ŞAİRLER İKİNCİ BİR DİL PEŞİNDEDİRLER

Seyfullah Birbilen

Cuma, 11-17 Eylül 1998

1998

31–41

Seyfullah Birbilen: Hüseyin Akın kendisini bir prototip olarak nasıl tanımlıyor? Bu bizim söyleşilerimizde klâsik giriş sorumuz, ancak sadece kronolojik bir açıklama beklemiyoruz.

Hüseyin Akın: Kendimi tanıtmak için müracaat edeceğim iki unsur var. Biri içe doğru ben, diğeri dışa doğru ben. 1965 Sinop doğumluyum. Eğitimcilikle meşgulüm. Dış hayatımdan içe doğru gelirsek, yaşadığım hayatı anlamlandırma için çalışan, belki de hayatın en mülayim öğrencisiyim diyebilirim. Tüm gayretim gerek konuşma, gerek yazma adına anlamak ve anlatabilmek cehdinden ibarettir.

Seyfullah Birbilen: Neyi anlamak, neyi anlatmak cehdi bu?

Hüseyin Akın: Her şey bir çırpıda anlatılabilecek kadar kolay olsaydı ne böylesine konuşmaya gerek olurdu ne de yazmaya. Şairler, yazarlar ikinci bir dil keşfi çabasındadırlar. Sanatçıların ikinci bir dilin peşinde olmalarının sebebi kafa dileğiyle her şeyin anlatılamayacağı gerçeğidir. Yani problemin özünde anlamak ve anlatmak sorunu vardır.

Seyfullah Birbilen: Yani siz şairler, normal kişilerin algılayamayacağı yahut sırrına eremeyeceği yöntemler ve çabaların sahibi misiniz? Sizin gördüğünüzü ben göremeyecek miyim?

Hüseyin Akın: Sanatçı olan kişi duyargalarıyla yetinmeyen kişidir. İşitme, dokunma gibi duyargaların dışında yeni duyargalar peşinde olan kişidir. Neticede bizim beş duyu dediğimiz organlar, eşyayı tam anlamıyla kavramakta yeterli değildir. Sokaktaki adam, ortalama insanlar, günün ihtiyaçları dışında eşyayı algılama derdinde değildirler. Beş duyu onlara yeterlidir. Siz iş güçten günlük hayatın keşmekeşinden çıktığınızda eşyanın, olguların üzerine eğildiğinizde beş duyunun, kafa dilinin size yetmediğini anlayacaksınız. O bakımdan sanatçı anlatılmayanın ve anlaşılmayanın peşindedir ve bu nedenle onu anlamak için mevcut anlama araç ve gereçlerinin üzerine çıkmak lâzımdır.

Seyfullah Birbilen: “Şairlerin birkaç tahtası eksiktir” deyimi onların anlaşılamayacak özelliklerinden kaynaklanıyor galiba. Sanatkârlık biraz delice davranmayı mı gerektiriyor?

Hüseyin Akın: Bu yargı bir eksiklikten değil, bilakis başkalarına göre fazla olan bir şeyden kaynaklanıyor. İnsanlar anlayamadıkları şeylere itham yolunu seçiyorlar, kaçamak olarak. İnsanın özüne inmesi, neden tahtası eksiklik olsun. Şimdi bir kere şiir, bir öze iniştir ve kişinin kendine yakın olmasıdır. Ama günümüzde piyasa şartları gereği insanlar kendilerinin çok ücrasında yaşıyorlar.

Seyfullah Birbilen: Dışındakilerle ilgilenmekten içindekiler fırsat bulamıyor mu diyorsunuz?

Hüseyin Akın: Evet. Hani bir tabir var. Ellerini şakaklarına koyup düşünen bir insana, “Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye sorulur. Ne kadar içe kapanık deriz. Ama aslında içeri kapanıklık diye bir şey yoktur. İçe açık olmak vardır. Şairler, sanatçılar, gerçek bilim adamları içe açık insanlardır. İç hazinelerimizi devşirmektir asıl olan. İç hazinemizi nasıl devşirebiliriz? Çok iyi bir dış gözlemci olmak suretiyle. Çok iyi bir dış gözlemcilik de her gördüğümüz ve duyduğumuz nesneyi ilk kez görüyormuş gibi bakmak ve kulak kabartmakla mümkün olan bir şeydir. Deniz her zamanki deniz değildir şair için. Her bakışta ilk kez bakıyormuş gibi algılanmalıdır şair denizi. Şair bir imge avcısıdır sanatçıların hepsi imge avcısıdır. Şairlerde pozitif bir anormallik vardır.

