ŞİİR BENİM İLMİHALİMDİR
GörüşmeciSerap Kadıoğlu
KaynakŞiar, sayı 12, Eylül-Ekim 2017
Yıl2017
Sayfa360–368
Serap Kadıoğlu: Zât-ı âlinizi tanıyan nasipli insanlardan biri olarak, bu renkli ve beyefendi kişilikten nasiplenmemiş okuyucularımız için özetle kendinizden bahsetmenizi istesem... Hüseyin Akın, şair Hüseyin Akın olarak anılana kadar hangi süreçlerden geçti?
Hüseyin Akın: Zatım âli midir bilmiyorum. Ama kendimi şiir yazarak tanımaya ve tanıtmaya çalışıyorum. Bir başka deyişle, Şiir benim ilm-i hâlimdir. Kendimi bu hayatın okur yazarı olarak kabul ediyorum. İnsan kendisine rağmen kendisinden nasıl bahsedebilir? Bu sanıldığı gibi kolay bir şey değil. Kendimi bildim bileli şu üç şeyi hiç terk etmedim: Kitap, kalem ve silgi. Hep kitaplı ve kitapla yaşadım. Okumak temel uğraşım oldu. Okulların takdir gören öğrencisi olmasam da tabiatın en iyi öğrencisi olmaya çalıştım. Evreni, insanı ve insanlık durumlarını bir kitap olarak gördüm. Mümkün mertebe kulağımı ve gözümü açtım. Kendimi bu hayatın bağımlısı, tiryakisi olarak dünyanın kollarına bırakmadım hiç. Anlayacağınız hayat bende hiçbir zaman bağımlığa dönüşmedi. Dünyaya alışmadığım için ondaki okunmamış satırları her zaman görebiliyordum. Bu hayatın belki de insan için en büyük talihsizliği insanın görüp yaşadıkları karşısında hayret duygusunu yitirmiş olmasıdır. Yaradılış şaşkınlığını üzerimden hiç atamadım. İkinci enstrümanım kalemdi. Yazı ile yazgımı tazeliyor gibiydim. Kendimi yazarak fark ettim, çünkü yazmak bana kendimle baş başa kalma fırsatı bahşetti. Düzyazı yaşamaktan bıktığımda şiire sığındım. Şiir, yazmanın da ötesinde bir konuşma biçimi. Söylendikten sonra yazıya geçer şiir. Yazmasaydım geveze biri olurdum herhalde. Belki de sessizliğimin içerisinde gömülür kalırdım. Bir elimden silgiyi de hiç eksik etmedim. Arkamda kötü şeyler bırakmamak için hatırladıklarımdan ve yazdıklarımdan kaderimi olumsuz anlamda etkileyecek olan şeyleri hep sildim. Geriye hem öğrenci, hem öğretmen, hem okur, hem yazar, hem şiir, hem de düzyazı 1965 doğumlu bir Hüseyin Akın kaldı. Onu da beni tanıyanlar aldı.
Serap Kadıoğlu: Birçok sanat dalının aksine edebiyatta popülerlik, kimilerince adınızı aşağı çeken bir unsur olarak görülebiliyor. Siz buna katılıyor musunuz? Edebiyat camiasında hemen hemen herkesin Hüseyin Akın’ı tanıyıp şiirini takdir etmesine rağmen gençlerin birçoğunun sizi tanımamasını neye bağlıyorsunuz, bu sizin tercihiniz mi?
