YAŞAMAKTAN DAHA FAZLA BİR ŞEYLERİN OLMASI LÂZIM
GörüşmeciDilek Kavak-Abdulsamet Dindar
KaynakŞişli Eğitim, sayı 2, Temmuz 2015
Yıl2015
Sayfa288–295
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Bu röportaj şair, yazar, aynı zamanda Nişantaşı Nuri Akın Anadolu Lisesinde öğretmen olan Hüseyin Akın ile eşsiz bir sohbeti içeriyor. Kendisine bir kez daha bize ayırdığı zaman için teşekkür eder, başarılarının devamını dileriz. Dilek Kavak: Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Eserlerinize baktığım zaman şiirlerinizin daha çok ön plana çıktığını görüyorum. Şiire olan merakınız ne zaman başladı?
Hüseyin Akın: Ben kendimi bildim bileli şiir yazıyorum. İlkokul 4. ve 5. sınıf şiir merakımın başlangıç safhası olarak değerlendirilebilir. Ama ciddi anlamda şiirlerimin bir dergide yayımlanması, karşılık bulması lise son sınıfta oldu. Yani şiirin ne olduğunun, şiirle nesir arasındaki farkın ne olduğunun ayırdına bu yıllarda vardım.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Sizi çocuklukta şiire yönelten nedir? Örnek aldığınız birileri var mıydı?
Hüseyin Akın: Bir kere aşırı duyarlı olmakla ilgili bir şey. İnsanla şiir arasında bir duvar vardır. O duvarı yıkanlar şair olurlar. O duvarın önünde duranlar ise öyle kalırlar. Benim aile yapımda tasavvufi bir temayül var. Annem ve babam tasavvuf kitapları, birtakım mutasavvıf şairlerin şiirlerini okuyan bir geleneğe sahipti. Yunus Emre, Niyazi Mısri, Eşrefoğlu Rumi bizim evde çok okunurdu. Ben bunları dinleyerek büyüdüm. Evimizde üç önemli kitaptı bu öncü şahsiyetlerin eserleri.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Şiirlerinizdeki akıcılığı Yunus Emre’yi örnek alarak oluşturdunuz o zaman?
Hüseyin Akın: Yani, belki de. Ben o şiirleri hem anne ve babamın ağzından dinledim, hem de okudum. Aslında o yaşlarda o eserlerden bir şey de anlamadım; ama bir ahenk, bir tını vardı. Ben o tınıyı kazandım. Daha sonra anladım ki bu tını bizim medeniyetimizin tınısı. Anlayamıyorum; ama yakınlık hissediyorum.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Çocuklara söylenen ninni gibi mi?
Hüseyin Akın: Aynen öyle. Bazı şeylerin derinde bir anlamı vardır. O sonuca ulaştım. Onları taklit etmeye, Yunus Emre’nin yazdığı gibi Arapça, Farsça terkipler kullanmaya çalıştım. Sözlük okurdum bol bol. Sözlüğüm yoktu; ama kitaplarımın arkasındaki kelimeleri kâğıtlara yazar sonra onları şiirlerimde kullanırdım. Her yeni tanıdığım kelimeyi mutlaka bir tümceye yerleştirmek istiyordum. Ondan sonra bir şeyler çıkıyordu ortaya. Bu durum beni sevindiriyordu. Onları kullanabilmemin, kendimi anlatabilmemin verdiği bir coşku oluşuyordu. Daha o yaşlarda anlamak ve anlatmak gibi bir derdim oldu. Konuşamadığım, çözemediğim meseleleri şiire döktüm. Zaten şiir anlatılamayanı anlatabilme arzusundan doğar. Yani kafa dilinin yetmediği yerde yeni bir dil keşfetme arzusudur şiir. Çünkü biz kafa dilimizle her şeyi anlatamıyoruz, her gördüğümüzü isimlendiremiyoruz. Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Mehmet Âkif Ersoy’un da dediği gibi: “Aczimin giryesidir bence bütün âsârım.” Yani aczimin gözyaşlarıdır bütün eserlerim. Orhan Veli de: “O kadar yaklaşmışım, hissediyorum, anlatamıyorum” diyor.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Yazmaktan vazgeçtiğiniz, yazmaya küstüğünüz bir dönem oldu mu?