Seyfullah Birbilen: Kimin normlarına göre anormallik bu?

Hüseyin Akın: Yaşadığımız dünyada birileri normları koymuş ancak bu normlar eleştiriden geçilmiyor. Bir insanın yirmi dört saatini alım, satım, tüketim içinde geçirmesinin neresi akli anlamda normaldir. Ama iaşe derdi için artık bu normalleşmiş. Ama kendi özünden ve sessizlik ikliminden insanın bir şeyler devşirmeye çalışması, insanlarca “Acaba hasta mıdır, bir derdi mi vardır?” gibi tepkilere neden oluyor. Asıl hastalık insanın dış dünyaya hapsolmasıdır.

Seyfullah Birbilen: Sizi şairliğe ve sanatkârlığa içerisinde yaşadığınız fiziksel çevre ve şartlar mı itti yoksa siz şair olduğunuz için mi böyle bir çevrede yer aldınız? Yani çocukluğunuzdan beri gelen sanatkârlığınızın mayası nereden geliyor?

Hüseyin Akın: Siz de takdir edersiniz ki sanatçılık vehbiyet arz eden bir durumdur. Zanaat gibi çalışıp çabalayarak elde edilen bir durum değildir. Ben çocukluğumdan itibaren etrafımdaki her şeye şiirsel bakışla bakma ruhaniyetine meyyal bir şekilde büyüdüm. Ben eşyaya nasıl başka bir gözle bakıyorsam eşyanın duruşu ve bana bakışı bir başka geldi bana. O açıdan aile çevremde, tahsil hayatımda hiçbir nesneye sahip olmak ve onu harcamak kastıyla yaklaşmadım. Sanatçı olmak gibi bir hedefim yoktu. Her şey kendi mecrasında sürüp gitti. Kimse bize şair ve sanatçı demese de biz ne isek o olmuşuzdur. İnsanlara olağan gelenler bize olağandışı geliyor. İnsanları donuk bırakan şey bize coşku veriyor. İçimiz kanıyor. Anlatamamanın ıstırabını yaşıyoruz.

Seyfullah Birbilen: Edebiyatı hedeflemediyseniz, kişiliğinizi algılamaya başladıktan sonra sanatla yorulmuş bir kişiliğiniz mi vardı?

Hüseyin Akın: Konuşma dili benim için, benim yabancı dilim gibidir. Detaylarla dolu ama yaşadıklarımı anlatmaktan aciz kaldığımız bir dil. İnsanlığın sahici dili şiirdir. Yeter ki insan ona yakın olsun. İşte bu dille keşfettiğim zaman dokunduğum, algıladığım her şeyi daha iyi ifade edebilmenin hazzını yaşıyorum. Her şeyi anlamak ve anlatmak meselesidir. Kendimi Mehmet Âkif’in ifade ettiği gibi hissediyorum:

Seyfullah Birbilen: Ağlarım anlatamam hissederim söyleyemem Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım Şiir için gözyaşı derler onu bilmem yalnız Aczimin giryesidir bütün asarım

Hüseyin Akın: diyor. Aczin giryesidir şiir.

Seyfullah Birbilen: Hayatın keşmekeşi içinde edebiyat ile ilgili uğraşılar ve yetenekler köreliyor gibi. Siz hayat meşgaleleri, evlilik vs. gibi nedenlerle edebiyatın elinizden yitip gittiğini hissettiniz mi? Eğer gitmediyse nasıl başardınız bunu?

Hüseyin Akın: Sanatçı hayat içerisinde mücadele verirken attığı yumrukların sesini fazla duyumsatamayan bir özelliğe sahiptir. Hareket içimizde cereyan ediyor. Ne gailelerden geçtiğimizi dışarıdaki insan bilmiyor. Fırtınalar içimizde kopuyor. Hayatın gailesine karşı mücadele veriyoruz. Şair bu yediği darbelere kendi üslûbunca cevap veriyor. Hiçbir mücadele olmasa, her şey kendi yolunda olsa belki de sanatımızın damarları tıkanacaktır. Ama bütün hayat güçlüğüne ve engellerine, her şeyin “yazma” diye feryat etmesine rağmen, bir insan yazabiliyorsa ayaktadır.

Seyfullah Birbilen: Siz öyle misiniz?

