ŞİİRDEN BEKLENTİMİZ DİRENİŞTİR

Sema Erdoğan Başaran

Tasfiye, sayı 38, Nisan 2012

2012

233–244

Sema Erdoğan Başaran: Biliyorsunuz peygambere atılan iftiralardan biri de onun şair olduğu iddialarıydı. Dönemin müşrikleri Allah’ın sözlerini şiire benzetmişlerdi. Bu bağlamda vahiyle şiir arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Şiir vahiy arayışıdır. Vahye çok yakındır fakat vahiyden farkı şudur; vahiy nüzuldür yukardan gelir, şiir sudurdur insanın içinden gelir, sadır olur. Vahyin birtakım yol çizgileri vardır. O yol çizgilerini ihlal etmemek şartıyla şair dille oynayabilir, dili kullanabilir. Ben şiirin sahih bir söz olmasından yanayım. Bütün sözlerin kaynağı Kur’an’dır. O kaynağa aykırı, o kaynağı es geçen şey ne kadar insanları cezbeden bir mukavemete sahip olursa olsun, ne kadar takdir görürse görsün asıl itibariyle Kur’an’da İbrahim suresinde buyrulduğu gibi kökü toprakta olmayan, boşlukta olan bir ağaç gibidir. Şiiri içinde yaşadığımız çağın en canlı tanıklığı olarak kullanabiliriz. Tarih, sosyoloji ve diğer bilim dalları şiir kadar geçmiş zamanın izlerini üzerinde taşımazlar. Bu anlamda şiirin müessir bir kelam olduğuna inanıyorum. Bir hakikat arayışı olarak değerlendiriyorum. Şiirin kişinin dünyevi ihtiraslarını azdıracak veya insanı tanrılaştırma gibi bir yanılgıya sevk edecek, varlık sancısını depreştirecek tarzda bir kelam değil, bilakis onu dinginleştirecek; ama teskin edici anlamında değil, hakikati ifade eden bütün kadim sözlerle bir köprü oluşturabilecek kudrette olması gerektiğine inanıyorum. Müslüman şairler bugün kendi İslâmi duyarlılıklarının ve sorumluluklarının muvacehesinde yazmak durumundadırlar. Bugün ismini hürmetle andığımız şairler; Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel az önce bahsettiğim hassasiyetler üzere şiirsel yürüyüşlerini sürdürmüş ve hâlâ sürdüren şairlerdir.

Sema Erdoğan Başaran: “doğrultmuştu bir anda sermayeyi sıfırdan / Allah’tan ki şairdik, Allah bizi korudu”, “hiç sağ elim olmadı seçimden galip çıkmış / koşmadım bankalara yağmur yağış diyerek”, “batıda ucuzluk var Haydar abi, doğuda terör” diyorsunuz. Yine “Sokrates Avdan Dönüyor” şiirinizde “ne çok sobelendik ne çok / eve ekmek getirememekten. / Verilmiş sadakaları habire küsurattan düşüyorlar / yani burslu kulları tanrının”. Şiirlerinizde içinde bulunduğumuz çağı anlatan benzer dizeleri çoğaltabiliriz. Modernizmle birlikte yeni putların icat edildiği, bir yandan yoksullar artarken bir yandan çılgınlar gibi tüketen insanların çoğaldığı bir dünyada, gençlerin daha okullarının ilk yılından itibaren kariyer ve para kazanma hırsıyla başka sorumluluklara gözlerini kapadıkları ve içinde nispeten müspet kesimin yaşadığı taş binalar yükselmeye devam ederken, Müslümanlar için imkânın imtihana dönüştüğü bir dönemde şiirden ne beklemeliyiz?

