ŞİİRİN FİTİLİNİ ATEŞLEYEN BİR ŞEYLER OLDUĞUNA İNANIYORUM
GörüşmeciAhmet Edip Başaran
Kaynakİtibar, sayı 5, Şubat 2012
Yıl2012
Sayfa226–232
Ahmet Edip Başaran: Hüseyin abi, son kitabınız hayırlı olsun öncelikle. Ömrümün Kısa Günü yayımlanan beşinci şiir kitabınız. Şiirsel birikim açısından önemli bir toplam bu. Kitabınızda da ömrümüzün kısa bir gününde 24 saate denk düşen 24 şiir var. Bunlardan yola çıkarak kitabınıza niçin bu ismi verdiğinizi sorsam?
Hüseyin Akın: Hayatın arkasından konuşmak bana göre değil. Konuşunca yüzüne karşı konuşmayı yeğliyorum. Her fırsatta söylediğim gibi, benim hayatla bir alıp veremediğim yok, tam tersi verip alamadığım var. Şaşkın ve telaşlıyım. Kendimi yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibi görüyorum. Payıma düşen kısa bir günün içerisini soluğumla doldurmak. Soluğum bu odanın içerisini doldurmaya yeter mi bilmiyorum. Bu nefeste şiirin fitilini ateşleyen bir şeyler olduğuna inanıyorum. İleride dönüp okurum diye hayatı tutanaklara geçiyorum. Sayılı günler sayılı nefeslere tekabül ediyor. Çıkış noktası ne olursa olsun bu dünyada konuşmaya ve yazıya konu olan bütün sözlerin özünde ölüm var gibi geliyor bana. Bütün yollar ölüme çıkıyor. Hangi başlığı koysaydım yine ölümü imleyecekti kuşkusuz. Kitabın sayfa düzenini yaparken birden benim düşündüğümü İbrahim (Tenekeci) seslendiriverdi. “Ömrümün Kısa Günü”yle kitabın isim babası oldu. O zaman “Yoklama Kaçağı” da kitabın göbek adı olsun dedik, öyle oldu. Kitapta 24 şiirin olması da kitabın ismini tamamlayan bir unsur oldu. Hiçbir şey önceden düşünülmüş, kararlaştırılmış bir şey değil. Hayatta başımıza gelen şeyler nasılsa şiirlerin kitapta yer alış durumları da öyle. Şiirler kendi kaderlerini kendileri çizdiler diyebilirim. Hayat tematik olmasa da her daim kendini bir temaya teslim etmekten başka çaresi yoktur. Bu tema ölümdür. Benim şiirimde ölüm ve dirim mücadelesi derinden hissedilir. Tabii bu kavgada gürültü patırtı duyamazsınız. Çoğunlukla ölümden bir dirim doğar. Hayatın ve şiirin bir imkânıdır ölüm.
Ahmet Edip Başaran: Kitabınızdaki şiirleri “Yoklama Kaçağı” ve “Arka Bahçe” olarak iki bölümde toplamışsınız. “Yoklama Kaçağı” dünyadan kaçışı imleyen bir başlık olarak göründü bana. “Arka Bahçe” ise daha çok o kaçışın menzilinde oturup yazılan şiirler sanki. Birinci bölümün duygusal lirizmine karşılık ikinci bölümün epik havası… Bu hususta neler söylemek istersiniz?
Hüseyin Akın: Gerçekten şiirin kokusunu iyi alıyorsun. Dünyanın beni bağlayan sorumluluklarına aday olmak istemiyorum. Bunun adı kaçışsa evet, doğrudur ben bir yoklama kaçağıyım. Rol almaktan önce tespit edilmekten, sabitlenmekten kaçıyorum. “Yoklama Kaçağı” adını verdiğim birinci bölümde hayattan kaçış yolları ararken -zaman gece karanlığıdır genelde- sesimi ortalığı aydınlatmasın diye mümkün mertebe kısmış bir hâlde konuşuyorum. Bu kaçarken eşkâlimi ele vermemek için aldığım bir önlem. Bu yüzden sesim ayarlı ve uyarlı. Sanat biraz da dünyadan kaçış yolları arama çabası değil midir zaten. İnsanlar dünyada bulunuş durumlarına göre ikiye ayrılırlar: Firari ve sürgün. Ben kendini firari görenlerdenim. Bir bahçeden kaçtım bu dünyaya, burasını daha geniş bir bahçe zannederek. Sonra daha geniş bir bahçeye kaçma arzusu depreşti.