Hüseyin Akın: Sanırım öyleyim. Bunu söyleyebilirim. Zor zamanlar denilen anlar vardır. İçinde yaşadığımız günler gibi. Böyle zamanlarda nesir ve kafa dilini kullananların çözüm anlamında bir arpa boyu ancak mesafe katedebildiklerini görüyoruz.

Seyfullah Birbilen: Kendiniz de nesir dilini kullanıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Nesir dili şiir dilinin çok dışında bir şeydir. Bir iletişim dili değildir. Sahici iletişim dili şiirdir. Şiir dili çok daha yaralayıcı bir dildir. Çok daha muharrik bir dildir. İşlevseldir. Bu bakımdan böyle zamanlarda hicranımızı, hüznümüzü, acımızı ifade edecek başka bir dil bulamıyoruz.

Seyfullah Birbilen: Hüseyin Akın şiir anlayışını nasıl tanımlıyor? İslâmi kesim ile sol tandanslı şiir kıyası bir kenara, İslâmcı şiirin kendi içinde de şiire Necip Fazıl gibi “Allah için sanat” anlayışıyla bakanların yanında “İslâmcı şiir” ifadesini reddedenler de oluyor. Sizce şiir ideolojik kategorilere müsait midir?

Hüseyin Akın: Aslında İslâmcı şiir, gayrı İslâmi şiir, dinci şiir yahut dinsiz şiir gibi ayrımlar yanlıştır. Bunun yerine şunu söylemek doğrudur: Müslüman birinin yazdığı şiir vardır, Müslüman olmayan birinin yazdığı şiir vardır. Müslüman şair kendi doğasını, çevresini yazmış olduğu şiirine aksettirir. Müslüman olmayan materyalist şair de kendi dünyasını elbette yansıtacaktır şiirine.

Seyfullah Birbilen: Müslüman şairle ateist şairin şiirlerinde vücuda gelen duyarlılık örtüşebilir mi? Cemal Süreya şiiri, İsmet Özel veya Erdem Beyazıt’ta inançtan gelen duyarlılığı yakalayabilir mi?

Hüseyin Akın: Şimdi “ben ateistim” diyen kişi tanıyabildiği kadarıyla kendini tanımlamıştır. Aslında içinde henüz tanıyamadığı bir saha da vardır. Fıtratından birtakım şeyleri muhafaza ediyordur. Hiçbir insan (istediği kadar uğraşsın) fıtratını kendi elleriyle boğamaz. Fıtrat onda baki kalabilir. Birtakım istifhamlarla, hayatın karanlık bir köşesine çekilerek, buna ateizm diyebilir; ama asıl itibariyle değiştiremediği bir kimliği vardır. Şairler o açıdan kendilerini nitelediklerinden çok farklı şeyleri şiirlerinde söyleyebilirler. Çünkü şiir yalan söylemez. Yalansa sırıtır zaten. Şiir insanlığın belki de en büyük itirafıdır. Şimdi mesela ben “Zaman Alevi” şiirinde, saman alevinden yola çıkarak zamanın kısalığına değinmişim. Cemal Süreya ise “Yoksuluz gecelerimiz kısa / Dört nala sevişmek lâzım” derken, fanilik duygusunun insanı kahreden tarafını telafi etmek çabasındadır. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever İslâmi anlamda metafizik sahaya giremeyip, dar bir çerçevede kaldıklarından dolayı şiirlerindeki bu yakınmalar bir tıkanıklığa dönüşür. Müslüman şairin zaman karşısındaki şikâyeti bir süre sonra sükûnete dönüşebilir. Çünkü zamanı, hayatı ve ölüm sonrasını çözmüştür. Cahit Sıtkı’nın ölümle ilgili şiirlerine bakın, bir de Necip Fazıl’ın aynı temadaki şiirlerine bakın; ikisi birbirinden çok farklıdır. Necip Fazıl hayata nasıl bakıyorsa ölüme de öyle bakar. Ölüme bakış açısından Müslüman ve ateist şair yola beraber çıksalar da sonuçta yolları ayrılır.

Seyfullah Birbilen: Hüseyin Akın’ın kendi şiiri nereye ve kimlere yakın duruyor? Siz hangi şairlerin, şiir akımlarının tesiri altında kaldınız? Yoksa tek tek şairlerin farklı şiirlerinden mi etkilendiniz?