Hüseyin Akın: Direniş! Yazmaya eli ve dili varan bir insan herkes gibi bir yol izleyerek kalabalıklara katılıyorsa çağına ve kendine ihanet etmiş demektir. Bizim yazmaktaki en büyük karar kılışımız, olup biten noktasında “ben dünyayı sizin algıladığınız gibi algılamıyorum” mesajını vermektir. Piyasa adamlarına, tüketim kölelerine, güdük dile teslim olanlara, kalabalıklara “ben sizin gibi algılamıyorum” demektir. Şairin yazdıklarına kendi dünyasında karşılık bulanlara “siz de onlardan değilsiniz” noktasında bir çağrıdır. Yazmak bir direniştir. Hele modern zamanda çok büyük bedel ödeten bir eylemdir. İnsanın kurulu düzenini bozan bir şeydir. Şiir modern hayatın münzevi hâlidir. İnsanların kendilerine ayıracak vakitlerinin olmadığı, sürekli bir yerlere koştuğu bu modern hayatta okumak bir inzivadır. Yazmak da itikaftır. Bunları yapabilmek yaşadığınız mekânı inzivaya ve itikafa müsait hâle dönüştürmektir. Böyle bir zamanda insanın kendi kendisiyle konuşma imkân ve fırsatını yakaladığı en müsait ve en sahih yoldur şiir. O şiirin damarları sahih kaynaklarla buluştuğu zaman siz aslında hakikatin seslendiricisi oluyorsunuz. İçinde bulunduğunuz dünyanın çıkmazlarını, açmazlarını, acılarını insanlara ve çağlara duyurmak noktasında bir elçilik görevini yerine getiriyorsunuz. Herkesin uyuduğu bir vakitte uyanık kalmışsınız, bu çok önemli. Uykudan kastımız yorgan döşek uyumak değil. İnsanlar bugün müthiş bir sermaye uykusu içindeler. Mülkiyet uykusu içindeler, şöhret uykusu içindeler. Yani herkes gibi olma, kitlelerin peşine takılma uykusu içindeler. Kişi böyle bir uykuya teslim olmayıp teyakkuz hâlinde olmaya, ancak şiirle hemhal olarak sahip olabilir. Günümüzün en anlaşılır ilm-i hâli şiirdir. Şiir bir hâl ilmidir. İçinizde bulunan şeyleri başka insanların içinde bulunan şeylerle tercüme ederek insanlara sunuyorsunuz. Hayata sunuyorsunuz, bütün zamanlara sunuyorsunuz. Bir şey öğretmiyorsunuz, uyandırıyorsunuz. İnsanlar sadece ne demek istediğinizi, çığlığınızı işitsin istiyorsunuz. Bu sebeple şiir aslında dilinizdeki düğümün çözülmesidir. Hani “vahlül ukdeten min lisanihi” diyor ya Musa, aslında bu dua biraz da şairlerin duasıdır; “dilimdeki ukdeyi çöz”. İnsanın en büyük trajedisi anlamamak ve anlatamamaktır. Şiirin bu ikisi arasında bir enstrüman olmasını diliyoruz. İnsanın mutlak anlamda anlama ve anlatım yetisine sahip olamayacağını da bir tarafa yazmak lâzım. Eğer insan yüzde yüz anlatım ve anlamaya sahip olmuş olsaydı vahyin bir değeri kalmazdı. Bu boşluğu dolduran şey mutlak hakikattir. Vahiyle hiçbir kelamın yarış edebilmesi söz konusu değildir.

Sema Erdoğan Başaran: Dergi, yazı, şiir uğraşlarınızın yanı sıra din kültürü öğretmenliği yapıyorsunuz. Sürekli gündeme gelen din kültürü dersi zorunluluğunun kaldırılması fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Din kültürü dersini mecburi değil gerekli bir ders olarak görüyorum. İcbari olmaması lâzım ama ehemmiyetli bir ders. Bu memleketin nasıl ki dağlarını, denizlerini, göllerini bilmek zorundaysak değer yargılarını da bilmek zorundayız. “Bilmek” ama inanmak değil. Dine muhalefet etmek için bile din bilgisi lâzım. En azından toplumla kolay iletişim sağlayabilmek için din kültürü dersi gerekli.

Sema Erdoğan Başaran: Öncesi de olmakla birlikte Kırklar, Kırknar, Derkenar’dan sonra İtibar’ı çıkardınız. Dergi çalışmaları nasıl gidiyor?