Hüseyin Akın: Şiirin ve yazmanın bütün mekânları kapsayıcı bir elverişliliği vardır. Bu beni çekti kendine. Ondan sonra durmadan yazdım. Yazdım yırttım, belli bir zaman önemsemedim; ama asla vazgeçmedim. Mesela ilk kitabımı titiz davrandığımdan dolayı epey geç çıkardım. O zamana kadar yazdıklarımı yetersiz buldum. Eskiz çalışması gibi. Ama bunların hepsi bir arayıştı. Sonra baktım ki artık derdimi anlatabiliyorum. Daha sonra şiirlerimi dergilere yolladım. Yayımlamadılar, yayımladılar, yayımlayacağız dediler, beklettiler. Sabrı öğrendim. Gençlerin yapamadığı budur. Gönderdiklerinin hemen yayımlanmasını istiyorlar. Ama bu yol çileli bir yol. Ben bu sabır aşamalarından geçtim. Kahramanmaraş’ta çıkan Andırın Postası’nın edebiyat eki İkindi Yazıları dergisine gönderdim şiirlerimi. Şiirlerim beğenildi, bana mektup yazdılar, rüyalarıma girdi, herkes beni tanıyormuş gibi hissettim. Aslında az sayfadan oluşan belli kişilerin eline geçen mektup sıcaklığında bir dergiydi. Bu dergi o yaşlarda benim için büyük mutluluk oldu. Daha çok şevke geldim. Yeni şiirler yazdım. Konuşarak anlatmak yerine yazarak anlatmanın ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu gördüm. Aslında ortaokul ve lisede başarısız bir öğrenciydim. Ders çalışmayı sevmezdim. Matematik ve sayıları hiç sevmezdim ama harfleri çok severdim. Ne yazarsam o dönemlerde kendime saklardım. Okullarda şiir yarışmalarında birinciliklerim vardı; ama edebiyatım da zayıftı. Bu neresinden baksanız yaman bir çelişkiydi.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Şiirlerinizde ele aldığınız konular nelerdir? Özellikle üzerinde durduğunuz bir konu var mı?
Hüseyin Akın: İnsan ve insanlık halleri üzerinde duruyorum, ancak tematik bir şiir yazmıyorum. Kış geldiği zaman kış, yaz geldiği zaman yazı anlatmıyorum. Kışın da, yazın da; soğuğun da, sıcağın da; ayrılığın da, kavuşmanın da şiirimde yer aldığı yerler var. Hayatın kendisi tematik midir ki? Bu açıdan bakmak lâzım. Tematik şiir yazmak modern anlamda çok da mümkün değil. Neden değil? Çünkü ne zaman ne şekilde ne olacağı belli değil. Modern şiir, insanın günlük hayatta karşılaştıklarının izdüşümüdür. Anne başlıklı bir şiir sadece anneyi anlatır yaklaşımı yanlış.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Şiirlerinizi oluşturduktan sonra mı başlık belirlersiniz yoksa başlık belirledikten sonra mı şiirlerinizi yazarsınız?
Hüseyin Akın: Çoğunlukla önce başlık koyarım. Ben şiire başlığıyla başladım. Çünkü şiir, masaya oturup da ben ne yazayım değildir. Şiir hayatın içerisinde size gelir. Alıcılarınız hazırdır. Diğer insanlar alıcılarını kapattıkları için şiir yazamazlar. Mesela ben yeni şiirimin başlığını hazırladım: Güzel . ـﺲArapça sin harfiyle yazılıyor, aynı zamanda “Güzelsin”. Harf devrimiyle ilgili bir şiir. Bu başlıkla ilgili bir şiir kurguluyorum. Bir ay içinde hazır olacaktır.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Abdulsamet Dindar: Şiir gerçekten de bir kurgu işi midir? Yoksa toplumdaki genel kabuldeki gibi ilhamla mı yazılır?