Hüseyin Akın: Hayatın hızı içinde insan kimden ne derece nasıl etkilendiğini bilemez. Birçok insan onu etkiler, o da birçoğunu etkileyebilir. Bunu tam tespit edemeyebilir. Böyle bir etkileşim olsa da benim şiirle hemhal oluşumun başlangıcında Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi vardır.

Seyfullah Birbilen: Geleneksel şiir metinleri bunlar, bu ilginç!

Hüseyin Akın: Evet, bu da anne babamın evde sürekli bu kitapları okumalarından ileri geliyor. İçimde uyuyan şiir devini uyandırdılar. Birçoğunun anlamını bilmediğim o kelimeleri okuduğum zaman çok derinliklere inmeme vesile oluyordu. Âdeta o mısraları içimde ısıtıyordum. Birçoğunun anlamını bilmediğim mısralar sonraları okulda, dışarıda bana kılavuzluk etmeye başladılar. İlerleyen zamanlarda Mehmet Âkif’in Safahat’ını, Necip Fazıl’ın Çile’sini âdeta yutmuştum. Bunlar doğal seyriyle gelişiyor, kimse alıp okutmuyor. Manevi yönü olan şairlerle bu serüvene atılmama tabi fiziksel çevre etki etmiş olabilir.

Seyfullah Birbilen: Geleneksel İslâmi edebiyat olarak bilinen divan edebiyatını bir kenara bırakırsak neden, bizde Cumhuriyet’ten sonra sanat eserlerinde bir kısırlık görüldü, özellikle neden romancı yetiştiremedik? Son zamanlara kadar hikâyede de durum iç açıcı değil.

Hüseyin Akın: Roman ile şiiri aynı zaviyelerde değerlendirmemek lâzım. Şair yetişmedi demeyelim; ama şiire yaklaşım bakımından bir başka cepheye göre bizim biraz daha durağan olduğumuz bir gerçektir. Bunun bir sebebi, referanslarımızdaki şiirle ilgili terbiyevi hükümlerin yanlış algılanmasıdır.

Seyfullah Birbilen: Ne demek o?

Hüseyin Akın: Örneğin, Şuara suresindeki ayet Bektaşi usulünce algılanarak belli bir parçası ile hüküm yürütülmeye kalkılmıştır. Ayet “Şeytanların kime indiğini sana haber vereyim mi” diye başlıyor. Bir müddet devam ettikten sonra “Şairlere gelince” diyor. Burada sadece şairler konu edilmiyor. Şairlerle ilgili bölümde de müstesna sigası olmasına rağmen bazı çevrelerce, burası göz önüne fazla alınmayarak, şairlerin tümden abesle iştigal ettikleri gibi bir anlayışa gidilmiştir. Temkinlilik adına çok önemli bu şiirsel yönümüz ya dinî metinlere ya da halk edebiyatına manilerle yansımış ancak pek profesyonelce uğraşılmamıştır. Bu önemli bir etkendir. Buna paralel olarak yine vahyi duyarlılık, hayatı algılayış yönünden bir başka şeye ihtiyaç duyulmaksızın yeterli olduğu, sanki şiir ona bir alternatifmiş gibi, bir tepki oluştu. Şiiri vahyin önüne koyma gibi vehimler oluşturuldu. Elbette ki sanat hiçbir zaman din hâline dönüştürülmemelidir. Nihayetinde sanat sana bir doktrin aşılamaz. İnsanda var olanı daha derinden duyumsamasını sağlar. Söz sahibi olmanın, vahye göz kırpmak olacağı gibi algılayışın şiire getirdiği bir olumsuzluk vardır.

Seyfullah Birbilen: Hikâye ve roman neden yok?

Hüseyin Akın: Romanda ise şu söylenebilir, Müslüman bir prototip olarak romana geçirebilecek yirmi dört saatlik bir model ve tip çizilmiş değil. Çizilmemiş afaki bir hayatı romana nasıl uyarlayacaksınız?

Seyfullah Birbilen: Müslüman toplumun kapalı bir toplum olmasından mı ileri gelir demek istiyorsanız?

