HÜSEYİN AKIN’LA ŞİİR ÜZERİNE
GörüşmeciGülenaz Akyol
KaynakPencere, sayı 1, 1999
Yıl1999
Sayfa42–49
Gülenaz Akyol: Bize önce kendinizden ve şiir serüveninizden bahsedebilir misiniz?
Hüseyin Akın: 1965 Sinop Türkeli doğumluyum. 1989’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldum. Hayatım boyunca bütün uğraşım doğru olanda güzeli arama ve güzel olanda doğruyu bulmak oldu. Ne kadar 15-18 yaşlarındaki gençlere bir şeyler öğretmek gibi bir görevim varsa da aslen kendimi bu hayatın en müdavim öğrencisi olarak görüyorum. Şiir serüvenim şuur serüvenimle eşdeğer bir süreçte gelişti. Dışımdaki her şeye şuur tonunda yaklaştığım ilk günden bu yana şiirle de ünsiyetim devam edegelmiştir. Bunu bir iddia olarak değil, bilakis bir zafiyete işaret etmek için söylüyorum. Zira hayat karşısında mukavemetsizliğini ve acziyetini daha ilk gençlik yıllarında idrak etmiş birisi olarak görüyorum kendimi. Bunun için de hep yeni bir dil aramışımdır kendime. Bu dil de şiir dili olmuştur.
Gülenaz Akyol: Kuran-ı Kerim’in Şuara suresi 224-226’da yer alan ayetler Muhammed İkbal’in “Yüksek şiir, felsefe ve din hakikati aramanın üç ayrı yoludur” sözleri ile Platon’un “Şairler sanat uğruna hakikati saptırır” sözleri bağlamında şiir ve şair tanımı yapar mısınız?
Hüseyin Akın: Önce Şuara suresindeki söz konusu ayetleri iyi anlayıp tahlil etmek gerekir. Bu ayetlerin indiği dönemlerde şairin konumunu bilmeden yapacağımız her yorum ifratla tefrit arasında gidip gelecektir. Bu ayetlerde genel anlamda şairlere karşı ilahi bir tavır yoktur. Sadece olumsuzlanan bir güruh vardır. Ne var ki şairlerin bahsedilen bu olumsuz güruha düşme riski de ima edilerek, dolaylı bir şekilde uyarıldıklarını da çıkarabiliriz. Ayet, istisnaları özellikle belirterek zihinsel karışıklığı peşinen önlemiştir zaten: “Şairlere gelince onlara da azgınlar uyar. Görmüyor musun onları -nasıl- her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar? Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Ancak inananlar, iyi işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve kendilerine zulmedildikten sonra -rakiplerineüstün gelmeye çalışanlar böyle değildir” buyrulmaktadır. Şairlikle sahirliğin iç içe geçtiği cahiliye toplumunda şiirin işlevi ile modern dünyadaki şiirin işlevini aynı paralelde düşünmek doğru olmaz. Platon’un şiir ve şairlere dair görüşlerine gelince, Platon’un bu düşünceleri reel değil “ideal bir devlet” için geçerlidir. Sanatın, “Akıllıca işi, erden kısa kaçış yolları aramak” olduğu tanımına katılırsak şayet devlet yönetimi gibi akıl ve mantık kıstaslarına sıkı sıkıya bağlı bir sahada şairlere mesafeli yaklaşılması normaldir. Bu bağlamda şiir ve şaire dair genel geçer bir tanım yapmak öyle kolay bir şey olmasa gerek. Herkesin yaptığı tanım kendi bakış açısını yansıtır sadece. Bu bakımdan, neyin şiir olmadığı anlaşılırsa şiir de ortaya çıkar. İlla bir tanım yapmamız icap ederse, “şiir, derinde ve derundaki, kafa dili ile anlatılamayanı yürek dili ile anlatılır hâle getirme sanatıdır’’ diyebiliriz. Şair de bu anlamda derindeki anlamı bir çilingir edasıyla açıp ortaya çıkaran kişidir.