Hüseyin Akın: Popülerlik günümüzün en büyük cereyanı. Geniş kitlelerin şuurlu ya da şuursuz ilgisine mazhar olmakla özetlenebilecek bir şey. Tüketimle yakından ilgili. Sizin popülariteniz kitlelerin sizin yerinize yerleştireceği yeni bir pop kişinin zuhur edişine kadardır. Sonrası yalnızlığınızdır. Herkes tarafından bilinir olmak herkesçe anlaşılır olduğunuz anlamına gelmez. Takip eden ve edilen açısından insanın modern yalnızlığı ile ilgili bir şeydir, bu bakımdan trajiktir. “Gün gelecek herkes on beş dakikalığına ünlü olacak” diyen Andy Warhol’ün anlatmak istediği şey de budur. Ne Yahya Kemal, ne Tanpınar, ne Ahmet Hâşim… Hiçbiri kendi zamanlarında popüler falan değildiler, fakat günümüzde herkesin bildiği tanıdığı isimler olarak yaşıyorlar. Popüler olan kendi zamanını aşamaz. Gördüğü belli bir zaman sürecinin rüyasından ibarettir. Saman alevi gibi yok olur gider. Asıl olan samanın değil, zamanın hükmüdür. Gençlerin beni tanımaması benim değil gençlerin cevaplaması gereken bir konu. Ben toplu fotoğraflarda da hep öyleyimdir, önde gözükmek için kimseyi itip kakmam. Bir şiirimde “şimdi durup şiir yazsam hiçbir yerde çıkmaz adım / bu benim soylu inadım” diye yazmış olmam bu yüzdendir. Kazanılmış yalnızlık diye bir şey var. O yalnızlığa kim yakın olursa, işte o genç de olsa yaşlı da benim şiirimin aile efradıdır.
Serap Kadıoğlu: Vaktinde İbrahim Tenekeci ve başka önemli isimlerle birlikte çeşitli edebiyat dergileri çıkardınız. Uzunca bir dergicilik serüveniniz olmuş. Şimdilerde dergicilikten uzak duruyorsunuz. Bu süreçten biraz bahseder misiniz?
Hüseyin Akın: Söylediğiniz gibi çeşitli isimlerle birçok dergide beraber olduk. Dergi çıkarmanın dostlukları perçinleyen değil, gittikçe azaltan, hatta yok eden bir tarafı var. Dergiye sağdan soldan katılan isimler mizaçlarını hemen ortaya koyuyorlar. Birçoğunda ön koltukta ya da cam kenarında oturma arzusu depreşiveriyor. Bunu sağlayamayınca da başka hesaplar içerisine girebiliyorlar. Yeni ilişkiler kurmanın yolu eski ve kadim ilişkileri, dostlukları bozmaktan geçiyor. Ara açma yoluyla kendine yer bulmak isteyen birçok isim dergilerde mistik şahsiyetler olarak arzı endam edebiliyorlar. Bir insanı edebiyatçı yapan çevresi değil, kendi yatkınlık, kabiliyet ve çabasıdır. Dergiler bunu sadece kanalize ederler. Olmayan bir şeyi var edemezler.
Serap Kadıoğlu: Uzun yıllar dergicilikle uğraşan bir edebiyatçı olarak dergiciliğin sıkıntılarını iyi biliyorsunuz. Dergi çıkarmak isteyen gençlere neler söylemek istersiniz?
Hüseyin Akın: Dergi çıkarmak isteyen gençlere öncelikle şunu söylemek isterim: Yol yakınken bu sevdadan dönün! Mevcut hâlihazırda yayımlanan dergilerde ürünlerinizi yayımlatmayı deneyin. Daha bu yaşlarda bir dergiye editör olmak yerine, geleneği olan kurumsal bir edebiyat dergisinin editörüne ürünlerinizi gönderin. Bu gerilimi yaşayın. Gönderdiğiniz ürünün yayımlanmamasını, uzun süre cevap gelmemesini ve hatta olumsuz kanaatler serdedilmesini sabır ve metanetle karşılayın. Kendinizi mutlu etmek için çıkaracağınız her dergi daha köklü mutsuzluklara neden olabilir.
Serap Kadıoğlu: Millî Gazete’deki köşe yazılarınızı takip eden biri olarak zaman zaman yazılarınızda sert ve yerinde eleştirilerinizi şairane üslûbunuzla okuyucuya aktardığınızı görüyorum. Bu yazılardan ötürü meslektaşlarınızdan eleştiri aldığınız oluyor mu?
Hüseyin Akın: Meslektaşlarım kimler inanın bunu bilmiyorum. Benim mesleğim ne, bunu da biliyor değilim. İroni benim yazılarımın genel havasını oluşturuyor. Eleştirilerimi eğlenceli biçimde ortaya koymak gibi bir üslûbum var. Aslında yazdıklarım hayatımdan bağımsız değil. Günlük hayatta da böyleyim. Olumlu bir hayli tepki alıyorum. Olumsuz bir tepkiyle şu âna kadar hiç karşılaşmadım. Olsa da rahatsız olmam, kazanç sayarım. Kalıcı yazılar yazmaya çalışıyorum. Gün içinde eriyip giden yazılar bana göre değil. Yazdıklarım bir süre sonra belli bir bütünlük içerisinde kitaplaştığı için bu geniş zamanlılığı önemsiyorum.
