AVLU KIRILAN İLK OYUNCAĞIMDI BENİM
GörüşmeciHece
KaynakHece, sayı 228, Aralık 2015
Yıl2015
Sayfa296–299
Hece: Çocuklukta oyuncaklarınız nelerdi?
Hüseyin Akın: “Hayat bir oyun ve eğlenceden ibarettir” ilahi gerçeğini derinden yaşayanların dünya ile ilişkileri bu hakikate ulaşmamış olanlara göre çok belirgin farklar arz eder. Nasıl bütün insanlığın anası ve babası olan Âdem ve Havva dünyaya gönderilmezden evvel bir bahçeye yerleştirilmişlerse onların yaramaz çocukları olan bizler de bu bahçenin bir benzerini adına dünya denen bu âlemde yerleşke edinmişiz. Neresinden bakarsanız bakın dünya herkesin kimi zaman ekip biçtiği, kimi zaman mahsul ve semere devşirdiği bir bahçedir. Hayat “oyun ve eğlence” olmamış olsaydı dünya da bir tür oyun sahası olmayacaktı. Bu yüzden midir bilmiyorum benim hiç oyuncakçıdan satın alarak onunla oynadığım bir oyuncağım olmadı. Dünyanın işlerini, uğraşlarını, nesnelerini ve eşyalarını oyuncak edindim kendime. Oyun oyalanmak içindir. Bir şeyin oyun olduğunu fark ettiğiniz an çocukluk çağını geride bırakma safhasına adım atmış sayılırsınız. Yaşımız ilerlemesine rağmen hâlâ oyun oynuyorsak ruhsal ergenlik safhasını henüz tamamlamadığımızın habercisidir. Çocukluk yıllarımda bugünkü kadar çok çeşitte oyuncak yoktu. Olsa bile bizim o oyuncakları alacak durumumuz yoktu. Hiçbir zaman da niye şu oyuncağı alamadım diye iç geçirmedim. Çünkü evin içinde işe yarar ne varsa her şeyi oyuncağa dönüştürür keyfimce oynardım. Her defasında annem gelir ve odanın dağınık hâlini görünce hemen sandalye masa ne varsa hepsini eski hâline çevirir ve oyun evden sokağa taşardı. Sonra sokaklar da birer birer ortadan kalktı. Ben de şöyle demiştim o vakit elimden bir şey gelmeyince: “O müziğin son sözü böyle miydi, ey çocuk / Hayret, ne tez kırıldı avlu denen oyuncak”. Avlular ve sokaklar kırılan ilk oyuncaklarımızdı bizim. Lise yıllarımda matematik derslerinden ürktüğüm için en arka sıralara sığınır, masaya kapaklanarak şiirime malzeme olacak hayaller kurardım. Hayatın hayallere geçit vermediği zamanlar ise kâğıttan uçaklar yapıp hocanın arkasını dönmesini fırsat bilerek öne doğru fırlatırdım. Çok iyi bildiğim derslerden kopyaya tevessül ve teşebbüs etmek de şiire yeni başladığım lise yıllarında heyecan duyduğum oyunlar arasındaydı. Bilmenin kupkuru taltifine karşı, bildiği hâlde gözlerini dört açmış öğretmene rağmen onu kenara köşeye yazarak sınav kâğıdına geçmenin hazzı tartışılmazdı benim içim. Bir süre bu oyunu oynadım. Başarı diyerek tebcil edilen şeyin aslında çağdaş zihinlere uyarlı bir put olduğunu kavramama yardımcı oldu. Fakülte yıllarım aynı zamanda işe yarar nesneleri oyuncaklaştırma döneminin de sonu oldu benim için. Bunun yerini çizgiler ve kelimeler aldı. Hayatın üstesinden gelinmez anlarında kendim için terapi amaçlı karikatürler çizdim. Bu çizgilerle oynayıp oyalandım bir süre. Hayatın yüzüne karşı isteyip de bir türlü söyleyemediğim şeyleri bu şekilde söylemeye çalışıyordum. Çünkü ne yapsam hayatı ele geçiremiyordum. Tam yakaladım derken elimden kayıp gidiyordu. Ben de bu güler misin, ağlar mısın durumunu hep çizgilerle anlatmaya çalışıyordum. Öğretmenlik sürecimde de öğrencilerime hep bu oyuncak vasıtasıyla artı değerler aşılamaya çalıştım. Sınıfta gördüğüm müspet veya menfi bir durumu hemen çizgiyle ifadelendirir, ulaştırmak istediğim mesajı bir baloncukla vermeye çalışırdım. Bir süre sonra kelimeleri nesnel