ASIL MESELE SANATI HAYATLA BARIŞIK KILMAKTA

Hak Söz

Hak Söz, sayı 88, Temmuz 1998

1998

25–30

Hak Söz: Sanat, İslâmi kesimde genel hatlarıyla ya gereksiz, faydasız, doyumla birlikte ortaya çıkan bir uğraş ya da başka her şeyden önce gelen, hayatın merkezine oturan bir varoluş mücadelesi olarak algılanmakta. Bu iki uç yaklaşımın arkasındaki sebepler, süreçler nelerdir?

Hüseyin Akın: İslâm’ın kanaati ile İslâmi kesimin kanaati arasındaki hassas ayırıma riayet ederek cevaplanması gereken bir soru. Hiç şüphesiz ne dini sanata indirgemek doğru bir yaklaşımdır ne de sanatı din hâline getirmek. İslâm’ın insan ve evren anlayışını kavrayan, bu doğrultuda sanat anlayışına da kolayca ulaşabilir. İslâmi kesimin sanatı gereksiz ve faydasız buluşu gerçekten yaşayarak, tecrübe ederek ulaştığı bir sonuç falan değildir. İslâm’ı sadece belli bir tarafından kavrayarak, kendi aklı, izanı, insafı ve hatta idrak ve heyecanıyla sınırlamasının bir tezahürüdür. İslâmi aydınlanmayı basit ve teknik bir bilgilenme olayı zannedenler; eşyanın, olayların ve olguların künhüne inmek olan duyarlılığı göz ardı etmişlerdir. Kur’an ayetlerine yaklaşımdaki kör bakış tabiat ayetine karşı ezbere bakışla paralel gitmiştir. Bakmakla görmenin aynı şey olmadığını sanatsal heyecana sahip olanlar elbette daha çabuk anlayacaklardır. Arap yarımadasında Araplar için “deve” gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu hâlde Kur’an’ın “Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyor musunuz?” uyarısının gelmesi mutlak Sani’ olan Allah’ın sanatının ancak yürek yordamıyla idrak edilebileceğini gösterir. Sanat, insanı kendi kendisiyle buluşturması açısından oldukça önemli bir görev ifa etmektedir. Sanatın rezervleri derinde ve derundadır. Modern zamanlarda kendi kendisinin ücrasında yaşayan insanlar piyasa şartlarından kurtularak, kaybettikleri “hira”ya yeniden kavuşma sorunu yaşanmaktadır. Öyle ki bugün Kur’an’dan uzaklaşmakla, tefekkür, tezekkür ve sanattan uzaklaşmak müşterek bir iç yoksulluğun ürünüdür. Nuri Pakdil ustanın işaret ettiği gibi, “Kutsal kitaptan uzaklaştıkça, kutsal kitabı okumayı bıraktıkça, kendi iç örgütümüzü kuramayacağımızı hiç düşündüğümüz oluyor mu? İnsan, yeryüzüne bir iç örgüte katılmak için gelir. Ama, iç örgütünü kuramamış insan hiçbir örgüte katılamaz.” Sanatı küçümseyen aslında kendini, kendi gerçekliğini küçümsüyor demektir. Sanatı tebcil ederek hayatın merkezine yerleştirenler ise yaşamalarının asli kaynağını bulamamış, kendilerini evren içerisinde bir yere yerleştirmeye çalışan kimselerdir. Müslüman kişiliğine her iki tip de aykırıdır.

Hak Söz: Sanatın kendisine has özellikleri onu diğer alanlardan; örneğin siyasetten, ekonomiden, toplumsal olaylardan soyutlar mı?