Gülenaz Akyol: Şiirinizde mesaj kaygısı taşımadığınızı görüyoruz. Duygularınızı, özlemlerinizi, hasretlerinizi anlatıyorsunuz. Şiirin eğitsel anlamda topluma mesaj ve yön vermede etkili olması gerekmez mi?
Hüseyin Akın: Şiiri kullanarak ne bir yargıya varılabilir ne de toplum hizaya getirilebilir. Bu tür hedefleri şiirin bünyesi kaldırmaz. Şiir belki işaret eder; ama hiçbir zaman muhatabını belli bir yere ve istikamete taşımaz. Konuşma dili ve nesir dili, hatta tavırlara yansıyan dil tebliğ ve irşat dilidir. Ne kadar çok kelimeden arınırsanız o derece şiire yaklaşmış olursunuz. Şiir sessizlik ikliminden devşirildiği gibi yine aynı sessizlik iklimine avdet eder. Oysa nesir dili günübirlik bir dil olarak, azami ölçüde kelimeye ihtiyaç duyar; çünkü bir sorunsalı giderme kaygısı taşır.
Gülenaz Akyol: Türk şiirine tarihsel olarak baktığımızda Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere dönemlere ve gruplara ayrıldığını görüyoruz. Bu grupları etkileyen akımların varlığı da söz konusu. Yakın tarihimizde ve günümüzde de bu tür akım ve gruplardan söz edilebilir mi?
Hüseyin Akın: Cumhuriyet’in kuruluşundan Garip hareketinin ortaya çıktığı 1941 yılına kadar olan süreçte Türk şiirinin gündemi, büyük ölçüde, Cumhuriyet öncesinden gelen şairler ve onların şiir anlayışları tarafından belirlenmiştir. Bu yılların şiir anlayışı ve zevki, yine büyük ölçüde hececi şiirin egemenliği altındadır. Tematik ve imgesel yapıda, bu kuşağın geliştirdiği romantik ve klişe söyleyişler sürdürülmüştür. Şiir, özellikle Beş Hececiler olarak bilinen Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in kurup yerleştirdiği “manzumecilik” çerçevesinde kabul görmüştür. Diğer yandan, Cumhuriyet öncesi aruz geleneğini yeni dönemde de devam ettiren Ahmet Hâşim ve Yahya Kemal dönemlerinin kuşaklarını etkileyen iki isimdir. 1941- 1950 arası Türkiye’nin içerisinde bulunduğu konjonktüre dayalı olarak Garip şiirde Garip hareketine tanık oluyoruz. 1950 sonrası yine Garip hareketine tepkisiyle öne çıkan Hisarcılar, Atilla İlhan’ın da içerisinde bulunduğu Mavi hareketi ve konuşma dilinden ayrılma, tematik ve figüratif yapıda halktan uzaklaşma, sözdiziminde deformasyon gibi özelliklere sahip İkinci Yeni hareketi gelmektedir. 80 öncesi ve 80 sonrası şiir diye herkesin nerdeyse kanıksar hâle geldiği bir dönemden bahsetmek mümkün, 80 öncesi şiirin belirgin militanik ve hamasi özelliğine karşın 80 sonrası özellikle İslâmi cenahta hayatı kucaklayan, daha bütüncül şiirler ortaya konulmuştur. Şiir büsbütün gelenekten bağımsız ilerleyen bir sanat dalı olmadığına göre günümüzdeki şairlerde de kendilerinden öncekilerin izini takip eden ya da öykünen örneklere tabiatıyla rastlayabiliyoruz
Gülenaz Akyol: Son dönem Müslüman şairlerin şiirlerine baktığımızda şeklî ve fikrî serbestliğin ön plana çıktığını görüyoruz. Müslüman şairlerde modern şiir etkisinden söz edebilir miyiz?
Hüseyin Akın: Her dönemin şairleri kendi çağlarının yaşayan dili ile hitap etmişlerdir. Yüzyıl önceki şairlerin tarzı da kendi modern koşulları sayılır. Şimdi kalkıp aruz vezni ile ya da klâsik dille şiir adına bir şeyler söylemeye kalksak ortaya koyduğumuz şeyin tesiri ne kadar olabilir, takdir edersiniz. Bu sadece “Müslüman şairler” dediğimiz belli bir cenah için geçerli bir şey değil, bütün dünya görüşlerini kucaklayan bir realitedir. “Serbest şiir” derken, hiçbir kayıt ve kurala dayanmayan şiir akla gelmemelidir. İçerikle formun iç içe geçtiği, muhtevanın forma kendi özellik ve karakterini yansıttığı bir şiir tarzından bahsediyoruz.
