HÜSEYİN AKIN İLE RAMAZAN ÜZERİNE
GörüşmeciKübra Nur Duran
KaynakYeni Asya, 14.08.2011
Yıl2011
Sayfa206–209
Kübra Nur Duran: Ramazan’ın sizin için anlamından söz edebilir misiniz?
Hüseyin Akın: Ramazan benim için bir arınma, durulanma, şöyle durup kendine gelme, şairin deyimiyle günlerin altına şöyle bir iskemle çekme ayıdır. Ne çok konuşuyoruz ve ne çok yiyip içiyoruz sair zamanlar. Yiyip içtikçe konuşma dozajımız artıyor. Konuştukça yalana dolana, ziyana batıyoruz. Ağzımızın kalbimizden bağımsız kontrolsüzlüğüne dur diyor Ramazan ayı. “Çenen bağlanmadan çeneni kapat” diyor. En büyük hırsızlığı yaptığımız yani çene çaldığımız günleri, düşen ak saçlarımız gibi önümüze seriyor. Ramazan geriye gitmektir. Geçmiş mesut günlere. Çocukluğa gidip geçmiş günler arşivine inmektir. Çocukluğumuzun Arap resmine dokunmaktır. Yoksulun değil zenginin, açın değil tokun hâlinden anlamaktır Ramazan. Ne beter bir şeymiş meğerse insanın midesinin tıka basa dolması. Ne fena bir şeymiş kazandıkları altında kalması bir insanın. Bir kaşık çorba, bir yudum su ve bir dilim ekmeğe yenik düşen azgın nefsimizin pes deyişini duymak ne büyük imkân. Ne mutlu bu mümkünü yakalayanlara!
Kübra Nur Duran: Oruç insana ne öğretir?
Hüseyin Akın: Oruç insana ilk başta insan olduğunu öğretir. Çünkü kalabalık bir nüfusa bakan aile babası gibidir, nefis bir türlü evlâtlarına bakmaktan kendine bakma fırsatı bulamamıştır. Oruç sayesinde kendine sürekli yeme içme servisi yapmaktan kurtulan nefis, kendine vakit ayırıp kendisiyle yüzleşme imkânı bulur. İstediğinde yemeyebilen bir varlık olduğunu fark eder. Yani hayvanlardan en büyük üstünlüğünü. Birlikte yemek yemek istenirse olabilecek bir şey; ama birlikte acıkmak öyle mi? Yüzünü ahiret yurduna dönmüş milyonlarca insan birlikte acıkıyor. Kalplerin birlikte atması gibi midelerin birlikte acıkması ve aynı şeye acıkması az şey değil. Maşeri şuur bu olsa gerektir. “Oruç bir kalkandır” diyor Peygamberimiz. Evet, oruç bir kendini savunma silâhıdır. Kötü söze, kötü muameleye, kötü iştihaya karşı bir barikattır. Sadece mideyi değil, eli ve dili de disipline eder. Bir hazırlık maçıdır oruç, gerçek maç için sahaya çıkmadan önce. On bir ayın sultanından ziyade halifesidir. Toklukla açlık arasındaki itibari mesafenin sanıldığının aksine ne kadar yakın olduğunu kavratır bize. Burası dünya, eşyayı ve dünya nimetlerini abartma yeri, her şey sanal, her şey mecaz, her şey yalanmış meğer, bunu öğreten bir öğretmendir Ramazan.
Kübra Nur Duran: Ramazan’ın edebiyatımız üzerindeki etkilerinden bahsedecek olursak neler söyleyebiliriz?
Hüseyin Akın: Bu kadar önemli coşkulu bir ayın elbette dünden bugüne gelen edebiyat müktesebatı olacaktır. Ramazaniyeler, Ramazan ilahileri, Ramazan manileri meselâ. Ramazan’ı dinî, manevi ve mizahi yönüyle ele alan şiirler yazılmıştır. Ramazan’ın konu edildiği başka bir edebi dal fıkralardır. Özellikle Bektaşi fıkraları bu konuda önemli bir yoğunluğa sahiptir. Eskiden Ramazan gecelerinde Karagöz - Hacivat, Meddah, Ortaoyunu gibi oyunlarla insanlar eğlendirilmeye çalışılırdı. Şimdilerde bunun yerini evlerimizdeki huzursuzluğun kara kutusu televizyon aldı. Ramazan ayı Müslüman zamanının kendinde tebellür ettiği en müstesna aydır. Birçok edebiyatçı yazdıklarında bu zamanın izlerini ustalıkla yansıtmışlardır. Refik Halit Karay’ın “Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlığı”, Ercüment Ekrem Talu’nun “Birinci Gün”, Samiha Ayverdi’nin “İbrahim Efendi Konağında Ramazan Hazırlıkları”, Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Eski Ramazanlar”, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Kandiller Yanarken”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “İbadette Cuşiş”, Musahipzâde Celâl’in “Şeker Bayramı” isimli yazıları bu anlamda iyi örneklerdir.
Kübra Nur Duran: Çocukluğunuza dair bir Ramazan anınızı paylaşabilir misiniz?
Hüseyin Akın: Çocukluğumda sahura kalkmayı çok isterdim. Büyüklerimiz o sıcak yaz günlerinde çocuk bünyemiz dayanamaz diye bize acıdıklarından olsa gerektir akşamdan bize “Olur” dedikleri hâlde bizi uykuya teslim ederlerdi. Kafa koymuştum, uykuya teslim olmayacak ve sahura kalkacaktım. Hiç uyumadan sahurladım. Uykulu gözlerle gecenin sabaha en yakın saatinde bir masal ülkesinden dünyaya düşmüş gibi sofranın etrafında toplanmış bu aşina yüzleri, annemi, babamı, ablamı ve ağabeylerimi bir perde arkasından izler gibi izliyordum. Başka zamanlardakinden çok daha farklı geliyordu çehreleri. Birlikte kurguladığımız bir rüyayı birlikte yaşıyormuşuz gibi gelmişti. Müthiş bir oyun tadı almıştım sahur yemeğinden. Bir yemekte değil de sanki ayinde gibiydim, sanki sessizliğin şalını üzerlerine atmış olan insanlar. O sabah okula gittiğimde ilkokul öğretmenim, yine aynı ikazı, üzerine basa basa tekrarlayacaktı: “Bakın siz küçüksünüz, oruç büyük bir şey, ağırlığına dayanamazsınız, hasta olursunuz, yüzünüzde sivilceler, vücudunuzda çıbanlar çıkar, hatta ileri safhada ölürsünüz. Sakın oruç tutayım demeyin.” Hiç unutmuyorum sanki oruç görünür bir şeymiş gibi hoca beni fark etmesin diye kafamı masanın altına doğru sokmaya çalışmıştım. O gün akşama kadar “Acaba öğretmenimin dediği gibi oruç tuttuğum için bana bir şey olacak mı?” diye heyecanla beklemiştim. O gün sağ salim iftar ettikten sonra kendi kendime “Bugün bir şey olmadı ya, bundan sonra evelallah bana hiçbir şeycik olmaz” diyerek çocuk orucunu tam gün yasasına uygun bir şekilde tutmaya devam ettim. Eğer bugün bazı şeylerde bu kadar inatçı isem, bunun sebebini öğretmenimin dört tarafı hastalık ve felâketlerle çevrili dediği orucu bozmayıp tutmama borçluyum. Daha da önemlisi benim ilk sivil itaatsizliğim de budur. Oruç bozmamı isteyen öğretmenime itaat etmedim, hiç pişman değilim!