Hüseyin Akın: Ben edebiyatı hiçbir zaman bir amaç olarak görmüyorum. Bir araç olarak görüyorum. Şiir ve dergicilik de öyle. İtibar’a gelirsek, tahminimizin üzerinde gidiyor. Müthiş bir teveccüh var. Ekipte bir koordinasyon var, toparlayıcı bir dergi. Şunlar bunlar yazamaz diye bir ayrım yok. İyi, güzel, kaliteli yazan herkesin yer alabileceği bir dergi. Bizde genelde edebiyat dergilerinde hafif bir taşralılık vardır. Hafif bir eğretilik, mahcupluk, “estağfurullah” der gibi. İtibar’ın kapaktan mizanpajına, içeriğine kadar gerçekten şehirli bir dergi olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu iyi gidişler asla bizi şımartacak değildir. Güzel olursa herkes adına seviniriz, şahsımız adına değil. Türkiye’de edebiyat bağlamında bu matbuat işleri hiç de bizim temenni ettiğimiz şekilde gitmiyor. Bir şeylerde müthiş bir ihtiras var. Şairlerde kapris durumu hâkim.

Sema Erdoğan Başaran: Şairlerdeki bu kapris ve üstten bakma durumu, benlik kaygısı neyden kaynaklanıyor?

Hüseyin Akın: Saplanmış birtakım marazi durumların tezahürü. Ben bunu kendinde bir şey vehmetmek olarak görüyorum. “Ben oldum, bana Bir şeyler geliyor...” Müthiş bir vesvese! Oysa ortada olan bir şey yoktur. Biz sadece konuşuyoruz. Şiir yazmak en yalın şekilde konuşmaktır. Öyle inanıyorum ki bizim sesimizi duyan çok az bir kesim var. Şairler zannediyorlar ki bütün dünya kulak kabartmış bizi dinliyor, hayatın orta yerinde biz varız; biz de değil “ben” varım. Bir narsizm var. Hatta artık ilkeymiş, ahlâkmış bunlar da yok. Böyle marazi durumlar yeni yetmelerde daha fazla var. Bu insanlar şirazesiz bir ortamda yazıyorlar. Bir meseleye dayanarak yazmıyorlar. En önemli şey bir insanın “ne için yazıyorum” diye kendi kendine sormasıdır. Meseleyi yazdıktan sonra üretiyorlar. Ağrımayan yerlerinden şikâyetçi oluyorlar. Bu da çok müthiş süfli bir şey ortaya koyuyor. Aslında temelde şu var; Kur’an okumuyorlar. Bu çok önemli. Kur’an okusalar, sadece Şuara suresinin son ayetlerini okusalar... İnsan der ki “Allah o kadar sanat dalının arasından, sanatçılardan niye hususen şairlere bir şeyler söylüyor? Ne heykeltıraşlara bir şey söylüyor, ne ressamlara. Neden özellikle şairler?” Çünkü şiirde her zaman bir haddi aşma durumu vardır. Şair aslında, Şuara suresinin son ayetlerinde Allah’ın ifade ettiği birtakım sınır bölgelerine riayet etmediği taktirde haddi aşan bir adamdır. “Başı boş vadilerde dolaşırlar”, “yapmadıkları şeyleri yaptık diye söylerler” gibi çok vurgulu ifadeler var. Allah’ın özellikle şairlere bu şekilde hitap etmesinin tarihsel değil, bütün zamanları kapsayan bir yönü olduğunu bilmemiz gerekir. Sözde bir tılsım vardır. Sözde bir büyü vardır. Sözde insanı aldatan bir şey vardır. Şiirin insanı her an çizgi dışına savurabilecek bir tarafı da var. Öyle olduğu için şairlerin Kur’an’ın gösterdiği bu sınır ihlallerine dikkat etmesi gerekiyor.

Sema Erdoğan Başaran: Şairlere hep bir marjinallik atfedilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz.

Hüseyin Akın: Şiir yazmak için patolojik bir şeye gerek yok. Anormallik dozajı ne kadar artarsa şairliği adama o kadar yakıştırıyorlar. Şair ne kadar marjinalse o kadar derin sanıyorlar. Bir adam düzgünse şair olması mümkün olmuyor. Aslında bunlar işin kılıfı. Şiir yazmak hasta insanların değil sağlıklı insanların işidir. Bir kere yeni bir dil geliştiriyorsunuz. Şiir mevcut dilin imkânlarından iktifa etmeyen insanın yeni bir dil arayışının sonucudur.