Serap Kadıoğlu: Edebiyat camiasında önceleri sağ ve sol gruplar vardı. Şimdi bununla beraber sağ cenah olarak bilinen şairlerde de ciddi bir kutuplaşma var. Bazen menfaat kaygısıyla bazen görüş ayrılıklarıyla tasniflenip karşımıza çıkan bu grupları nasıl yorumluyorsunuz?
Hüseyin Akın: Ben ömrümün hiçbir döneminde solcu olmadığım gibi sağcı da olmadım. Bu tanımlamaların hepsinin yırtma yapıştırma ve de ısmarlama olduğunu daha lise yıllarımda fark etmiştim. Okumalarım o yönde idi. Şiir okurken şairinden bağımsız olarak yaklaşırım. Şairi hangi inanç ve kanaatte olursa olsun, beni ilgilendiren şiirin gerçekte şiir oluşudur. Şiirin bana söylediğidir. Benim dört yana dağılmış varlığımı bir araya getirebilecek dinamizme sahipse şairinin sol ya da sağ olmasının bir önemi yoktur. Kutuplaşma çıkar ilişkilerinin ve de paylaşım çatışmalarının bir sonucudur ki bunu aynı mahalle, aynı dünya görüşündeki şair ve yazarlar arasında daha sık görebiliyoruz. Köylülük ve yoksulluk insana kendi öz kardeşini yok saydırır, kendi babasına bile sırt döndürür. Kutuplaşmaların temelinde zihinsel bir ayrışma falan yok, köylülük ve yoksulluk var. Kimi şairler kendi oturmamış şahsiyetlerini abartılı anlam yükledikleri mısralarla kurmaya çalışıyorlar. Tabi çok sırıtıyor bu durum.
Serap Kadıoğlu: Şairleri dini duruşlarına göre tasnif edebilir miyiz? Ya da etmek doğru mudur? Mesela Müslüman şairler bir çatı altında birleşemezler mi?
Hüseyin Akın: Tasnif edemeyiz, zira bu hem şiirin, sanatın ve edebiyatın doğasına aykırı, hem de insanlık hallerine uymaz. Müslüman şairler siyasi ya da ekonomik teşekkül müdür ki bir çatı altında toplansınlar. Herkes kendi işini iyi yapsın yeter. Yazdıklarında ve de yaşadıklarında samimi olsun. Çağının gerçek tanığı olabilsin. Şiiri ve de şiirde yansıttığı bir duyarlığı bağırmasın insanların yüzüne karşı. Yaşadıkları dünyaya ve zamana kendi seslerini yansıtabilsinler yeter.
Serap Kadıoğlu: Bir şair olarak beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Hüseyin Akın: Kur’an’ın konusu kendi dışındadır. Yani insan ve tabiat. Ben de insan ve tabiattan besleniyorum. Yeniden yorumlamaya ve eşyayı yeniden kavramaya çalışıyorum. Elmanın elma olmanın çok ötesinde bir elma olduğunu, bunun ancak elmaya statik bakıştan kurtulduğumuzda anlaşılabileceğini yazdıklarımla ortaya koymaya çalışıyorum. Kedi kedi olmanın çok daha ötesinde kedidir. Dağlar, taşlar, denizler, göller, insan, hayvan ve bitki de öyle. Kevni ayetler şiirimin en büyük kaynağıdır diyebilirim.
Serap Kadıoğlu: Edebiyatta itibar, akademisyenlik derecesi ile değil, şiirin kalitesine göredir. Bu durumda sizi bir şiir doktoru olarak kabul edersek, günümüz Türk şiirinin omurgasını tarif ederek bu omurganın sinir uçları hakkındaki teşhisinizi söyler misiniz?