varlıklar gibi algılamaya başladım. Rengârenk oyuncaklar gibiydi sözcükler gözlerimde. Muhayyilemle onlara yeni elbiseler giydirir gibi yeni anlamlar yükledim. Kelime oyununda her kelime oyunun bir yerinde yer alıyordu. Yorulan kelime oyundan çıkabiliyor, yerine bir başka kelime dahil oluyordu. Sokağa çıkmadan evvel ceplerimi hınca hınç kelimelerle dolduruyor ve müsait bulduğum ortamlarda onlarla doyasıya oynuyordum. Evet, şiir yazıyorum; ama şiirin kendini yazdırmadığı anlarda şiir için ayırdığım sözcüklerle isim şehir oynar gibi oynuyordum. Bu oyunun sağladığı en büyük şey gerçekliğin üzerimizde kurduğu baskıyı biraz olsun hafifletmesiydi. Kelimelerin götürdüğü yere gitmek değil, kelimeleri gittiğimiz yere götürmek istiyorduk. Kelimeler örgütlendikleri cümlede oyuna geldiklerini anladıklarında bir şiirin saçağı altına girerek ya da bir şairin bilinçaltına sığınarak kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Gün geçtikçe kelimelerin benim en sahici oyuncaklarım olduğunu anladım. Bir yandan onları biriktirmeye özen gösterirken, diğer yandan da boyunlarına altın zincir takar gibi yeni doğan çocuklara isim olarak takıyordum. Bu oyunu sevmiştim. Kitaplara isim, şiirlere başlık, sevenlere sevda sözleri gerektiğinde bir kenara ayırdığım bu müstesna sözcükleri kullanıyordum. Kelimelerle oluşturduğum dünyadan -bu kelime oyunundan- hiç çıkmak istemiyordum. Üzerime realite fişeğiyle gelenlere külahları değiştiririm, lâkin oyuncaklarımı asla diyordum. Oynadığım her oyun dünyanın geçiciliğini hatırlatan bir enstrüman gibiydi. Oyun bitiyor, oyuncak kırılıyor ve ben oynarken olduğum yerde uyuyakalıyorum. Kâğıt ve kalem, bir de silgi gündelik oyuncaklarım arasında söylemeden geçemediklerimden. Kâğıt, kalemimle etrafını turladığım avludur benim için. Üzerine yüksek binalar, iş ve alışveriş merkezleri ve gökdelenler inşa edilmediği sürece beyaz bir kâğıt üzerinde oynayamayacağım oyun yoktur. Zihnimle koşar, kalbimle yürür, sükûnetimle otururum. Kurşun kalemler de oyunumun her zaman içine dahil olmuştur. Kâğıt olur da kalem olmaz mı? Hele bir de kalemtıraş varsa keyfime diyecek yoktur. Kalemin başını kalemtıraşla tıraşlarken burnuma sinen o ahşap koku oyunun en güzel yeridir. Bir tövbe seansı, bir pişmanlık anıtı gibi kâğıt üzerine günahlarımı, hatalarımı ve yanlışlarımı yazıp sonra da silgi ile hiçbir iz kalmamacasına üzerinden geçmenin ruhuma bahşettiği huzuru kelimelerle anlatamam. Dört yanlış bir doğruyu haksız yere götürüp ona bir fenalık etmesinler diye kâğıt üzerinde silgi ile dolaşırım, yeryüzünde tüm yanlışları siliyor gibi silerim dört yanlışı. Bütün bunları bir doğrunun hakkını korumak için yaparım. Oyuncakçılar hem çocuklara, hem de yetişkinlere ne ile nasıl ne kadar oynayacaklarını dayatırlar. Bunu çaktırmadan yaparlar. Modern oyuncakların hiçbiri içimizdeki oynama hevesiyle örtüşmez. Başkasının hayal metniyle hayal kurmak, gördüğü rüyayı intihal etmek gibi bir şeydir bu. Oysa ben sıram yanmasın diye oyundan çıkmayanlardanım. Bu oyun benim ömrüme denk düşüyor. Üzerimde oynanan oyunu bertaraf etmek için her defasında oyunu baştan kuruyorum. Kimi zaman bedenim bile yetiyor bu oyunu oynamaya. Dünya oynaktır. Zaman oynaktır. İnsan bu oynar başlıklı dünya hayatı içerisinde sabite sahibi olabiliyorsa oyunu iyi oynamış ve oyuna gelmemiş sayılır. Ben mi? Oyuna gelmiyorum, oynuyorum. Oyuncaklarım elimden alınıncaya dek bu oyun sürecek.