Sema Erdoğan Başaran: Tam da dil üzerine konuşurken şunu sorsam; şiirlerinizde sürekli “bozuk” bir Türkçeden bahsediyorsunuz. “Neden bozuk bir Türkçe gibi kavrar hayatı / ceplerini ellerinde taşıyan babalar”. İkinci Yeniden bu yana şiirde anlam ve dilin yapısının bozulması, şiirin gündelik dilden bir “üst” dile geçişi üzerine tartışmalar devam ediyor. Öncelikle şiir dilinin özerk bir yapıda olması fikrine nasıl bakıyorsunuz? Eğer şiir gündelik hayattan ayrı bir dilde olmalı diyorsanız bunun şairi toplumdan uzaklaştırması mümkün mü?

Hüseyin Akın: Ben folklorun şiire karşı olduğunu düşünmüyorum. Gündelik dilin içerisinde, gündelik dilin imkânlarından yararlanarak şiirde çok iyi mecralar açabilirsiniz. Şiirin en büyük düşmanı klişelerdir. Defalarca söylenmiş bir şeyi aynı söz dizimi, aynı ahenk içinde yazarsanız yeni bir şey söylememiş, tekrar etmiş olursunuz. Deformasyon bir imkândır. İkinci Yeninin dilde yaptığı gibi. Günlük dil şiirsel bir imkâna dönüştürüldüğü taktirde kullanılabilir. Peki günlük dilin dışında bir “üst” dil nasıl yaratılabilir? Bunun için konuşma dilini verili bir dil olmaktan çıkarmanız gerekir. Benim kitlelere seslenmek gibi bir kaygım yok. Kitlenin alıcı ruhu varsa bir şairin kullandığı dilin kodlarını çözebilir. Ama şu âna kadar sayı ile ifade edebileceğimiz insan kalabalıklarının şiirle bire bir temasa geçtiğine ben hiç şahit olmadım. Bu kalabalıklar yalnızca kendine benzettiği zaman şiirle bir ilişki kuruyor.

Sema Erdoğan Başaran: Şair kendi dünyasını mı anlatır yoksa toplumun derdiyle iştigal edip onların meselelerini mi dile getirir?

Hüseyin Akın: Şairin asıl gündemi kendi iç gündemidir. Dışarda şu sıralar 4+4+4 ve Suriye meselesi konuşuluyor. Ama benim içimde ona dair beni zorlayan, oraya doğru giden bir ilk dize cereyanı söz konusu olmadan ben “bu benim mesuliyetimdir, sorumluluğum var bir şeyler yazayım” diyerek içimden değil de dışarıdaki telkinlere göre hareket ettiğim zaman ısmarlama bir iş yapmış olurum. Şunu da ifade edeyim, kuşkusuz insanın iç gündemini dış gündem de etkiler. Dışarda bir yığın zulmün, haksızlığın, iyi ya da kötü giden bir şeylerin olması ister istemez sizin iç dünyanızda bir şeylere tekabül eder. O kelimeye dönüşür, metafora dönüşür ve siz bir şekilde bu yaşanan durumu kendi kendinize aktarmak istersiniz. Kendi kendinize aktardığınız zaman aslında başkalarına da aktarmış oluyorsunuz. Bu noktada aktardığınız şey birilerinin gönül telini titretiyorsa, birilerinde “ya, ben de bunu söylemek istiyordum” tarzında bir ünsiyet oluşturuyorsa, o zaman sizin söylediğiniz dizeleri çözümlemeye çalışan veya kendini onun içinde bulan kişilerle bir akrabalık temeli atmış olursunuz. Bu hâliyle kendimi anlatırken hem kendimi anlatma doygunluğu yaşıyorum, hem de “benim anlatamadığımı bu anlatmış” diyen okuyucuyla arada bir köprü kuruyorum.