Ahmet Edip Başaran: Geldim ve inandım ki dönmüyor dünya Oracıkta kalakalmış gökyüzü makarası Haydi yalnızlık deyip geçelim buna Çok değil çünkü iki şehrin arası Yalınayak hayat, düzayak ölüm İşte en sevdiğim yalan burası!
Hüseyin Akın: “Arka Bahçe”ye gelince, siz buna saklı bahçe de diyebilirsiniz. Bu benim daha serazat konuştuğum bir alandır. Şiirde sözün hiddeti şairin içinde bulunduğu duruma göre değişir. Şiir formunu biraz da bu hiddete göre kazanır. Form da içerik kadar vehbiyete dahildir. Lirik ve epik havası o an şairden kopan dünya, yani şairin nefesi ile ilgilidir. Eğer şairin soluğu yerden toz kaldıracak cihette ise epik, şayet kımıltısız bir huzur ya da huzursuzluğun ortalığa yaydığı bir ahenkse liriktir. Söz kadar ses de biçim değiştirebilir. Belirleyici olan söz değil sestir, form değil içeriktir. Ne söyleyeceği şaire nasıl söyleyeceğini de işaret eder. Birinci bölümde beşlik dizeler hâlinde yazdığım şiirler heceye uyuyor diye nasıl adım hececi şairler listesine yazılamazsa, epik esintiler taşıyan şiirlerime bakarak epik şair olarak anılmam da doğru bir tespit olmaz. İnsan hayatının bütün ses, görüntü ve heyecanları şiirde de farklı zamanlarda farklı şekillerde tezahür edebilir. Önemli olan eski ile yeniyi, gelenekle şimdiyi doğru bir şekilde mezcedebilmektir.
Ahmet Edip Başaran: Öteden beri yer yer ironiye yaslanan; ama özellikle buluşçu bir şiir dilinin izini sürüyorsunuz. İbrahim Tenekeci, Dergâh dergisinde şiiriniz için “İroni, tezatlık, buluş, Hüseyin Akın şiirinin başat özelliklerindendir” tespitinde bulunuyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Bu bir. İkincisi de tek tek bu kelimelerin, sizin sanatçı muhayyilenizdeki karşılıkları nelerdir?
Hüseyin Akın: Ters giden şeyleri acı bir gülümsemeyle birlikte sunmak benim yazınsal karakterimin en göze çarpan tarafıdır. İroniyi salt bir gülmece olarak kullanmadınızsa şayet şiirimin böyle bir tarafa meyilli olduğunu söyleyebilirim. Fakat ironinin de yaslandığı yerin derin acılar ve ıstıraplar olduğu unutulmamalıdır. Cemal Süreya’dan mülhem “Şairin mizacı şiire dahildir” gibi bir hükme itimat ettiğimizde ironinin şaire rağmen şiire dışarıdan dahil edilen bir şey değil, şairle birlikte şiire dahil olan bir şey olduğunu söylemek daha doğru olur. Bahsettiğiniz tezatlık ve ironist durum sanırım karakterimin bir tür dışa vurumu. Şiirin vehbiyetine inanan biriyim. Yani şiirin içten dışa doğru kaynayan bir sudur olduğunu inanıyorum. Buluş dediğimiz şey bu sudurdan neşet ediyor. Yerden yağan rahmete kalbinizi açmazsanız sadece daha önce söyleneni tekrar etmiş olur ve kelimelerin fısıltısını duyacak kulaklardan mahrum kalırsınız.
Ahmet Edip Başaran: “Hüzne kefen biçiyor fırsat buldukça ölmekten”, “Ey ulu belletici ben ölmekten anlamam”, “Öldürmüyor yaşamak tok tutuyor sadece”. Ayrı ayrı şiirlerden aldığım bu dizelerde ölüm imgesi üzerinden farklı insanlık durumlarına dokunuyorsunuz. Hayattan ölüme giden değil de ölümden hayata giden bir şair tavrını sahipleniyorsunuz daha çok. Sizin dizenizle düpedüz şöyle sorayım Hüseyin abi, “hayatın içine doğan ölüm”le aranız nasıl?
