bana. İlk beş yılım doğduğum Öreği köyünde geçti. Önümüz deniz arkamız ormandı. Ben denizden korktuğum için ormanlara doğru koşardım. Her gün oyun oynadığımız “köy üstü” denilen mevkie gider, orada tümseğin üzerine çıkar, oradan tümseğin üstünden dağların arkasına doğru bakar ufuk çizgisini gördüğümüzde “aha burası İstanbul” der ve buna cidden inanırdık. Çimlerde güreşir, ebem kuşağını seyreder, göğün derinliklerinde havalanan ayda yılda bir geçen uçakların görüş hizasına geçip seslerine tempo tutardık. Köyde geçirdiğim yıllar bana masal gibi gelir. Harman alma zamanlarında düvene binmenin zevki hiçbir şeyde yoktu. Çocukluğumun hafızasına asılı kalan saman ve buğday kokusu şu yaşlarımda bile beni ümitvar ve zinde kılmaya yetiyor. Benim doğduğum ahşap evde cinler, periler ve ölmüş büyüklerimizin ruhları dolaşır sanırdım. Ahşap evde zaman, tahtalar arasından sızan geçişken bir şey gibiydi. Her an bugünden düne, dünden yarına ulaşabilirdi insan. Çocuk muhayyilem geçmiş, gelecek ve bugünü aynı sofranın etrafında bir araya getirebilecek bir dolaşıma sahiptir hâlâ. Kanatları farklı renklerle dokunmuş kuş büyüklüğünde kelebekler gelir pervazlara konar ve orada hiç kımıltısız saatlerce dururdu. Bu kadar iri bir kelebeği ilk kez görmenin telaş ve heyecanıyla ona dokunmak, yerinden oynatmak ister fakat annem her defasında bizi engellerdi. “O rahmetli dedenin ruhudur, sakın rahatsız etmeyin” der, biz de korku ve sevinç karışımı bir duyguyla onun oradan sessizce havalanmasını beklerdik. Çocukluğumu bambaşka diyarlarda gezdiren bu gerçeküstü hatıralar şimdi gerçeklik denen kavramın ne menem bir şey olduğunu ortaya koyuyor. Evet büyüdükçe ne çektikse gerçeklikten çektik. Ahşap evde, tahta sofrada, tahta kaşıkla yemek yiyen -beslenme değil, çünkü benim çocukluğumda beslenme diye bir şey yoktu- bir çocuğun hayalleri de, rüyaları da, dünyası da elbet ahşap kokacaktı. Demir kaşık icat olmuş, ama bizim köye çok geç girmişti. Bir tane de bizim evde vardı. Her sofraya oturuşta kardeşlerimle demir kaşık kavgası yapardık. Bir gün yemekte erken davranmış demir kaşığı ben ele geçirmiştim. Oysa ortanca ağabeyimin o kaşıkta gözü vardı. Ağzıma götürmek üzere olduğum dolu kaşığı hışımla elimden aldı benim direnmem üzerine kafama fırlattı. O kaşık yarası hâlâ o günlerin buruk bir anısı olarak başımdaki yerini koruyor. Özellikle saçımı derin kestirdiğimde bu kaşık izi derin bir hatıra gibi ortaya çıkıyor. Karadeniz’in hemen her bölgesinde olduğu gibi bizim oralarda da arazi engebeli olduğu için yerleşim yerleri birbirinden mesafeli noktalardaydı. Bir evden diğerine ulaşmak bile meşakkatli bir işti. Bu sebepten insanlar engebeyi ve yokuşu takip ederek insanlara değil dağlara doğru yürürlerdi. Dağlar hem cömert, hem sırdaş, hem de komşu hakkı gözetendi. Evimizin yanında fırın, samanlık, kuyu, çeşme ve dut dibine kurulmuş bir çardak vardı. Meyve ağaçlarını saymıyorum, çünkü sayılmayacak kadar çoktu. Fırında pekmezler kaynatılır, konserveler yapılırdı. Herkesin fırını olmadığı için civar köylerden ve evlerden de insanlar gelir bir festival havası içerisinde fırını yakar ve kışlık hazırlıklarını yaparlardı. Böyle zamanlar ancak evimizin önü insan kalabalığı görür sair zamanlar çok uzaklardan gelen insanların yankılanan sesleriyle yetinirdik. Yedi gün yedi gece susmayan davul zurna sesleri silah seslerine karışır