Hüseyin Akın: Sanatın imkânları ve normları elbette ki siyasetin, ekonominin normlarından apayrıdır. Ne var ki her sanatçının bir siyasi anlayışı, bir ekonomik görüşü vardır. Bu görüş ve anlayışı ister istemez eserlerine de yansıtacaktır. Mesela “İslâmi sanat”, “İslâmi edebiyat” gibi ifadeler yerine “Müslüman sanatçı”, “Müslüman edebiyatçı” tabirlerini kullanmak daha muvafıktır. Zira sanatın İslâmisi, gayri İslâmisi olmaz; sanat eserine şekil veren kişinin dünya görüşü, ortaya çıkan ürüne rengini ve kokusunu verir. Bu bakımdan, yaşadığı dış çevre sanatçının iç evreninde sanatına yansıyan tesirler bırakır. Her ne kadar sanatçı dış çevreye bağımlı, nesnel gerçeklikle kayıtlı değilse de toplumsal olayların sanatçının dünyasında mutlaka bir karşılığı vardır. Sanatın toplumsal karakteriyle toplum beğenisine ayarlı popülizmi birbirine karıştırmamak gerekir. Özellikle Müslüman sanatçı eserlerinde iman, amel ve eylem bütünlüğünü başarıyla yansıtmalıdır. Şuara suresinin 221-227. ayetlerinde ihtar edildiği üzre şairler yalan, vehim ve yapamayacakları şeyleri söylememeleri konusunda uyarılmaktadır. Başıboş vadilerde dolaşmaları, topluma duyarsızlıkları eleştirilmektedir. Bu anlamda gerçek sanatçı, İslâmi normlarla sanat normlarını kaynaştırmış kişidir. Sanat her ne kadar bireysel bir çabanın ürünüymüş gibi görünse de aynı zamanda toplumsal bir olgudur. Sanat ürününün ortaya çıkmasında belki de en büyük rol toplumundur. Örneğin Dostoyevski XIX. yüzyıl Rus toplumunda değil de Japon toplumunda yaşasaydı Dostoyevski olmazdı. Sanatçılar hem etkilenen, hem de etkileyen olmak üzere her iki durumda da toplumla ve toplumsal olaylarla ilişkilidirler. Yakın tarihimizde ülkemizde yaşamış birçok sanatçı, sanatıyla olduğu kadar sanatçı kişilikleriyle de toplumu etkilemişlerdir. Albert Camus “İsveç Söylevi”nde şöyle der: “Soylu yazarlık sanatı, korunması güç olan iki ödeve bağlı kalacaktır: Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak.” İster ekonomik, ister siyasi ve isterse toplumsal planda olsun, sanatçı sorumluluğu topluma karşı uyanık ve duyarlı olmayı gerektiren bir durumdur.

Hak Söz: Günümüzde İslâmi kesimdeki sanatsal faaliyetleri hayatın diğer boyutlarıyla ne ölçüde alâkalı görüyorsunuz?

Hüseyin Akın: Öncelikle Müslüman cenahta yer alan sanatçıların kendi özgün çizgilerini yakalamaları ve öykünmecilikten uzaklaşmaları gereğinin altını çizmek istiyorum. Özellikle şiir alanında bize ait bir yaşamı dillendiren şiirlerin kısırlığı dikkat çekiyor. Bu, alternatif bir yaşamı pratik hayata yerleştirememekle alâkalı bir durum. Ismarlama bir yaşamı omuzladığımızdan ne hikâye bizim hikâyemiz, ne öykü bizim öykümüz. Şiirin akışı, mecrasından çıkmış gibi. Roman derseniz hâlâ romantik düzlemde seyrediyor. Ortaya, size, kendinize ait bir kültür, bir yaşam koyamıyorsanız sanat ürünlerindeki siz sandığınız siz de aslında siz değilsiniz demektir. Bugün Müslüman şairlerin özellikle Türkiye’deki konjonktürel durumla ilgili, yaşanan süreçle alâkalı şiirler yazdıklarını görebiliyoruz. Veya şiirlerinden bir direniş esintisi hissettiğimiz şairler yok değil. Elbette şair bu siyasi ve toplumsal inkırazı yazmakla memur kişi değildir. Yazmak duyarlılık, yazmamak duyarsızlıktır demek de büyük hatadır. Zira şiir hiçbir yerden emir almaz. Şairle şiir birbirlerine aynı anda gelirler.

Hak Söz: Sanat deyince genelde şiirden bahsediyoruz, neden sadece şiir? Şiir tek başına ne kadar etki uyandırabilir?

