ÖMRÜMÜN KISA GÜNÜ ÜZERİNE

Neziha Çakıroğlu

Star, 02.11.2011

2011

216–219

Neziha Çakıroğlu: Ömrümün Kısa Günü 24 şiirin yer aldığı bir kitap. Her saate bir şiir düşürecek kadar şiirle iç içe bir şair mi Hüseyin Akın? Kendinizi hiç yalıtmıyor musunuz?

Hüseyin Akın: Ömrümün Kısa Günü 24 şiirden oluşuyor. Şiirle geçen bir ömrün hülasası herhalde ancak böyle anlatılabilir. Her şey o kadar hızlı ve o kadar birbirine sürünerek geçiyor ki yılları bir güne sığdırmak mümkün. Yaşadığınız hayattan geriye doğru kafanızı şöyle çevirip bir bakın en yakın mesafeden başka hiçbir şey göremeyeceksiniz. Aklımızda kalan hep o tek bir gün. Acelesi olan bir günün içini şiirle doldurmak belki fanilik duygusuna karşı elimizden gelen tek şey sayılabilir. Şiire karşı kendimi yalıtmak mı? Doğrusu kendimi o kadar güçlü görmüyorum. Yazmamak hayat ve dünyanın halleri karşısında kendini güçlü görebilenlerin bir tavrı olsa gerektir. Konuşmamak nasıl dışa doğru sessiz kalmaksa yazmamak da bir tür insanın kendi derinliklerine doğru içsel sükûta ulaşmaktır. Her saat şiir düşünmesem de şiirin ansızın gelip bana çarptığını ya da günlük dilin çok kolay bir şekilde şiire everildiğini söyleyebilirim.

Neziha Çakıroğlu: Birçok şairde olduğu gibi ölüm teması var şiirlerinizde. “Hüzne kefen biçiyor fırsat buldukça ölmekten” derken ölümle hayat arasındaki geçişkenlik dikkat çekiyor. Biraz açar mısınız?

Hüseyin Akın: Bu çok doğru bir tespit. Benim şiirimde ölüm dirim düalizmi pek görülmez. Ölümden pekâlâ bir dirim doğabilir. İşlediğimiz konu ne olursa olsun nihayetinde hepimizin konuşup yazdıkları ölümde noktalanıyor. Hayata ölümü hatırlatmayacak başlıklar atıyoruz. Ben hayat denilen gelişme ve sonuç bölümleri ölümle biten kompozisyona bu gerçek ve temaya uygun başlıklar buluyorum sadece. Yani ölüm karşısında birazcık dobrayım. O kadar çok aramızda dolaşan, kanımıza karışan bir sözcük ki ölüm, ona sözcük demekten bile çekinip irkiliyorum. Yaşadığımız hayattan daha çok ölümün sözü geçiyor dünyada. Hayat sanki yeni yetme, dünkü çocuk, ölüm ise içimizde en çok gün görmüşümüz. Bu yüzden şaire şiir telkin eden dirimden ziyade ölümdür. Günün kısa oluş gerçeği karşısında uykusuz kalmayı göze alarak, bizden sonrakiler okuyup ömürlerine yeni ömürler katsın diye yaşadıklarımızı kayıtlara geçiyoruz.

Neziha Çakıroğlu: “Bilir mi ki kaç hayalden kovulduk / Ekinlere doğru öyle yalınayak / Bulmak için o kaybolan dizeyi”. Şiiri tercih etmek aynı zamanda bedel ödemek midir?

Hüseyin Akın: Yazmak hakikatte yaşamakla aramıza giren bir şeyse şayet -ki öyledir- her zaman bedel ödetici bir tarafı vardır. Hayatla aranızdaki yayı her an gergin tutmak zorundasınızdır. Bu anlamda en uzun süreli bir dikkattir şiir. Aynı zamanda en uzun süreli teyakkuzdur da. Sürekli uyanık kalmak mecburiyeti vardır. Bitmeyen şaşkınlık, tükenmeyen hayrettir. Dolayısıyla şair şiirde yakaladığı uyumu bu uyumsuzluklara borçludur. Verili dilin dünyasında yaşamış olması bile şaire bedel olarak yeter. Dünya ile verip alamadığımız var. Bunun için yaşamanın hak ettiğimiz hâlde vermediği şeyleri yazının vaat ettiği dünyanın kapısında arıyoruz.