Hüseyin Akın: Günümüz Türk Şiirinin omurgası Yunus’tur, Şeyh Galip’tir, Ahmet Hâşim’dir, Necip Fazıl’dır, Sezai Karakoç ve İsmet Özel’dir. Dünden bugüne doğru akan şiir ırmağı, yani gelenektir. Günümüz şiiri bu kökten beslenip dal verir. Akademizm ile şiir yan yana bile gelmez. Şiirin zamana mukavemeti onun gücünü ve itibarını gösterir.
Serap Kadıoğlu: Türk şiirinin Anadolu’ya sirayet eden damarı sizce hâlâ aktif midir?
Hüseyin Akın: Halk şiiri ise bu damardan kastınız, Âşık Veysel’den sonra yeni bir temsilci çıkmamıştır. Ozan geleneğini bu gelenekten kopuk olarak sürdürmeye çalışan birkaç cılız ismi dışarda tutarsak bugün için Anadolu’nun sesi diyebileceğimiz bir şiirden bahsetmek zor. Merhum Abdürrahim Karakoç’u da anmadan geçmemek lâzım. Abdürrahim Karakoç’un taşlama yoğunluklu şiirini Anadolu ile büyükşehir arasında geçişli bir şiir saymak mümkün. Kentli modern ozanların en sonuncusuydu o.
Serap Kadıoğlu: Türk şiiri uluslararası platformda nasıl bir yerdedir?
Hüseyin Akın: Dünyada şiir durağan bir dönemi yaşıyor. Roman gibi piyasası olan alanlar daha hareketli. Kadim bir saha olması hasebiyle dünya ölçeğinde Türk şiirinin daha iyi bir noktada olduğuna inanıyorum. Sadece yazanlar noktasında değil, şiir okuyan, izini sürenler açısından da ülkemiz henüz sözün bitmediği bir noktadadır. Hâlâ dünyanın hafızasında yerini koruyan Sezai Karakoç, İsmet Özel, Ülkü Tamer… gibi büyük ustaların gölgesi vuruyor genç edebiyatçıların üzerine. Yıllıklar, antolojiler ve dergiler bütün tükenmişliğe rağmen şiirin hâlâ ülkemizde çok önemli bir insani iletişim yolu olarak yaşadığını, özellikle genç şiirin önemli seviyeler kat ettiğini göstermektedir.
Serap Kadıoğlu: Günümüz edebiyatçılarının kahir ekseriyetinin öğretmen olmasına karşın -klâsikler haricinde- şiirin bir direniş aracı olmamasını neye dayandırıyorsunuz?
Hüseyin Akın: Öğretmen edebiyatçılar dün olduğu gibi bugün de diğer mesleklere nazaran daha fazla. Öğretmenlik insanla ve kültürle kurduğu temasa rağmen neticede bir memuriyet. Memurluk insanın zihinsel ve duygusal dolaşımı önünde barikatlar oluşturur. Aksiyon, reaksiyon ve isyan ahlâkı gibi kavramları sadece cümle içerisinde kullanabilir. Daha ileriye gidecek cesareti yoktur. Bu yüzden öğretmen kökenli edebiyatçılardan direniş edebiyatı beklemek nafile bir beklentidir. Diğer bir zaviyeden baktığımızda, şiir yazmanın zaten kendisinin başlı başına bir direniş olduğunu söylemek gerekir. Günlük hayata, verili dile, piyasaya ve siyasaya karşı en güçlü direniş yoludur şiir yazmak.
Serap Kadıoğlu: Bugüne kadar birçok şiir ve deneme kitabı çıkardınız. Kitaplarınız içinde sizde çok ayrı bir yeri olan gözbebeğim dediğiniz bir kitap var mı?
Hüseyin Akın: Birini diğerine tercih etmek çok zor. Evlatları birbirinden ayırmak gibi bir şey. İlla da bir cevap vermem gerekiyorsa yine de söyleyeyim; Çöl Vaazları ve Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli.
Serap Kadıoğlu: Ülkemiz kültür edebiyat politikası hakkında neler düşünüyorsunuz? Yapılması gerekenlerden yola çıkarsak Türk kültür edebiyat dünyasını yönlendirecek tek kişi olsaydınız ilk hamleniz ne olurdu?
