ATEİSTLER İÇİN DİN KÜLTÜRÜ ÜZERİNE
GörüşmeciGülay Altan
KaynakAkşam, 01.10.2011
Yıl2011
Sayfa210–215
Gülay Altan: Sayın Hüseyin Akın, Alain de Botton, Ateistler İçin Din isimli kitabında yeryüzünde Tanrı’ya inanmadan yeni bir din öneriyor. Mevcut tüm dinleri içindeki doğaüstü ve batıl diye tanımladığı öğelerden arındırıp temel insani değerler üzerine kurmayı planlıyor yeni inanç sistemini. Bu öneriyi sosyolojik açıdan yorumlamanızı istesem…
Hüseyin Akın: Ateistler tamtakır bomboş bir gökyüzü sunuyor insanlara. Hayatın profan ve yavan tarafına karşı bir ateistin söyleyebileceği hiçbir şey, getirebileceği hiçbir teklif yoktur. Alain de Botton modern insanı içine çeken hantallaşıp yayvanlaşan bir inkâr boşluğu karşısında düşünmeye davet ediyor. Dünyayı planlamak, insanları birbirine bir anlam çerçevesi içerisinde yaklaştırabilmek için ateistin elinde çaresizlik ve çürümenin dışında hiçbir enstrüman yok. İnsanların topluluk hâlinde yaşama eğilimlerinden, dinî ritüellerden dışarıya sızan neşeye, bir toplumun üyelerinin birbirine nasıl davranmaları gerektiğine kadar profan ve bir o kadar da liberter siyasi ideolojilerin müdahale etmediği alanı din dolduruyor her zaman. Alain de Botton, Tanrısızlık kaynaklı enkazı kaldırmakta bir çeşit Tanrı inancının getirilerini kullanmayı teklif ediyor. Aslında bu din ve Tanrı inancının toplumu pozitif anlamda biçimlendirdiğine dair bir itiraftır. Auguste Comte’un söylediğinin tam aksine din değil pozitivizm zamanın gerçeklerine ve derin ihtiyaçlarına karşı sürecini tamamlamıştır. Comte’un düşüncelerini sistemleştirdiği kitabına neden ilmihal (Pozitivizmin İlmihali) adını verdiği şimdi daha iyi anlaşılıyor. Tanrı’sız bir dünyayı oluşturabilmek için bile Tanrısal olanın mirasından yararlanıyor farkında olmadan. Alain de Botton’un önerisi bir yanıyla da pragmatik. Çünkü kural koyucu mutlak bir varlığa dayanmaksızın dinlerin mirasından istifade etmek palyatif bir çözümden öteye gidemez. Toplum bir inanç üzere bir davranışın üzerinde birleşmemişse o davranışı uzun süre bünyesinde taşıyamaz. Fakat sağlıklı bir birey ve toplum oluşturmaya hizmet edecek dinî unsurların kullanılması inananlarla inanmayanlar arasındaki berzahın daha fazla açılmasını engelleyebilir. Batı dünyasının ateist karakter ve refleksleriyle, Doğu dünyasının özellikle ülkemizin ateist karakter ve refleksleri aynı değildir. Batı’daki ateizm bütün dinlere karşı yönelmiş “değer”lere kayıtsızlığı da içeren bir macera iken, ülkemizdeki ateizm büsbütün değerlere karşı çıkmaksızın İslâm karşıtlığı ya da İslâm’ın Tanrı’sına karşı reaksiyoner bir harekettir. Paradoksu bol bir ateizmdir bizdeki. Kültürel Müslümanlığın etkisi ile ilgili bir durum olsa gerektir.
Gülay Altan: Siz de Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi isimli bir kitap yazdınız, sizin çıkış noktanız neydi? Bildiğim kadarıyla yeni baskısı için hazırlandığınız kitabınızda tam olarak ne demek istiyordunuz? İnanmayanlara, inanmaları için sebepler mi sunuyordunuz?