Sema Erdoğan Başaran: Şiir ve deneme kitaplarınızın yansıra dergilerde de yazmaya devam ediyorsunuz. Ve yine bunlarla kalmayıp köşe yazarı olarak da yazıyorsunuz. Bu yazılarınızdan birinde “yaşamakla yazmak arasındaki mesafe hiç bu kadar açılmamıştı. Ahlâkla inanç hiç bu kadar birbirine sırt dönmemişti. İmanla amel konu edebiyat ve edebiyatçı olunca hiç bu denli birbirinden koparılmamıştı” demiştiniz. Edebiyat ortamlarındaki başı sonu düşünülmeden söylenen sözlerin fütursuzluğunu ve bu ortamlardaki yozlaşmayı neye bağlıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Edebiyat ortamının yozlaşması bugünkü mevcut düzenin yozlaşmasıyla ilgili bir şey. Bugünlerde nevzuhur diye bir kuşak oluştu; internet kuşağı. İnternet kuşağı kendilerini ortaya koyabilmek için en güzel şeyin saldırı olduğunu benimsemiş. Ne kadar yetkin insanlara saldırırlarsa o derece popüler olacaklarını, tanınacaklarını düşünüyorlar. Bu insanlara baktığınız zaman çehreleri çehrelerimize benzer. Çok uzak dünyaların insanları değiller. Fakat aynı amentüye inanmış olmak bile insanların ihtiraslarını, kaprislerini, kalleşliklerini engellemiyor. Bunun en büyük sebebi konuşmamın başında da söylemiş olduğum gibi Kur’an’ın kalplerine sirayet etmemesidir. Oysa ötelerden haberi olan biri, insandan sadır olan kelamın bir fanilik taşıdığını bilir. Ama bunun bizim camiamızda bir çılgınlık derecesine geldiğini, insan haklarını, kul haklarını ihlal ettiğini görüyoruz. Bir itibarsızlaştırma kampanyası almış başını gidiyor. İnternet denilen bulanık su bu adamların cesaretini artırıyor. Bu konuda sadece internet ortamındaki muhabbetlerin değil, dergilerin de fütursuzca hareket ettiğini görüyorum. Bir iki istisna dışında edebiyat dergilerinin sağlıklı edebiyat ortamlarını besleyen zeminler olmadığını düşünüyorum. Bunu anlamak için oralarda yarım saat oturmanız yeterli. Bu ortamlarda müthiş bir ego fırtınası var. Bu, yol yordam, erkan öğretme açısından usta çırak ilişkisiyle halledilebilecek bir şey. Fakat bugün herkes usta, hiç kimse çırak değil. Hatta usta olanlar bir çizgide yok edilebiliyor. Bu aleni saldırı ve ahlâksızlıklar, bir de kendilerini himaye edecek abiler, ortamlar buluyor. Bu dergiler edebiyat dünyasında vur kaç taktiği ile bir çete ortamı yaratmaya çalışıyor. Ben bu konuda yaşını başını almış, akil olarak bilinen, camiamızdaki bu işin sürükleyicisi olan edebiyatçı abilere çok büyük görev düştüğüne inanıyorum. Ama üzerlerine düşeni yapmıyorlar. Çocuklara “sen oldun, piştin” diyerek onları gereksiz iltifatlarla sokağa salıyorlar. Bütün sorumluluk sahibi kişilerin, edebiyatın veya edebiyat uğraşının böyle bir şey olmadığını, insanların silkinip kendisine gelmesi gerektiğini hatırlatması gerekir. Çünkü edebiyat adına telef olan bir kuşak var. Ben bu konuda iki üç tane yazı yazdım. En son yazacağım yazıda gazete tarafından engellendim. Bu bir karalama değildir. Emri bil maruf nehyi anil münker dediğimiz hissiyatın masayı yumruklamış şeklidir. Muhammed İkbal “Müslümanlardan kaç İslâm’a sarıl” der. Ben de diyorum ki edebiyat dergilerinden, edebiyatçılardan kaç edebiyata sarıl.

Sema Erdoğan Başaran: Şiir yazarken şairlerin hesaba kattığı farklı şeyler var. Kimi estetik kaygılarla, kimi maddi kaygılarla, kimi de inancından doğan sorumlulukla yazıyor. Bilhassa duruşunu yansıtma kaygısıyla yazan şairler için şiirinin estetiğe ya da ideolojiye alet olma gibi bir riski de var. Bu bağlamda Şairin hayatı da şiire dahilse, şiirin politik - ideolojik göndermeleri olmalı mı? Şiir burada nasıl bir dengede durmalı?