gecenin sessizlik perdesini yırtardı. Ben nedense bu davul sesinin yakından geleninden çok korkardım. Çocukluğumun iki korkusundan biriydi davul korkusu. Daha önce birinci korkumun deniz olduğunu söylemiştim. Karadeniz dev haşin dalgalarıyla o hiç yüzü gülmeyen adam gibi gerçekten çocukların korkmakta haklı olduğu bir deniz. Davulcu tokmağı her davula vuruşunda bedenimi sanki kâğıt gibi yerinden oynatıp uçuracakmış gibi bir hisse kapılır davula en uzak noktaya sığışırdım. Bunda elbet zurnanın o keskin yırtıcı baskın sesinin de etkisi vardı. Ama davul imgesinden ürkmemde bizim ailede yaşlıların anlattıkları korku dolu hikâyelerin etkisini de es geçemem. Yaşlı kadınların anlattıkları hikâyeler arasında yaramazlık eden çocukların içerisine hapsedildiği davullar da vardır. Davulcu adamlar o gümbürtü içerisinde beni alıp davulun içerisine sokar ve hiç kimsenin ruhu bile duymaz, diye düşünürdüm. Kimi zaman da annemin ettiği beddualarla ilinti kurar onun “Allah seni davul etsin!” sözünün altında bir şeyler arardım. Anne oğul Sinop’tan İstanbul’a yaptığımız zorlu yolculuklardan hafızamda kalanlar hızla giden bir otobüs camından gördüğüm anlık siluetlerden ibaret olsa da benim aklımın ermediği zamanlara dair, 2-3 yaş, annemin anlattıkları geriye doğru sardığım hayat filmimin en çarpıcı fragmanı gibidir. Annemin anlattığına göre, bir kış ayında yine birlikte Kâğıthane’ye babamın yanına gitmek için yola çıkmışız. O dönem otobüs yolcularının korkulu rüyası Bolu dağından aşağıya doğru inerken gece yarısı otobüs şarampole yuvarlanıp dereye uçmuş. Ölenler, yaralananlar, feryad u figan içerisinde enkazda yakınlarını arayanlar derken ben annemin kucağından bir anda uçup gitmişim. Annem zar zor koltuklar arasından sağ salim kurtarıldığında kurtulanlar arasında beni göremeyince yüreğine kor düşmüş. Her şeyin birbirine girdiği otobüste ne kadar aradılarsa beni bulamamışlar. Arama çalışmalarına katılan herkes gibi annem de benim sağ çıkmam konusundaki ümidini tam yitirmişken köyümüzün yedi Ahmed’inden biri olan Abıoğlu Ahmet son bir ümit olarak otobüsün arkasındaki yığınağın altlarına doğru el fenerini şöyle bir tutuğunda belli belirsiz boşluğa doğru bakan gözlerimi fark etmiş ve sevinçli haberi anneme yetiştirmiş. Kim bilir belki de Abıoğlu Ahmet o birbirine girmiş koltuk enkazının altına fenerini tutmamış olsaydı ben öldü zannedilerek oracıkta unutulup gidilecektim. Annemin anlattığına göre kazayı görüp de olay mahallinde yol kenarında biriken kalabalıktan o yöreye ait bazı köylü kadınları Sinop Türkeli otobüsündeki üçte ikisi kadın yolcuların perişan hallerine bakarak “ne işiniz var İstanbullarda, kazmaya sarılın kazmaya!’ diye bağırıyorlarmış. Kâğıthane fabrika, atölye ve tamirhaneler bölgesi olması hasebiyle ekmek parası için köyden kente göçün simgesel mekânı olmuştur. Bolulu köy kadınlarının kazaya uğrayan kadınlara “kazmaya sarılın kazmaya” diye söylenmesi o dönem içerisinde toprağı bırakarak yaban ellere ve İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere göç etmenin bir ihanet gibi algılanmasıyla yakından ilgilidir. Çünkü sebep ekmek için yola koyulmak olsa da manzara ocağı terk etmektir. Ocağı terk etmek de gelenek, görenek ve yaşam şekilleriyle başkalaşmak ve bir tür “yaban” sınıfına dahil olmaktır. Anadolu’nun diğer şehirlerinden nasıl görünür bilmiyorum, ama benim dünyaya