Hüseyin Akın: Bunun birden fazla sebebi olabilir. Birincisi şiir, diğer sanat dallarına göre kolay taşınabilirlik özelliğine sahip. Resim, heykel, mimari, hat, tezhip vb. sanatlar birden çok malzemeye gerek duyan, ekonomiye rahatlıkla konu olabilecek niteliktedirler. Resim sergilenir, fiyat biçilir ve satılır. Müzik pazarlanır ve satılır. Mimari ve heykel hakeza. Şiire gelince, şiirin tecimsel bir yanı yoktur. Yani, şiir karın doyurmaz. İsmet Özel’in dediği gibi: “Ne zaman ki şiir karın doyurmaya başlarsa şiir olmaktan çıkmış demektir.” Ayrıca şiirin soyut çatısı altında müzik, mimari, resim gibi sanatları barındırmanız da mümkündür. Diğer yandan, özellikle resim ve heykel konusunda fıkhi geleneğin koyduğu sert tavır, Müslümanları başta şiir olmak üzere soyut sanatlara yöneltmiştir. Şiir tek başına ne kadar etki uyandırabilir? Doğrusu, bu konuda net bir şey söylemek mümkün değil. Bu biraz da yazılan şiirin direncine ve kapsama alanına bağlıdır. Ama yine de diğer sanat dallarına göre şiir söze dayalı olması hasebiyle daha bir iz bırakıcı etkiye sahiptir. Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle’de ifade ettiği gibi, “Yıkıcıdır şiir / Gayr-ı meşrudur / Sürekli bir ihtilaldir / Temizleyicidir.” Diğer sanat dallarıyla siyasal erkin mücadele ettiği pek görülmemiştir. Oysa şiir siyasal erkin gözünde her an sakıncalı olabilecek bir nitelik taşımaktadır. Şiirin tek başına ne kadar etki uyandırdığını yakın tarihimize ve son günlerde gelişen olaylara bakarak da tahmin edebiliriz.

Hak Söz: Sanat ve İslâmi kesim arasındaki soğuk ilişkide sanat çevrelerinin sorumluluğu ne orandadır?

Hüseyin Akın: Sanata karşı vandalizmi çağrıştıracak aktif bir muhalefet olmaması şartıyla, insanların mesafeli ya da ilgisiz kalmaları bir derece normal görülebilir. Asıl sorun bunun bir karşı duruş ve tepkiye dönüşmesidir. Müslüman kesimin sanat karşısındaki duruşu belki de bugün sanat diline yabancı oluşla açıklanabilirlik arz eden bir durumdur. Sanat eserinden kendilerine yansıyan bir ışık huzmesinin yokluğu ya da onu duyma hassasiyetine sahip olamamaktan mütevellit bir donuklukla açıklanabilir bir durumdur. Bütün insanların topyekûn sanattan anlamaları, onu yakından hissetmeleri de ham hayalden öteye gitmez. Müslümanlar ne zaman yüzeysellikten kurtularak, maneviyatı Allah’ın Adem’e öğrettiği eşyanın derunundaki manaya vasıl olmak olarak idrak ederlerse işte o zaman Müslüman sanatçı ile Müslüman halk arasındaki iletişimsizlik de son bulacaktır. Yoksa hiçbir sanat eseri halkın seviyesine inmek diye bir endişeyle yola çıkmaz. Eğer bir seviye sorunu varsa o da sanatın yükselen sesine ve mesajına yükselmek, duyargaları açmaktır.

Hak Söz: Sanat ve hayat nasıl barışır?

Hüseyin Akın: Hayat zaten sanatla barışıktır. Tabiattaki ahenk, uyum ve harmoniden bunu anlayabiliriz. Mesele, sanatı da hayatla barıştırmaktır. Bu da sanatın akışını hayatın akışına uydurmasıyla mümkündür. Gündelik ihtiyaçlarımız karşılandığında hayatımızdan memnun bir çehreyi yansıtırız; biz de hakikat, aşk ve estetik katarak, hayatı kendimizden memnun kılmalıyız ve şairin diliyle “hayat bizden razıdır” diyebilmeliyiz. Bu mutabakat yaratıcıyla, kendimizle, toplumla ve tabiatla gerçek barışa kavuşmamızı sağlayacaktır. Yaşam içre kıblemiz hangi yönse, sanat içre de kıblemiz aynı yön olmalıdır. Hakikatin içerisinde güzellik, güzelliğin içerisinde de hakikat insanın hilkatinden bu yana vardır, güzelle doğru bidayetten bu yana barışıktır. Asıl gerekli olan insanın doğrunun ve güzelin içerisine kendisini katmayı başarabilmesidir.

Hak Söz: Eliot şöyle der bir yazısında: “Büyük sanatçı yüksek bir din şuuruna sahip olmasına rağmen bunu vaaz etmeyendir.” Katılıyor musunuz?

Hüseyin Akın: Özellikle şiir ile şuur arasındaki akrabalığın bilincinde olanlar, sanatçının kendinde var olan şuuru hiçbir zorlama ve itme olmaksızın zaten doğal olarak çevrelerine yayabileceklerini bilirler. Yüksek bir din şuuruna sahip olan her kim olursa olsun bunun tezahürlerini eylemlerinde yansıtacaktır zaten. Eğer eserine ve eylemine bu yüksek din şuuru yansımıyorsa sanatçının böyle bir yüksek din şuurunun varlığından bahsetmek mümkün değildir.

Bütün söyleşiler