Hüseyin Akın: Ne dediğiniz değil nasıl dediğiniz önemlidir. “Karanfil Küstüren 3 Adam” adlı şiirim 28 Şubat’la ilgilidir. Ama o şiirde ne generaller vardır, ne askerler vardır. Orada slogana kaçmadan bir duyarlılık gösteriyorum. İdeoloji, slogan, angajman ve tebliğ gibi şeyler şiire gitmez. Şiir bunları kaldırmaz ama kişi bunları yapmak istiyorsa şiire sığınmadan doğrudan dili kullanarak yapabilir. Bir insanın şiire müsait bir ruh hâlinin olması önemlidir. Eğer bu yoksa şiir bir teknik hâdiseye dönüşür. Yani yazılan bir şey değil de yapılan bir şey olur. Şiir yazmaya müsait bir iklim söz konusu olduğu zaman şairin dış dünyaya ve evrene bakışında, sokaktaki insanın bakışından farklı bir hayret vardır. Yaşamak bizim için bir alışkanlık olmuş. Bu alışkanlığı hayrete dönüştürdüğümüz zaman şiir kendisi gelir ki şair yaratılış şaşkınlığını üzerinden atamayan adamdır. Şiir yazamayan insanın şiir yazanla arasındaki fark hayata yaşama alışkanlığıyla bakması, onu bir malzeme olarak görmesidir. Ama kendi ontolojik sorularına yanıtlar arama noktasını tecessüsle birleştirirse bir şeyler sudur edebilir.

Sema Erdoğan Başaran: Son kitabınızın ilk bölümündeki şiirler heceye dayalıyken ikinci kısımda daha serbest yazmışsınız. Bir anlamda geleneği ve günümüzü birleştirmişsiniz. Kitabınızdaki bu yapıya da dayanarak soracak olursam, bir şair özgün olma endişesiyle hiçbir geleneğe yaslanmadan yeni bir şiir dili kurabilir mi?

Hüseyin Akın: Benim şiirlerimde içerik formu form da içeriği destekler. Bazen çok uzun konuşmam gerekir, o zaman belli geleneksel formlar benim için yetersiz kalabilir. Bazen öfkeyle konuşmam gerekiyor, o zaman uzun soluklu dizeler ortaya çıkıyor. O uzun soluklu dizelerle beşlikler arasındaki ilişki aslında benim içimde olup bitenle alâkalı. Bir şairin sabit bir formu takip etmesi, bana içinde olup biteni tanıyamaması gibi gelir. Ben hece için yazmıyorum. Söylemek istediğim şeyden taviz vererek, sırf o ahengi yaratmak için kafiye ya da hece kullanmam. Zaten kafiyelerim düşüktür. Kafiyeyi şiirin tatlandırıcısı, dizenin çöpçatanı olarak kullanıyorum. Ama bu geleneğe karşı pozisyon almak değildir. Modern şiir yazan da gelenekten beslenir. Gelenek dünün tekrarı değildir. Eskinin ruhunu aksettirebilmektir. Fakat bunu yeni bir dille, bugünün kelimelerini kullanarak, yeni bir şeyler söyleyerek yapmak lâzım.

Sema Erdoğan Başaran: Bir Müslümanın sanata ve “güzel” kavramına bakışı nasıl olmalı?

Hüseyin Akın: Tıpkı ilim gibi -ilim inanmış insanın yitik malıdır- sanat da tabiatta gizli kalmış güzelliklerin ortaya çıkarılmasıdır. En büyük sanatçı Allah’tır. İnsan da onu taklit eder. Yaratıcıyı değil, yaratmayı taklit eder. O da bir yaratıcıdır ama yoktan var etmek anlamında değil, var olandan var etmek anlamında bir yaratıcıdır. Bir Müslümanın içinde yaşadığı dünyada yapıp ettiği şeylerde bilgiyi bilince, duyuşu duyarlılığa dönüştüren bir tarafın olması gerekir. Yaptığı şeyi kaba saba, faydacı bir emelle değil, ona bir yol, bir yöntem, bir estetik bir güzellik katarak yapmalı. Ne yazık ki bugün Müslümanların sanatla ilişkisi çok yüzeysel kalıyor. Kur’an dışı bir tutuculuk var. Resim, heykel gibi alanlara mesafeli bir yaklaşım var ancak bunların hiçbirinin Kur’ani bir temeli yok. Baktığınız zaman heykelin şirk olma durumu kalmamıştır. Çünkü artık şirk ve put unsurları değişti. Bugün daha soyut putlar var. Mesela haz tanrısı ve hız tanrısı var, mülkiyet tanrısı var, akıl tanrısı var. Heva ve heveslerin putlaştırılması var. Medeniyet olarak baktığımızda Müslümanların şiirle ilgisi ise fıkıh kaidelerine, annelerin ninnilerine kadar dayanır. Buna rağmen Müslümanların bugün şiirle de ilgileri çok kısıtlı. Bunun sebebi din anlatımındaki yozlaşmadır. Bizim çocuklarımıza İslâm’ın şartı, imanın şartı, 32 farz gibi klişe kalmış şeyler öğretiliyor. Bu dinin hiç mi sanatı yok, hiç mi edebiyatı yok? Bu dinin kültürü yok mu, bu dinin medeniyeti yok mu? Siz hiçbir Kur’an kursunda medeniyet öğretildiğini gördünüz mü? Lokmalar hâline getirilmiş, üzerinde hiçbir kritik yapılmamış bir din anlayışı var. Bu anlayış yüzünden Müslümanlar edebiyat kültür ve sanatta geri kalıyor.