Hüseyin Akın: Hayır. Çarpıklıkları, anormallikleri yazabilirsiniz. Ama o sizin romanınız olmaz. Müslümanların romanı derken aile yapısı, şehir anlayışı, çevre yapısı, tüm hayatı algılayış tarzı o romanın dış malzemesini örmelidir. Biz bu malzemeye sahip değiliz. Müslüman toplumun örgüsü, romana uyarlanabilecek bir örgü değil. Romanı okuyan birisi bu Müslüman toplumu çizmiş diyemez. Siz hangi romanda kendinizi görebiliyorsunuz. Kur’an’ın çizdiği bir model var. Çevre hayatından aile ilişkilerine kadar bir toplumsal örgü var. Fakat pratikte biz numunesini ortaya koyamadığımız için romanı da kurgulanamıyor. Zaten roman bünye itibariyle bize ait değildir. Böyle olması onu almamızı mı gerektirir? Hayır.

Seyfullah Birbilen: Romanda, yazarın bir kahraman ve çevresini var ederek tamamen ona kendisinin yön vermesine, hayatını belirlemesinden kaynaklanan nedenlerle dinî açıdan sakıncalı bulunması bu kısırlıkta etkili olmuştur denilebilir mi?

Hüseyin Akın: Geçmiş zamanlar içinde romana temkinli yaklaşımların sebeplerinden biri bu olabilir, ancak günümüzde bu artık geçerliğini yitirmiş bir yaklaşım. Zira kurgusal dünyayı göz ardı etmemek lâzım. Bu yalan bir dünya değil. Şiir de böyledir. Kurgusaldır. Siz imgesel bir dünyadan birtakım hazineleri devşiriyorsunuz. Nesnel dünya var. Bir de imgesel dünya var. Yaşamak illa dış dünyada gerçekleşmez, içimizde yaşattığımız bir dünya vardır.

Seyfullah Birbilen: Siz 80 sonrası İslâmcı şiiri, bu akım şiirlerinden biri olarak nasıl görüyorsunuz? Bu dönemde İslâmcı şiir bir patlama yaptı. Bunu seçkin bir şiir dünyası olarak nitelemek mümkün mü yoksa yaşanan bir şiir enflasyonu mu?

Hüseyin Akın: 80 sonrasında konjonktürün etkisiyle belki, daha önce olmadığı kadar bir aktivitenin olduğunu gördük. Bu günümüzde de artarak devam etmektedir. Elbette ki olumlu bir şeydir. En azından insanlar ruh dünyasının ihmal edilmeyecek denli önemli olduğunu fark etmişlerdi. İnsanlar katı ideolojik akımlardan hissiyat yönüne doğru daima yönelmeye meyillidirler. Hâli hazırda edebiyat penceresinden bakarsak sol kesim karşısında komplekse kapılmayacak derecede şair yetiştirdiğimiz görülüyor.

Seyfullah Birbilen: Peki, neden sizin sesiniz çıkmıyor da son yıllarda iyiden iyiye tükenen sol tandanslı şiir hâlâ vitrinde?

Hüseyin Akın: Elbette ki her türlü teknik ve moral imkânlara sahipler. Müslümanlar en güzel orijinal eserler de ortaya koysalar karşı cenah bunu kamufle etmeye devam ediyor. Bu sadece edebiyata has bir durum değil. Bilimde, sosyal hayatta, her şeyde böyle; fakat biz kendimizi onlara göre uyarlarsak hiçbir mesafe kat edemeyiz. Eziklik psikolojisini fazla tatmamış olmanın getirdiği bir dinamizm var solda. Buna rağmen kendilerini tekrar etmekten kurtulmuş değiller.

Seyfullah Birbilen: Solda bir tıkanma varken, 80 sonrasında sağ kesim şiirlerinde olumlu anlamda kanallar açtılar diyebilir miyiz?

Hüseyin Akın: İster adına sol deyin, ister jakoben statükonun sanatı deyin, bir yerde tıkanacaktır. Çünkü temsil ettikleri ideoloji hudutları bellidir. Bir şair hudutları belli bir ideolojiyle besleniyorsa tabi ki tıkanacaktır. Metafizik yokluğudur bu. Profan dünya görüşü sanata taze kan aşılamaktan yoksun.

Seyfullah Birbilen: 80’li yıllar İslâmcı şiirine dönseniz?

Hüseyin Akın: Evet, Mavera ve Aylık Dergi’den bu yana devam eden bir çizgi var. Yönelişler ve Kayıtlar var. Kardelen, Özülke, Düşçınarı çizgisi var. Bu dergilerin yetiştirmiş olduğu şairlerin büyük bir kısmı hâlâ yazma serüvenine devam ediyorlar. Biz Kardelen, Özülke ve Düşçınarı çizgisi olarak orta yerdeyiz. Nurettin Durman’la yaptığınız söyleşide ifade edildiği gibi ben de bu sözü yineliyor ve “orta yerdeyiz” diyorum. Aşınma, yıpranma, yeis yok.