Hüseyin Akın: Ülkemizin oturmuş, istikrarlı bir kültür ve edebiyat politikası yok. Zaten politikayla bu kelimeler peki iyi de durmuyorlar. Edebiyat ve kültür siyasanın ve piyasanın inisiyatifinde olmamalı kanımca. Devlet kültür ve edebiyatı belirlemez ve yönetemez. O milletin işidir. Devlet milletin kültürel kodlarına sahip çıkar korur. Edebiyat müktesebatının gelişimi için çareler üretir. Kalkınmanın sadece bilim, teknik ve sanayide ileri gitmek olmadığını; felsefede, estetikte, sanatta, bedii zevklerde, vicdani duyarlıklarda mesafe kat etmek olduğunun bilincinde olur. Ben olsaydım, yöneticileri sosyal bilimcilerden seçerdim. Mimarlık eğitimine “hayal bilgisi”, ilâhiyat müfredatına “hayat bilgisi” ve mizah dersleri koyardım. Daha birçok şey yapardım; ama hepsini burada söylemem iyi olmaz.
Serap Kadıoğlu: “Sevgili babacığım ne çok şiir yazmadın / Uyanmasın acılar, düşler ürkmesin diye / Ben ki hayattan düştüm, kime çektimse böyle / Gelmeseydim dünyaya o kadar kırılmazdım / Bu yüzden seviyorum her şeyi ölesiye.” “Şiir, vehbiyetle kesbiyetin toplamına eşittir” diyen bir şaire bu soru sorulmamalı belki; ama çok etkili bir şiir olduğu için sizde belki farklı bir karşılığı vardır diye düşündüm. Bu dizeleri size yazdıran ne idi, duygu mu, kurgu mu?
Hüseyin Akın: Hepimizin babaları birbirine benzer. Zaten bütün babalar birbirine benzerler. Hayat yolculukları da öyle. Ekmek parası için dur durak bilmeden çalışan ve ömrünün geri kalan kısmını dinlenerek geçirendir onlar. Yaşadıkları hayatlardan hem şiir olur, hem hikâye, hem de roman; ama onlar hiçbirini hayatlarına bulaştırmamışlardır. İsteselerdi yazarlardı. Çünkü hem güçleri vardı, hem sebepleri ve de rezervleri. O kadar güçlüydüler ki ne şair olmaya kalktılar, ne hikâyeci. Hayatı öylece sade ve yalın hâliyle yaşadılar. Bu duygular bana bunları söyletti. Mecburdum, başka çarem yoktu.
Serap Kadıoğlu: Genç şair adaylarına şiir ilmihali oluşturacak tavsiyeleriniz oluyor. O ilmihale birkaç madde de Şiar’dan eklesek gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Hüseyin Akın: Okusunlar; ama iyi okusunlar. Yazsınlar; fakat başkalarının yazmadığı şekilde yazmaya çalışsınlar. Yaşasınlar; dolu dolu yaşasınlar, lâkin yüklerini bir yerde boşaltmak için sağlam kelimeleri binit olarak seçsinler. İnsan bu dünyaya cümle kurmaya gelir. Cümlesini kurar ve gider. Ne büyük talihsizliktir, o kadar ömür sürüp de bu dünyadan cümle kurmadan gitmek. O tek ve müstesna cümleyi kurmaya gayret etsinler.
Serap Kadıoğlu: Gençlerin okumasını elzem gördüğünüz kitaplar var mı?
Hüseyin Akın: Çok var; ama kendileri kitaplarda gezintiye çıkmadan evvel bol bol kitapçıları gezsinler. Sahaflara uğrasınlar. Dünya ve Türk klâsikleri başta olmak üzere çağdaş edebiyatı takip etsinler. Şiir okuyarak yazılmaz; ama okumak insanın içinde uyuyan şiiri uyandırır.
Serap Kadıoğlu: Şiarınız nedir?
Hüseyin Akın: Tevazu ve insan olmak. Şiarınız şiarımızdır.
Serap Kadıoğlu: Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Hüseyin Akın: Vakit ayırmadım, zaten hem sizin, hem de benim için sunulmuş müsait bir vakit vardı, orta yerde buluştuk. Teşekkür bizden takdir Allah’tan.