Sema Erdoğan Başaran: Avlu şiirinizde bir insanın ana vatanından, geçip giden ömrün “düşsel” kırıntıları olan çocukluktan bahsediyorsunuz. Bazen bir rüya gibi de hatırlasa, insan en çok ömrünün çocukluk yıllarını hatırlıyor. “O budur: bir çocuktan ileriye gidilmez”. Şiir, şair ve çocukluk arasında gidip gelecek olursak neler söylersiniz?

Hüseyin Akın: Çocukluk insanın en derin arşivi, en zengin çekmecesidir. Oraya inmeden birtakım renkleri, tedaileri, kelimeleri ortaya çıkarabilmek mümkün değildir. Dil olarak da çocuk dili en saf, en yalın dil olması açısından biraz felsefecilere, filozoflara, çokça da şairlere benzer. Felsefecilerin kendi kendilerine sordukları soruları çocuklar annelerine sorarlar. “Ben kimim, nerden geldim, Allah nerde?” Aynı zamanda çocukların o teklifsiz, pazarlıksız, özgürce söyledikleri, içinde çok büyük masumiyetleri barındıran, hilkatle bezenmiş cümlelerin de biraz şiir olduğunu görürüz. Bir çocukla konuşun çok iyi dizeler yakalarsınız. Şairler, yaşları ne olursa olsun, çocuklukları bitmemiş kişilerdir.

Sema Erdoğan Başaran: Bir çocuğu en iyi şair anlar diyebilir miyiz peki?

Hüseyin Akın: Şairler ve anlamak kelimesini yan yana kullanmak sanki vebal gerektiren bir şeymiş gibi geliyor. Şiirlerin bir de reel dünyadaki yeri var. Mesela bir çocuğu, bir kadını, bir insanı, bir hayvanı şair daha iyi anlar desem bunun birebir reel hayatta karşılığı yok. Çok iyi kadın şiirleri yazan şairlerin evlerinde terör havası estirdikleri de vakidir. Bu yüzden çocuğu anlamaktan ziyade çocukluklarını, kendi tarihlerini bir arayış durumu söz konusu diyebiliriz.

Sema Erdoğan Başaran: Son olarak günümüz şiirinin geleceğine dair neler söylemek istersiniz?

Hüseyin Akın: Günümüz şiiri genç bir damar üzerinde ilerliyor. Şiir yıllıklarına baktığımız zaman yirmili yaşların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Bu iyiye işarettir. Türk şiirini dünya şiiriyle mukayese ettiğimiz zaman da gerçekten dünya şiiriyle boy ölçüşecek düzeyde bir devinim, bir hareketlilik söz konusu. Bütün bu edebiyata, şiir kitaplarına duyarsızlığa rağmen yaşayan bir şiir var. Hareketli, akan bir şiir var. Şiirin hâlâ hayata tutunma ve okuyucuyla buluşma yerleri dergiler. Dergiler de ne yazık ki imkânlarla kısıtlı. Genç kuşakların yazdığı şiirlerin daha görünür kılınabilmesi için solcu, sağcı gibi yapay tasniflere rağmen daha uzun soluklu, daha büyük ve daha birleştirici desteklere ihtiyaç var.

Bütün söyleşiler