OKUYUCU KİTABINI BULUR

Erdal Sarıçam

Vakit, 06.04.1997

1997

14–16

Erdal Sarıçam: “İlk kitap ilk çocuk gibidir” sözünü ilk kez sizden duymuştum. Ve ilk kitabınız çıktı. Sevmek, Karanfil ve Kiraz için ne söylemek istersiniz?

Hüseyin Akın: Sevmek, Karanfil ve Kiraz yirmi yıllık biriken sessizliğimin bir dışavurumudur. İçten içe kendime dönük haykırışımın aksi sedası. Sevdalarımın, hüznümün ve her türlü ilgisizlik ve umarsızlığa karşı yaşıyor oluşumun en samimi itirafıdır. Sevmek, Karanfil ve Kiraz bana en yakın duran üç kelime. Üç candan dost gibi. Onları tekrar tekrar şerh etmeye gerek yok. Herkese sözü eğip bükmeden doğrudan konuşurlar. Herkes ne anlıyorsa odur sevmek, odur karanfil ve kiraz. İleride belki de üç kitap olacak İstanbul, çocuk ve kadın içerikli şiirlerden oluşuyor. İkindi Yazıları, Kardelen, Özülke, Kırağı, Çerağ, Düşçınarı gibi dergilerde yayımlanmış şiirler. Tabi ki bütünlük arz etmediğinden kitabıma almadığım, yeni bir kitap oluşturacak kadar şiir sırasını bekliyor.

Erdal Sarıçam: Belki biraz erken bir soru olacak ama kitabınız için okuyucusunu buldu diyebilir miyiz?

Hüseyin Akın: Kitabın okuyucusunu bulmak diye bir endişesi yoktur. Zaten kitap okuyucuyu değil, okuyucu kitabı bulur. Her dönemde şiirin okuyucuları bellidir. Bu sadece şiir için değil, bütün sanat dalları için geçerlidir. Arz talep dengesine bağlı bir unsur değildir şiir.

Erdal Sarıçam: Şiirinizde bir İstanbul teması ön planda. Bu yorgun şehirde yaşamak bir şair için neyi temsil eder?

Hüseyin Akın: İstanbul, içinde yaşayanlara kendi şeklini ve özelliğini veren bir şehirdir. Gerek tarihî dokusu, gerekse her türlü çelişkiyi ve çeşitliliği bünyesinde barındıran sosyal hayatla nice yazılmamış şiirin, yazılmayı bekleyen öykünün ve romanın, hatta resmolmayı uman görüntünün konusunu teşkil eder. İstanbul; karmaşası ve kargaşası ile insana devinim kazandıran bir şehir. Durağanlık ve ataletin tutunmasına fırsat vermez. Bu bakımdan hiç umulmadık bir zamanda sadece insanı, şiire yaklaştırırken şairi de sarsıp tahrik eder. Zira hüznün, acının gurbetin, yoksulluğun, eşitsizliğin, dramın, trajedinin ve nostaljinin harmanlandığı yerdir İstanbul. Ne kadar şairin evrenine yakın, ne kadar aynı tarih ve talihe ayarlı. Ben İstanbul’da değil de başka bir mekânda yaşamış olsaydım bunca zamandır şiirimin rengi, kokusu ve ritmi çok daha farklı olurdu.

Erdal Sarıçam: Sevmek, Karanfil ve Kiraz geç kalınmış bir kitap değil mi?

Hüseyin Akın: Hiçbir yere yetişmek gibi bir kaygımız yoktur. Bu şiirler hiç kitap hâline gelmeyebilirdi, o zaman da bir şekilde yaşamlarını sürdürüp varlıklarını ifade edeceklerdi herhalde. Ben şiirlerimi piyasaya falan sürmüyorum. Zaten piyasa kelimesinden de oldum olası nefret ederim. Mahremiyetimi paylaşacak hassasiyete sahip tek bir kişi bile olsa ona yürek sıcaklığımı bahşetmek istedim sadece.

Erdal Sarıçam: Şiirlerinizde yaşanmamış bir çocukluk seziyorum. Çocukluğa özlem ve geri dönüş niçin?

Hüseyin Akın: Çocukluk cennete dair küçük bir malumat, minik bir ipucu, modern insanın belki de tek sığınağı. Fakat çocuklar çocukluk ruh ve atmosferinden uzak, ağır kelimeler altında o süreci bir sıçrayışla geçiyorlar. İnsan ömrünün en uzun gurbeti gibi duruyor yetişkinlik ve yaşlılık. Elbette benim çocukluk hayatım bu olumsuzluklardan vareste olmamıştır. Bunu söylerken Freud’un kompleksleriyle hiçbir ilişkilendirmeye girmemek lâzım. Şairin çocuklukla ilgili duyarlılığı “yaşanmamış bir çocukluğa” indirgenebilecek patolojik bir durum değildir. Şair zaten eşyaya, olaylara ve olgulara çocuk safiyeti ile yaklaşan bir tavra sahiptir. Çocuk da, şair de hecelerle ve kelimelerle konuşur. Her ikisi de cümlesini oluşturuncaya kadar belli bir sembolik dil sürecini yaşar. Çocuklardaki kesik kesik ağlayışlara benzer bir şiirsel edayı yansıtır şair.

Erdal Sarıçam: Bir şair için büyümek acı çekmek midir?

Hüseyin Akın: Büyümek pozitif bir değerdir. İyiye, güzele, doğruya, fıtri olana, hakka, adalete, sevgiye, mutluluğa büyür insan. Bu hasletler insanın neşvünema bulmasını sağlar. Ya bunların esamisi okunmuyorsa yaşadığımız hayat içerisinde ucuz değerlerin peşinde azgın bir iştiha ile dolaşan ve yarışan bireyler kaplamışsa sokakları ve meydanları gittiğimiz yerden tekrar yolun başına geriye dönme arzusundan daha tabi ve insancıl ne olabilir. Elbette ki en gerçek, en haklı, en evrensel söylem çocukların söylemidir. Hanelerimizi ışıtıp ısıtan onların bakışları ve gülücükleri; sokaklarımızı şenlendiren onların ayak sesleri, dünyamızı her türlü olumsuzluğa rağmen yaşanılır kılan onların mevcudiyetleri değil midir? Hiçbir şeyi tanımlamadığımız, rakamların ve harflerin kendilerine ait asli mekânında durduğu zamanlar bir şair olarak benim de saadet zamanlarımdı diyebilirim.

Bütün söyleşiler