Hüseyin Akın: Sadece kurgu değildir elbette. Bir mimari eser ortaya koymak için sadece demir, çimento vb. şeyler yetmez. Yeterli değildir bunlar. Aynı zamanda mimarının hayal dünyası da gereklidir. Hayal dünyanız, rüyalarınız, özlemleriniz, size ait duygularınız yoksa ortaya koyduğunuz şey sadece çimento, kum, taş olur. Mesela Süleymaniye sadece bu mudur? Hayır, onu oluşturan ruhudur. Bir eser ortaya koyabilmek için sizin bütün müktesebatınız gereklidir. İşte bu müktesebat medeniyet ve tınıdır. Dediğim gibi çocukluğumda anlamadığım ama bize ait hissettiğim tınılar. Bir de iç müktesebatımız dediğimiz bir şey var. Kendi iç sesimiz. Alıcılarımızı hayata karşı açık tuttuğumuzda, dışarıda birçok insanın es geçtiği şey size yaklaşabilir. Yani ilham siz ona giderken size gelir. Siz ilhamı çağırmalısınız. Bu da tabiata karşı açık olmanızı gerektirir. Mesela erik ağacı için, ilk kez erik ağacı oldu ve ben ona ilk kez bakıyorum demekle, ya işte bu da bizim erik ağacı demek arasında çok fark var. Şair yaratılış şaşkınlığını üzerinden atamayan kişidir. Buna hayret makamı deniyor. Zaten hayretini yitirmiş olan biri ne şiir yazabilir ne de felsefe yapabilir. Ben bu erik ağacına baktığımda birçok özellik görüyorum ama bir başkası sadece erik görebilir. Bu duyarlılıkla ilgilidir. Duyarlılığınız, şiire yatkın bir doğanız, dünyanız olmalı. Şiir yazmamızın asli nedeni dağınık parçalarımızı bütünleştirmektir. İsmet Özel: “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” diyor. Bazı insanlar yaşar, bazı insanlar yazar. Dışımızdaki dünya bazı insanlara yeterli gelmez, bazıları da yaşamanın acemisidirler. Yaşamaktan daha fazla bir şeylerin olması lâzım. Mesela bir adam elma ağacına çıkıp elma yiyor, başka adam elma ağacının gölgesinde dinleniyor bir başka adam da -yani şair- elma ağacıyla ilgili şiir yazıyor. Bu ağaçla özdeşleştiriyor kendini bir nevi; ama diğerlerininki bitiyor. Elma yemekten, elma ağacının gölgesinde dinlenmekten daha büyük bir haz çıkıyor. Hepimizin hayatında belli dizeler vardır. Diyorsunuz ki bir insan dünyaya sadece bu iki diziyi söylemek için gelse değer. O dize şairin bu dünyadaki şarkısıdır. Kendinizi anlatamadığınız sıkıştığınız her yerde bu dizeyi söyleyebiliyorsunuz; çünkü sizi çoğaltıyor, türkünüz oluyor.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Kavak: Sizin beğendiğiniz dizeler var mı? Var elbette. “Çocuk düşerse ölür / çünkü balkon ölümün cesur körfezidir evlerde” diyor Sezai Karakoç. “Benim adım insanların hizasına yazılmıştır” diyor İsmet Özel. “Bütün kötülüklerin kaynağı kelimeler / Kötülük bir kelime, sözlüğün ortasında” diyor Osman Konuk. “Sen gelirsen / sözcükler açılır, gülüşüne bir isim bulabilmek için” diyor Hüseyin Atlansoy… Dindar: Hilmi Yavuz “Şairin söylemek istediği, söylediği ve okurun anladığı birbirinden farklı olabilir” der. Sizin söylemek istemediğiniz bir şekilde anlaşıldığınız durumlar oluyor mu?
Hüseyin Akın: Bizim zamanımızda edebiyat öğretmeni bize bir dörtlük verirdi ya da beyit. Şair burada ne anlatmak istiyor diye sorardı. O zamanki hâlimle bunu yadırgardım. Çünkü siz ne anlıyorsunuz diye sorulmalıydı. Şiir şairin karnındadır yani içindedir. Onun ne demek istediğini kişi bilmeyebilir. Çünkü şiir bir üst dildir. Üst dil alt bir dille nasıl anlatılabilir. Düzyazıyla anlatabilsem zaten şiire ihtiyaç duymam. Mesela fotoğraf şiirimde: “Mutluluktu o, gelir ara sıra bizde kalır” demiştim. Bunu anlatmam için yeni bir şiir yazmam lâzım. Düzyazı ile ifade etmek zor. “Bıçak Parası” diye bir şiir yazmıştım. Buradaki bıçak parası metafor. Arkadaşımla Kâğıthane’de dolaşıyordum. Kâğıthane Karakolu’nun oradan geçerken bahçesindeki gülleri gördüm ve gayri ihtiyari “Bir gül müyüm kızaran karakolun önünde” dedim. Arkadaş ne güzel dize, bundan çok güzel şiir olur dedi. Ben de bir an boş bulunduğumu söyledim. Daha sonra anladım ki şiir biraz da boş bulunmakmış. Yani karakola gülün yakışmadığını ifade ettim. Aradan birkaç ay geçti hastanede bir yakınımın hastalığından dolayı neredeyse bir mevsim kaldım. Orada herkesi tanıdım ve hastanede bu şiiri oluşturdum. Yoğun bakımdaki bir hastanın hâlet-i ruhiyesini anlattım. Karakolda başladım hastanede bitirdim... Sonra İznik’e gittim. Şiir programında bu şiiri okudum. Ön sıralardaki bir hanımefendi sizi protesto ediyorum dedi. “Niçin?” dedim. Doktorlara hakaret ediyorsunuz dedi. Hâlbuki kendi anlamak istediğini anlamıştı. “Şiirinizde doktorların bıçak parası aldığını ifade etmişsiniz” dedi. Onun sadece bir metafor olduğunu söyledim; ama inandıramadım.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Kavak: Şiir yazarken, okurken olmazsa olmazınız nedir?