geldiğim köyden -Sinop, Türkeli, Hacıköyü- bakıldığında İstanbul bir kaçış yeridir. Ekmek bahanedir ve yaşadığı toprakları bırakıp gitmek gelecek kuşakların toprakla ve kütükle bağını kesmek demektir. Bu yüzden gurbete gidenler kendilerini affettirecek seviyeye gelinceye kadar memleketlerine geri dönmezler. Döndükleri zaman da maddi anlamda palazlanmış, her yönüyle kendilerine laf söylenmez yetkinliğe ulaşmış durumda oldukları için kimsenin imrenmeyle karışık şaşkınlıktan ağzını açacak hâli kalmamıştır. Babamın Kâğıthane’den köye bizim yanımıza gelmek varken bizi oraya çağırması biraz da bu yüzdendir. Babam uzun yıllar geçmesine rağmen karnını doyurmak ve bize üç beş kuruş göndermenin dışında başı dik bir şekilde köye dönecek bir şeylere sahip olamamış ve köyüne kendini affettirecek bir gelişle gelememiştir. O ancak 1970 yılı yazında Kâğıthane’den Sinop’a, köye, bizim yanımıza dönebilir. Aslında bu bir dönüşün dönüşüdür. Çoluk çocuk İstanbul’a dönülecek ve bir daha toprağın çağrısına kolay kolay kulak verilmeyecektir. Gurbette yaşayan herkes toprağın çağrısının ne olduğunu az çok bilir. Toprak insanı iki tür çağırır. Birincisi, sürülmek, ekilmek ve mahsule hazır duruma gelmektir ki köylük yerlerde bu bir erkeğin sulbunu devam ettirmesi gibi bir şeydir. Herkes ekip biçtikleriyle kendini gösterip ifade eder. “Sarımsakçı sarımsak ekti / Soğancı soğan / Ya ben ne ektim? Hiç mi?” diye kendi kendine sorup durmamak için toprak gurbet erkeğini kendine çağırır. İkinci çağrı ise genelde karşı konulmaz bir çağrıdır. Ölünce toprak çağrısını yineler: “Doğduğun yere geri dön, yarım kalan uykunu bağrımda tamamla!” Bu sebepten ekmek parası için gurbete düşmüş insanlar ne kadar bir daha memleketlerine geri dönmemeye ahdedip karar kılmış olsalar da son nefesten sonra cenazeleri doğdukları yere göndermek bu çağrıya uygun bir adet hâlini almıştır. Kırk küsur yıldır İstanbul’dayım, ama kendimi hâlâ doğduğum köye izafe ediyorum. Birisi bana nerelisin, diye sorduğu zaman “Sinop” diyorum; İstanbul aklıma bile gelmiyor. “Doğduğun değil doyduğun yer” ifadesinden de bir şey anlamıyorum. Hem sonra İstanbul benim ne doğduğum ne de doyduğum yer. Birileri bu koca şehirde fazlasıyla doymuş olabilir; ama ben hep açlığımı muhafaza ediyorum. Kalbimi de, beynimi de, karnımı da doyuran bu şehir değil. Doğduğum yer doyduğum yerdir benim. Elektriğin olmadığı bir dağ köyünde tabiatın bütün tabi reflekslerine şahit oldum. Ateş böceklerinin kılavuzluğunda buğday başaklarına sürünerek gece yürüyüşü yaptım. Dut ağacının dibinde ay ışığı altında sohbetler ettim. Yağmurun dokunduğu toprağın kokusunu içime çektim. Tezek kokusundan kaçmadım, çiçekleri ve ağaçları adlarıyla çağırdım. İncir ağacına mersiye yazdım. Domatesin gerçeğini sahtesinden ayırdım. Yarayı iyileştiren domatesler yedim. Bostanların kokusunu ezberledim. Söğüt ağacının dibinde sükûnet aradım. Toprakla aramdaki ünsiyeti üstümü başımı çamurladığım an anladım. Diken uçlarıyla, böğürtlenlerle, dağ çilekleriyle doyurdum karnımı. Kurt, çakal, tilki sesleriyle uyudum, ezanla ve horozla uyandım. Gecenin karanlığından çekirge seslerine tutundum. Kedi gölü, Erenler Arkası, Sekiz Ortaklık, Kesne dağı geldi şiirimin orta yerine kuruldu. Yazdığım şeyin içeriği ne olursa olsun aslında ben bütün şiirlerimde doğduğum memleketin türkülerini çağırıyorum.

Bütün söyleşiler