Hüseyin Akın: Ölüm varsa bu dünyada kaç adım yürüdüğümüzün nereye gittiğimizin de bir önemi kalmıyor. Bir yerden sonra bütün yollar aynı noktaya çıkıyor. Hayat kompozisyonumuzun giriş, gelişme ve sonuç bölümleri hep aynı temayı işliyor: Ölüm! Sadece bu kompozisyona attığımız metnin bütünlüğünden kaçan başlıkla ölüm gerçeğinden kendimizi saklamaya çalışıyoruz. Aslında sadece biz ölümden değil, ölüm de kendini bizden saklıyor. Gündüzleri görünmeyen geceleri çıkagelen, uzak yoldan gelmiş yükü ağır bir misafir gibi. Bir şiirimde galiba şöyle demiştim onun için: “Geceden gelen ölüm kim bilir kimin nesi”. Onu tanıdıkça, onunla samimiyet kurdukça ölümün de en az hayat kadar ileriye yönelik kararları birlikte almak noktasında etkiye sahip olduğunu fark ettim. Yaşamak denilen şey hayat içerisinde bir türlü isabet ettiremediğimiz ölüm denemelerinden ibaret bir şey olsa gerektir. Başarılı son denmemizin adına da ölüm deniyor. Yani bolca ölüyoruz ömrü hayatımızda; fakat bunlardan sadece bir tanesi kabul ediliyor. Çünkü ölmenin kurallarından birisi de ölürken yanına hiçbir şey almamaktır. Hayatla aram nasılsa ölümle de öyledir diyebilirim.
Ahmet Edip Başaran: Fotoğraf, uyku, düş, rüya, kadın, ömür, ölüm, at, avlu… Bunlar kitabınızı okurken altını özellikle çizdiğim kelimeler. İlhan Berk, “Şair sözcükleri sonradan görür. Sis dağıldıktan sonra” diyor. Sizi şiire sürükleyen sebeplerle bu kelimeler arasında nasıl bir bağlantı var?
Hüseyin Akın: Bu kelimeler şiir öncesi ve şiire otururken içimden geçen şeyler. Sesin sese çarpması gibi sözün söze, kelimenin kelimeye çarptığı durumlar da vardır. Şiir bu kelimelerle yazılıyor. Daha doğrusu bu kelimelerin şairin dünyasında kazandığı yeni anlamlarla yazılıyor. Elbette bir şairin şiirinde kullandığı kelimelerle onun kişisel macerası ve tarihi hakkında birtakım ipuçları elde etmek mümkün. Tabi bunun için şairin ilk yazdıklarına da bakmak lâzım. Nihayetinde hepimiz o bütüncül, hayatımızın tek şiirine ulaşmak için durmadan yazıyoruz. Benim şiirimde “uyku”, “düş” ve “rüya” kelimelerinin başat kelimeler olduğu doğru. Çünkü bu kelimeler şiirin tutuşturucusu, ona çok benzeyen özelliklere sahip. Şiir de bir rüya âlemini andırıyor, uyanık hâlde gördüğümüz bir rüyanın sayıklamaları gibi. Bu yüzden birçok şiirimde bu bilinçaltı etkisi çok belirgindir. Son şiirlerimden birinde galiba şöyle bir şey söylemiştim, tam da böyle bir şeye tekabül ediyor: “Ben rüyaya inanırım dünyaya değil”.
Ahmet Edip Başaran: “Geride Kalanlar İçin Türkü” başlıklı şiirinizde Filistin gerçeğine eğiliyorsunuz. İlk dört kitabınızda da bu izlekte yeryüzünün acılarına sahip çıkan bazı şiirler yazdığınızı biliyorum. Bir mesuliyet duygusu ve ümmet bilincinin yansıması hiç şüphesiz bu şiirler. Bu noktada şiir ve çağa tanıklık etme bağlamında neler söylemek istersiniz?