Hüseyin Akın: Şiir yazmak da, okumak da bir boşluk meselesidir. İçinde boşluk olmayan kişinin uzaktan yakından şiirle ilgisi yoktur. Açlık gibi bir şeydir. Hep bu örneği veririm Taoizm’in bilge kişisi Lao Tzu diyor ki: “Bir testi yaparsın çamurdan, içindeki boşluktur onu yararlı kılan”. Yunus Emre de: “Dışarıya o sızar, içeride ne varsa” diyor. Yani bir insanın içinde yoksa dışarıda hiçbir şey aranmamalı.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Şiirimizde “Hani geçmiyor değil aklımdan çekip gitsem diyorum gitmek hemen şurası” demişsiniz. Eserlerinizi yazarken gitmek istediğiniz, olmak istediğiniz bir yer var mı?
Hüseyin Akın: Kaybolmak istiyorum. Zaten benim yeni çıkan kitabımın adı da Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli. Gayb’ı olmayanın kaybı da olmaz. Gayb’ı anlatmak istiyorum. Mustafa Kutlu’nun anlattığı bir hâdiseden yola çıkarak o kitabımı yazdım. Mustafa Kutlu birkaç arkadaşıyla hacca gidiyor. Sonra arkadaşlarının birinden haber alamıyor. Arkadaşı daha sonra telaşla yanına gelip: “Az daha kayboluyordum” diyor. Mustafa Kutlu da “Hac biraz da kaybolmaktır” cevabını veriyor. Hac için mekânın ortadan kalkması lâzım. Ancak modern hayat insanın kaybolma lüksünü elinden almıştır. Tanımadığınız bir şehirde kaybolmanın tadı da başka. Kaybolmak görünmeyenle irtibattır aslında. Şimdiki nesil pozitivist yaklaşımda. Görmediklerine inanmıyor. Oysa biz gözümüze çok anlam yüklüyoruz. Göremediğimiz dünyanın hudutları görebildiğimizden geniş.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Dindar: Şunu anlatamadım diye dert edindiğiniz herhangi bir şey oldu mu?
Hüseyin Akın: Gazetede ve dergide yazıyorum. Şiirlerim, hikâyelerim, denemelerim var. Konferanslar veriyorum, söyleşiler oluyor. Bütün bunlardan sonra elbette ki söyleyemediğimiz bir şeyler kalıyor ya da iyi anlatamadıklarımız oluyor. Zaten her şeyi anlatmak mümkün değil. Yazdığım şiir başka bir şiir yazmamı gerektiriyor. Altı tane şiir kitabım var ve ben hâlâ şiir yazıyorum. Hayat devam ettiği sürece söz de devam ediyor.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Yazarların okullara girmesinin çocuklardaki karşılığı nedir?
Hüseyin Akın: Daha “Yazarlar Okullarda” diye bir proje yokken okulda Nişantaşı Şiir Şölenleri yaptık. Her programa yetmiş tane şair ve yazar, teliflerini de verdi, katıldı. Efsane oldu. Çocuklarımız kendi nevalelerini şairlerle paylaştılar. Kitaplarını okudular, imzalattılar, sohbet ettiler. Şair ve yazarlarla çocukların iletişimi arttı. Çocuklar onları hiç unutmadılar. Sunum şekli çok önemli. Birbirinden farklı görüşlere sahip şair ve yazarlar vardı. Unutulmaz etkinlikler yaşandı, öğrencilerimiz için mükemmel oldu.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Ben bir şiir veya deneme yazdım, değerlendirebilir misiniz diye öğrencilerinizden talepler oluyor mu?
Hüseyin Akın: Evet, şiir yeteneği olan kişi zaten kendini belli ediyor. Üç tane şair öğrencim var buradan mezun Dergâh ve Karabatak dergilerinde yazıyorlar. Bunların hiçbirisi ben şairim şiir yazıyorum diye bana gelmedi. Hareketlerinde bir farklılık vardı, ben onları keşfettim.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Son olarak dergimiz için ne söylemek istersiniz?
Hüseyin Akın: Derginiz varsa derdiniz vardır. İlçemizdeki güzel şeylerin en iyi şekilde derlenmesini umuyorum. Devamlılık arz etmeli. Okullardaki tıkanıklığın en önemli sebebi, bir etkinliğin devamının gelmemesi. Bir çiviyi duvara çakmak için çekiçle bir kere vurmak yetmez aynı noktadan defalarca vurmak gerekir. Eğitimde ısrar önemli. Bu ısrarın ve devamlılığın olmasını bekliyor başarılar diliyorum. Teşekkür ederim.
Dilek Kavak-Abdulsamet Dindar: Kavak: Güzel sohbetiniz için biz teşekkür ederiz. Kolaylıklar diliyoruz.