Düşük yoğunluklu bir yazı

Hüseyin Akın

Millî Gazete

17 Mayıs 2016

2 dk okuma

Bir önceki yazımın başlığı nasıl olduysa içerikle ilgisi olmayan bir başlıkla çıktı. Bir süre başlıkla içeriği uzlaştırmak için zihinsel egzersizler yaptım. Sonunda bir yere yerleştirdim. Kalabalıklar içerisinde yalnız bir şehir gelmiş benim yazımın duvarına tabela olmuştu. Oysa ben siz hangi taraftansınız diye sormuştum. Bu soruya konu olan başlık uçmuş gitmişti. Her işte bir hayır vardır dedim. Gerçekten de öyle. Başlık kimi zaman sadece bir tahrik unsurudur.

Okuyucuyu yazıya çekmek için böyle bir yola başvurulur. İçerikle ilgisiz başlık okuyucunun kulağına eğilerek sana bir şey söyleyeyim mi der. Okuyucunun çok duyarlı kulağı olduğunu bilenler bundan vazgeçmezler. Hemen kulak kabartırlar başlıktan aşağıya doğru süzülen yazıya. Her kabartı bir abartıyla beraber gelir zira. Başlıklar şiirde şiirin neredeyse taç dizesidir. Şiire oradan girilir. Evet, Rilke ye izafe edildiği üzere ilk dize tanrıdandır belki, fakat başlık Allah ın açtığı kapıdan girmeye azmedenler içindir.

Okuyucu, yani o gidecek yeri olmayan adam okuduğu yazının içinde o başlığı arayıp durur. Bulamadığı zaman da başlığın kapsamını içerikle uzlaştırmak için zihninde yakınlaştırır. Zihin başlıkla içerik arasında bir çöpçatandır. Çok dostumun içeriğine, dosyasına başlık katkısı yapmışımdır. Bir çocuğa isim babası olmak gibi bir şeydir bu. Çoğunlukla da o çocuk ve onu dünyaya getiren ebeveyn senin bu hakkını aklına bile getirmez. Dünya böyle bir yerdir.

Hayat kendiliğinden serazat akıp gitseydi ve biz bu oluş ve eyleyiş biçimine bir ad bulmamış olsaydık bu şikâyetimizi içimize gömecek ve dışarıya vuramayacaktık. Ama başımıza gelen şeylerin müsebbibi o yani başlığını dünya olarak koyduğumuz şeydir. Bir mevzu daha var aziz okuyucu, seni ziyadesiyle meşgul ettiğimi biliyorum. Uzun bir yolculuktan ayağımın tozuyla geldim ve hemen klavye başı yaptım. Bu yazıyı işte bu yorgunlukla yazıyorum. Siz ne dersiniz bilmem, ama ben yorgun haldeki yazılarımda hep bir esrik hal bulurum.

Vecd ile vicdan kol kola girer adeta. Uyku ile karıştırılmasın. Uzak çağrışımları yakın bir temasla ifade edebilme gücünden bahsediyorum. Yorgunluk diz kapaklarımdan, tabanlarıma oradan parmak uçlarıma ve saç diplerime kadar yayıldığında rahat zamanların kolay söyleyişinden kurtularak zor zamanda konuşan insan haletine bürünüyorum. Tutmasalar o anda şiir bile yazabilirim. Uykusuzluk da buna yardımcı olur. Evet, uykusuzluk ilginç bir şekilde yokluk gibi görünen bir imkân yani varlık olarak çıkar karşımıza.

Uykusuz insan uyku arayışına çıkarken yolda bin bir çeşit olayla karşılaşır, insanla tanışır. Uykululuk hali insana kitap okutmaz, çünkü zihnin kepenkleri aniden kapanıverir. Fakat yazı yazma noktasında uykusuzluk eli kolu dolu olarak gelir insanın yanı başına, göz kapaklarına ve de ense köküne. Rüya sınırlarını iyi bilir. Sadece çağrıldığı zaman gelir rüya. Şairse kişi yazarken rüya çağırır. Rüya çağırmak türkü çığırmak gibi bir şeydir artık. Şu an bu minval üzere bir nehrin üzerinde sırt üstü yüzüyor gibiyim.

Yukarıda masmavi bir gökyüzü. Aklımı ve dimağımı denize batırıyorum. Gökyüzünü kara çıkarmamak için, mavinin hakkını vermek için sessiz harfleri çokça kullanarak bitevi yazıyorum Değil mi ki yazı yazgımızdır.

Kaynak: milligazete.com.tr →

2016 yazılarının tamamı

Bütün yazı arşivi