Neziha Çakıroğlu: Bir başka şiirinizde, “hiç kimsenin hiç kimseyle arası yok Haydar Abi” ve “Ta Orhan Veli’den beri herkes kendine şair” diyerek bir bakış açısına vurgu yapıyorsunuz. Bu durum şairin tabiatı gereği midir? Her şair böyle midir?

Hüseyin Akın: İnsanın kendi tabiatından bağımsız bir şair tabiatı olacağını sanmıyorum. Belki şiirin bir insanı zehirlemesinden bahsedebiliriz. Bu da ancak zehirlenmeye müsait ve hazır bir kişilikle mümkün olabilir. Şair olabilmek için illa bir marazi ruh taşımak gerekliymiş gibi yanlış bir kanı var. Bu yüzden şiir hasta ruhların kolayca yer edinmeye çalıştıkları bir ortam hâline geldi. Hâlbuki şiir yazmanın en temel şartı, sağlıklı olmaktır. Tabii sağlık örgütlerinin yaptıkları sağlık tanımından bahsetmiyorum. Şairin toplumdan kopukluğu, yazdıklarına yabancılaşması, ağrımayan yerlerinden şikâyetçi olması ve şairler arası acımasız ego savaşları böyle bir dertleşmeyi doğurdu. Haydar abinin -Haydar Ergülen- bir zamanlar şairlerin bu durumundan bıktığını artık öykücülerle arkadaş olmak istediğini ifade eden yazısına atıfta bulunan dizlerdir söz konusu dizeler.

Neziha Çakıroğlu: Şiir yoluyla duygularınızı ifade ederken şiirin kendisini de konu ediyorsunuz. “Bir memnu meyveymiş meğerse şiir”, “Bitiyor şiir bir anda bitiyor ellerimiz”, “Bozuk kafiyeyle zehirlenmek”, “Ah ben ki ne söyledimse şiir söyledim” gibi. Bunu nasıl açıklarsınız?

Hüseyin Akın: Şiirin en kısa ve en yalın tanımı “demek”, “söylemek”tir. Bir bahçeden dünyaya seslenir gibi ara sıra bahçe duvarının dışında yer alan dünyaya kendi varlığımı hatırlatmak için laf attığım anlar olmuştur. Bu diğer şiir kitaplarımda da çokça rastlanan bir durum. “Ben hiç orada yoktum bu şiiri söylerken”, “Kelimeler toplarım kauçuktan elyaftan”, “Şiirin tam ortasında bu sözcüğün işi ne”, “Ben ki boşta bulundum bu şiiri söylerken”, “Bir kere tutuştu mu bu şiirden geçmek zor” gibi dizelerde de bunu görebilirsiniz. Bunlar bir tür içeriden konuşma örneklerdir. Okuyucuyu bulunduğum yer konusunda haberdar ediyorum galiba.

Neziha Çakıroğlu: Dilden dile aktarılan dizeler, dörtlükler var. Siz hangi dizelerinizle dilden dile dolaşmak isterdiniz? Sizin “dilden dile dolaşmak” dediğiniz şeyi ben “başkalarını kendi sözcüklerinde yaşatmak”, onlarla trajik akraba olmak diye değiştirerek söyleyeyim. “Gelmiyor artık kimse kuşlar bile nazara / Hep başkası çıkıyor bastıkça deklanşöre”, “Ey ulu belletici ben ölmekten anlamam”, “Annem gelir aniden ve bir de annem gelir / Elinde kış sepeti şimdi tüy gibi hafif”, “Öldürmüyor yaşamak tok tutuyor sadece”, “İnsan kayboluyor kendi sesinde”, “Önce ellerden başlıyor yalnızlık / Kapı önlerinde sandalyelerden bak / zaman çayımızı karıştırıyor / Annelerin sağ yanında siyatik / Hepimizi tanır gibi bir yerden”.

Bütün söyleşiler