Seyfullah Birbilen: Edebiyattaki “alan kirlenmesi” diye ifade edilen bölünmeye nasıl bakıyorsunuz? Birtakım çevreler kerametleri kendilerinden menkul bir biçimde buldukları icazetle başka edebi çevreleri yok sayıyorlar. Bu çifte standart, kayırmacılık, edebiyatı kirletmiyor mu?

Hüseyin Akın: Yıllar önce Süleyman Çelik sizin sözünü ettiğiniz alan kirlenmesi konusunda bir yazı yazdı. Yine Cevat Akkanat bu konuya değindi. Başka yazılar da yazıldı. Şikâyet konusu olan bir durum söz konusu. Bu doğru. Öyle ise bu durum nereden kaynaklanıyor? Birinci sebebi sanatçı karakteri diyebiliriz. Sanatçı karakteri, hangi dünya görüşünden olursa olsun birtakım kapris, kompleks ve kıskançlıklardan kendini alamaz. Bunun savaşımını verir. Belli bir dereceye kadar belki bu yadırganmayabilir. Neticede şair bir başkasının ürünüyle kendisini mukayese etmek sureti ile ileriye gitme çabasındadır. Ama kendisinin çok iyi olduğu, başkasının hep kötü olduğu düşüncesi onu dumura uğratacaktır. Burada tavırların marazi bir hâl almaması gerekir. Belki tek dünyalı şairlerde bu ego ve kapris bir ölçüye kadar normal karşılanabilir; ama metafizik duyarlıktaki şairlerin sanatçılıklarından kaynaklanan maraziliklerini ehlileştirmeleri gerekir. Birtakım kavgalar, birbirini yok saymalar, şairlerin atışmaları alan kirlenmesini hızlandıran şeylerdir.

Seyfullah Birbilen: Kendilerini edebiyatın merkezi sayarak, kendi çevreleri dışındaki sanatkâr çevreleri, örneğin bir antoloji hazırlansa zikredilmeye dahi gerek görmeyecek biçimde tutum sergileyenleri nasıl değerlendirmek lâzım? Sizce edebiyatın belirleyici kalite kontrol merkezi ne veya neresi olmalıdır?

Hüseyin Akın: Aslında bu değerlendirmelerin fazla bir önemi yok. Netice itibariyle sanatta kararı verecek unsur “kalıcı olmak” noktasıdır. Bir edebi eser müessiriyetini gelecekte de devam ettirebiliyorsa “İşte ben varım!” diyordur zaten. Herhangi bir antolojide, yıllıkta olmuş olmamış çok anlam ifade etmez. Dergileri karıştırın, iddialı iddialı yazan bir yığın şair yazar göreceksiniz. Sonra diyeceksiniz ki “Bu şairler şimdi nerede?” Yani bir anlık hevesle yazmak başka bir şey; yazmayı, sanatı bir tutkuya dönüştürüp yaşam tarzı hâline getirerek onunla et kemik olmak başka bir şeydir. Onun için siz bırakmak isteseniz de şiir sizi bırakmıyorsa, siz şiirin size çizmiş olduğu o mecra üzerine gideceksinizdir.

Seyfullah Birbilen: Son olarak, iki şiir kitabı yayımlamış bir şair olarak Hüseyin Akın’ın şiirinde, hayatı ne ölçüde var? Yoksa halktan ve hayattan kopuk fildişi kulenizde entelce sözler mi söylüyorsunuz?

Hüseyin Akın: Siz yazdıklarımı çok yakından incelemiş biri olarak şiirlerimin hayatın ne kadar içinde olduğunu takdir ediyorsunuzdur. Hayatın dışında olması yapay olması demektir. Yani zoraki acılardır. Acımayan yerlerimizden şikâyet etmek sizin de ifade ettiğiniz gibi fildişi kulelerden telkinlerde bulunmak olur. Söylediğim gibi; şiir şairin bir insan olarak en samimi itirafıdır. Şiir ve şair yalan söylemez. Her ne kadar Fuzuli “şair sözü elbette yalandır” diyorsa da bunu başkaca yorumlamak lâzım gelir. Burada vefasızlıktan dem vurulmaktadır. Şair itirafını şiir olarak ortaya koyuyorsa ve bu gerçekten şiirse, yalan söylemesi mümkün değildir.

Bütün söyleşiler