Hüseyin Akın: Evet, şair yaşadığı çağın en büyük tanığıdır. Tarihçilerin es geçtiğini şairler hatırlatır. Şair bir vakanüvis değil elbette. Gündemini dışarıda olup bitene göre ayarlamaz. Asıl olan iç gündemdir. Dışarıda olup biten bir şey kalabalıklar arasında hiçbir etki uyandırmasa da şairin yüreğine çarpıp içinde günlerce, aylarca yer tutabilir. Esas itibariyle şairi şiire mecbur kılan şey içinde yaşadıkları ve iç dünyasına sığmayan şeylerdir. “Geride Kalanlar İçin Türkü” şiiri de böyle. Bağıran değil ağlayan bir şiir. Dünya adı verilen büyük bir toplum içinde yaşıyoruz, sadece gözümüzle gördüklerimiz değil, haber ağlarına takılan şeyler de bizi ziyadesiyle etkiliyor. Şair için acı hiç manşetten inmeyen ve gündemden düşmeyen uzun, daimi bir sürecin adıdır.
Ahmet Edip Başaran: Sizin şiirlerinizi okurken bazı dizelerde fazlasıyla duraksıyorum. İçe doğru derinleşen bir imge haritası görüyorum. İşaretleri takip edince, alabildiğince düşünce odaklı bir âleme adım atıyorsunuz. Yani Edip Cansever’in yıllar önce “şiirle düşünmek” diye özetlediği bir şair tavrı gözlemliyorum yazdıklarınızda. Örneğin kitabın son şiirinde şu dize: “Ezberledim ölümü, ölmedim yoksul kaldım…” Bu bahiste neler düşündüğünüzü doğrusu merak ediyorum Hüseyin abi.
Hüseyin Akın: Ölümün bize telkin ettiği en büyük hakikat mülkiyetsizliktir. Çokça ölümün gözlerinin içine bakarsanız ne dediğini anlarsınız. Ceplerimizdekini boşaltmamızı söyler. Bir insanı şair, arif ve hakîm yapan kazanılmış yoksulluğudur. Bazı şairler o kadar mülk derdine düşmüşlerdir ki şiire ve kelimelere bile mülkiyet hırsıyla yaklaşır hâle gelmişlerdir. Hâlbuki şair şiirini yazdıktan sonra aradan çekilmelidir. Ölüm yoksulluğun en üst mertebesi. Ona alışmanın yolu fakr seviyesine ulaşmakla mümkün. Kurumsal bir şey söylediğim sanılmasın. Gözlerinizi ölümden çevirdiğiniz zaman kargaşa ve paylaşım savaşı başlıyor. Evet, haklısınız, tam da Edip Cansever’in “şiirle düşünmek” dediği yerdeyim. Ortalık siyasi analizlerden, sosyolojik tahlillerden, felsefi tartışmalardan geçilmez oldu. İnsanlığın hangi ortak sorununa çare oldu bütün bu laf yetiştirmeler. Dünyayı ancak şiirle düşünerek teselli edebilir, insanlığın gözyaşlarını ancak şiirle silebiliriz. Kısacası şairlerin de söze iştirak etmesi, şairlerin de yönetime katılması lâzım.
Ahmet Edip Başaran: Son olarak size “Hamdolsun Teşrifatçı Değilim” başlıklı şiiri yazdıran sebep “yoklama kaçağı” olmanız mı?
Hüseyin Akın: Firariyim ve bundan yana bir sürü mağduriyete uğratılmama rağmen hamdolsun hiç pişman değilim. Derslere geç girmişliğim, okulu kırmışlığım, sayımdan kaçmışlığım vardır şükürler olsun. Yoklamada var gözükmek gibi bir derdim de yok. Hiçbir söze “Sakıncası yoksa” diye başladığımı hatırlamıyorum. Hiçbir seçimden galip çıkmadım. Hiç takdir belgem olmadı, hiç şımartılmadım, durduk yerde gömlek değiştirenlerden değilim. Herkes ihya olmak için olmadık projeler peşinde iken ben hâlâ İhya okuyorum. Dört yanlışın götürdüğü tek doğrular arasında görüyorum. Çağrılınca gelmeyen bir adım, kendini ele vermeyen bir şiirim var. Öyle uzun yola çıkmaya hüküm giymiş olmasam da bu dünyada kendimi hep seferi görüyorum. Bütün bunlar başıma “gel” denilen yere gitmediğimden geldi.