Hüseyin Akın: Benim ateistler için 2005 yılında yazdığım Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabı ateist dogmatizme karşı sıkıysa bilerek inkâr et teklifi getirmekti. Tehdit değil teklif yani. Bunun hiç de kolay bir şey olmadığını her ateist anlayacaktı sonunda. Çünkü memleketimizdeki ateizm entelektüel bir zemine dayanmıyordu hiçbir zaman. Din ve Tanrı konusunda ne kadar kıt bilgiye sahip olursa insan sanki daha bir aydınlanmış kabul ediliyordu. Ateist itirazlarına baktığımız zaman trajikomik manzaralarla karşılaşıyorduk. Kişi bilmediğinin düşmanıdır mucibince ateistler bilmedikleri, yanlış bildikleri ya da kafalarında kurguladıkları bir dini ve Tanrı’yı taşlıyor gibiydiler. Bu çelişki ve paradoksları bir ders kitabı formatı içerisinde ünitelere ayırarak ortaya koydum. Kitabın sonunda ateistler için 10 soruluk tek ders ve bekleme sınavı sorularına yer verdim. Yer yer ironik, güler yüzlü bir kitap çıktı ortaya. Kimseyi bir yere çağırmadım. Herkes kendine gelsin yeter diye düşündüm. İnanmama hakkını da inanan insanlara hatırlatarak evrensel ate haklarını hatırlattım. Benim yaptığım şey Türk tipi ateistler için bir tür dini anlama kılavuzuydu. Din anlaşılınca herkes birbirini daha rahat anlayabilirdi çünkü. Dindar bir insanın bir dinsizi anlayabilmesi için tek şart yine dini anlamaktan geçiyor. Abdullah Cevdet’ten Turan Dursun’a, İlhan Arsel’den Aziz Nesin’e yerli pozitivist ve ateistlerin serüvenleriyle günümüze inişler yapmayı denedim.
Gülay Altan: Din bir ihtiyaç mıdır? Ateizm de inanmama ihtiyacı olarak yorumlanabilir mi?
Hüseyin Akın: Kuşkusuz din en köklü en kadim bir ihtiyaçtır. Alain de Botton’un kitabı bunu yeterince kanıtlıyor zaten. Elbette ateist kişi de inanmadığı şeyler bütününe inanır. O da bir karşı bağlanış şeklidir. Aslen kim hangi şeyi hayatında olmazsa olmaz, kendini feda edecek derecede önemli kılıp ona bağlanmışsa o kişinin dini odur. Modern dünyanın da kendine özgü dinleri ve tanrıları vardır elbet. Mülkiyet tanrısı, para; mutluluk tanrısı, başarı; çılgınlık tanrısı, hız ve aydınlanma tanrısı, bilim gibi.
Gülay Altan: Din olgusu seküler bir hayatta layıkıyla yaşanabilir mi?
Hüseyin Akın: Seküler hayat inanmış insana inançtan eyleme (amele) doğru giderken ona musallat olur. Yolundan çevirmek için çeşitli ayartıcılar dener. Ama bu durum insanın dünyadaki bulunuş sebebiyle, imtihan esprisiyle uyuşan bir şeydir. İnsanın hayatında bir sürü çeldiriciler vardır. İrade sınavında doğru şıkkı işaretleyerek yoluna devam edebilir. İnanmak ve yaşamak her ne kadar dış dünyanın - adına seküler dünya denilen- içerisinde şekilleniyormuş gibi görülse de aslen ortamını insanın kendi içinde bulur. Seküler dünya ile mücadelenin yolu seküler esaretten kurtulmuş bir ruh dünyasıdır. Dünya hiçbir zaman ideal ütopik bir alan değildir. Her şeyin Müslüman hayaline karşılık geldiği bir alemi burada aramak safdillik olur. Dolayısıyla seküler bir hayatta dini yaşamak daha zorlu bir mücadeleyi gerektirmekle birlikte çok daha anlamlı ve önemlidir.
Gülay Altan: Bugünün dünyasında, manevilikten uzaklaşıp hayatımızı paraya ve kariyere endekslerken dünyevileşme diyebileceğimiz bu akım açık bir şekilde ateistler değil ama “Tanrıya inanıyorum dine değil” diyen bir kitle doğurdu. Bu gözlemime katıyor musunuz bilmem ama dünyevi kaygıların artmasıyla din arasında nasıl bir nedensellik ve sonuç ilişkisi var?
Hüseyin Akın: Bu anlayış -yani deizm- Tanrı’yı kontrol altına alma hedefi gözeten bir anlayıştır. Tanrı ilk hareket ettiricidir. Evreni yaratmış sonra kendi köşesine çekilmiştir. İşimize gelen Tanrı hâline gelmiştir. Evrende olup bitene karışmamaktadır. Karışması da iyi olmazdı da zaten. Deistler Tanrı’yı gökyüzüne hapsederek kendilerine sonsuz bir özgürlük alanı açmak isterler. Sermayelerine karışan olmasın, sözlerini kesen bir direktif bulunmasın, Tanrı’nın yeryüzündeki yetkilerini insan olarak kendileri devralsınlar. Şayet Tanrı yere inerse din tebarüz eder. Din varlığını hissettirdiğinde müdahil olur. Eşya egemen dünyanın kapılarını kırar, duvarlarını çatlatır. Kapitalizm bu yüzden Tanrı’ya bile kapital özellikler yüklemekten çekinmemiştir. Varsılların sırtlarını sıvazlayan varsıl bir Tanrı.
Gülay Altan: Bugünlerde sıkça telaffuz edilen dindarlar neden popüler televizyon dizilerinde yok tartışması, “başörtülü kadın oyuncuları neden görmüyoruz” üzerinden yürütülüyor. Sizce birinin mütedeyyin olduğunun anlaşılması için böyle bir simge gerekli mi? Neden insanların inançlarını gördüklerimiz üzerinden değerlendirme ve not verme genellemesine düşüyoruz?
Hüseyin Akın: Bilmek inanmaya, inanmak da harekete geçirmeye kapı aralar. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Bir insanın kafası nereyle iştigal ediyorsa kalbi de orayla meşguldür. Bedeni kalbinden saptığı zaman insan yörüngesini şaşırır. İnandığı gibi yaşamasına müsaade edilmeyen bir insan işkence şartlarında sayılır. Başörtülü kadın oyuncu görememe mevzusu imajlar kirliliğine yol açmamak gibi bir tedbire dayalıdır. Her şeyin hızla kirletildiği bir toplumda başta semboller olmak üzere bir şeyler de temiz kalsa fena mı olur? Elbette dindarlık ölçütü kabuk değil özdür. Şekil değil ruhtur. Fakat Yunus’un dediği gibi: “Dışarıya o sızar / İçeride ne varsa”. Dini kültürden, kültürü dinden yalıtamazsınız. Gördüklerimiz üzerinden insanlara inanç notu vermek tabi ki sakat bir şey. Kişi kendine ayıracağı mahdut zamanı başkasının sureti, silueti ya da gövdesi ve gölgesi üzerinde harcamamalıdır.
Gülay Altan: Botton kitabında inananlardan ziyade inanmayanların eleştirilerinden korktuğunu belirtiyor; inanan ve inanmayanlar açısından nasıl bir bağnazlık kıyaslaması yapabiliriz? Bağnazlık olmadan inanç olabilir mi?
Hüseyin Akın: İnanmayanların bağnazlıkları literatüre geçmedi henüz. Bu en azından bizim ülkemiz için böyle. Örneğin yobaz kelimesini dinsel bağnazlığın boynuna halka olarak geçirivermişiz. Sanki dindışı bağnazlık ve yobazlık yokmuş gibi. Botton dinle uzlaşma denemelerinde karşılaştığı ateistlerin tahammülsüzlüğüne atıfta bulunuyor. Oysa bir teistle bir ateist aynı espriye birlikte gülebilir, göğe ve denize birlikte bakabilir, birlikte uzun bir yolculuğa çıkabilir, “bak bugün hava ne kadar güzel, oh be dünya varmış” gibi tümcelerde ittifak edebilir. Birbirinin inanç ya da inançsızlıklarına sövmeden, tahkir etmeden aynı gök kubbenin altında yaşayabilirler. Bağnazlığın olduğu yerde inanç olmaz. Bağnazlık gözünün önünü görmemezliktir. Oysa din bakmak ve görmektir. Kimsenin aklına, idrakine ve vicdanına tahakküm edilemez. Din tam anlamıyla insan özgürlüğünün başladığı yerde anlam kazanır.
Gülay Altan: Marx “Din kitlelerin afyonudur” demişti. Ve ateizm de Türkiye’de bir dönem özellikle solcu olmakla eş değer tutulurdu. Bu yaklaşımı nasıl değerlendirmek gerek? Sosyalizme inanan biri inançlı olamaz mı?
Hüseyin Akın: Acaba Marx İslâm’ı bilip tanısaydı aynı sözü söyler miydi? Marx bu sözü söylerken karşısına aldığı din Hıristiyanlıktır. Kilise’nin tasallutunda, bilim adamlarının aforoz edildiği, aklın yadsındığı, dogmatik bir Hıristiyanlığa karşı bir muhalefet cümlesidir bu. Ne yazık ki bu söz zamanla toptancı bir yargıya dönüştürülmüştür. Türkiye’de sol ve sosyalizm bir türlü ateizm yaftasından kurtulamamıştır. Bu bugün bile ne yazık ki böyledir. Ortadoğu ülkelerinde tam tersi istikamettedir bu durum. Suriye’de, Lübnan’da, Mısır’da sosyalistler aynı zamanda camii cemaatidirler ve dindardırlar. Türkiye’deki müzmin din kavgaları sol kesimi din konusunda ketum kılmıştır. Sol aydın dini toplumu geri bırakan bir unsur olarak gördüğünden dindar insanlara karşı da hep bu anlayışla hareket etmiş ve halkın değerleriyle kavgalı bir görüntü ortaya çıkmıştır. Sosyalist bir insan neden inançlı bir insan olamasın ki? Vicdanı olan her sistem gibi sosyalizm de İslâm’ın evrensel düsturlarından ilham almıştır. Bir insanın hem kapitalist, hem Müslüman olup olamayacağıdır asıl mesele.