Gülenaz Akyol: Bazı şairlerin şiirlerinde sadece şairin ya da şairi çok yakından tanıyanların anlamlandırabileceği kelimelere rastlıyoruz. Nuyageva, Tamara, Asuman, Hümeyra gibi. Toplumun bu şiirleri anlama noktasında zorlanacağı malumdur. Sizce şairin anlaşılmak gibi bir kaygısı olmalı değil midir?
Hüseyin Akın: Şairin anlatmak istediği ile okuyucunun anladığı ya da anlamak istediği aynı noktada çakışmayabilir. Böyle bir şeyi beklemek de beyhudedir. Zira hiçbir şiir bize böyle bir şeyi vadederek var olmuş değildir. Şair anlatmak istediğinin kaçta kaçını anlatabilmeye muktedir olabiliyor ki okuyucu onu külliyen anlayabilsin. Bu gereksiz ve boş bir çabadır. Kişi okuduğu şiirde kendine dair bir şeyler buluyorsa bu durumu “anlamak” olarak isimlendirir. Aslen, bu bir yakınlaşma ve duygu akrabalığıdır. Şairlerin kimi zaman kullandıkları özel isimlere gelince, hiç şüphesiz şairin hayatında bir şekilde karşılığı olan şeylerdir bunlar. Okuyucuyu bu kelimelerin aktüel yanı fazla ilgilendirmemeli ve okuyucu şiirdeki herhangi bir kelimeye, imgeye ve simgeye merak saikiyle yaklaşmamalıdır. Zira bu denli bir tecessüs şiirsel değil, problem çözmeye yönelik olup zihinseldir.
Gülenaz Akyol: Zaman zaman şairlerin toplumda ön plana çıktığını görüyoruz. Bazı zamanlarda ise gereken ilgiyi bile görmediklerini müşahede ediyoruz. Bu durumun toplumun fikrî, kültürel veya siyasi yapısındaki değişikliklerle alâkası var mıdır? Örneğin İbrahim Sadri’nin bir anda yükselişini şiirin itibar görmesi olarak yorumlayabilir miyiz?
Hüseyin Akın: Şiirin arz talep dengesi her dönemde arzu edilenin çok altında seyretmiştir. Gerek egemen güçlerin, gerekse hayatı tecimsel üslûpla yorumlayanların şiirle hep sorunu olagelmiştir. Şiir piyasa değeri olmadığı için kitlelerin iltifatı haricindedir. Ülkemizde satılan şiir kitaplarının sayısı ortaya çıktığında şiire verilen değer de anlaşılır. Toplumdaki değer aşınmalarıyla orantılı olarak elbette şiire teveccüh de o denli azalmaktadır. Şiirin yerini bugün bir çeşit kaçışı temin eden çok sesli müzik almıştır. İnsanların uzun boylu düşünmeye ve gönül yordamıyla hareket etmeye ne halleri ne de zamanları kalmamıştır. İbrahim Sadri’nin yükselişi (?) gibi gözüken ise şiirin irtifa kaybından başka bir şey değildir. İbrahim Sadri’nin okuduğu metinler gerçek anlamda şiirler olsaydı acaba aynı yanıtı alabilir miydi, hiç zannetmiyorum.
Gülenaz Akyol: Sizi şiir yazmaya yönelten etkenler nelerdir? Şiirinizi ilk hâliyle bırakırmışsınız, işçilik yapar mısınız?
Hüseyin Akın: Daha önce belirttiğim gibi, beni şiir yazmaya yönelten en büyük etken hayatı anlamlandırmak ve kendimi anlaşılır kılmak isteğidir. “Şiir için gözyaşı derler, onu bilmem, yalnız / Aczimin giryesidir bence bütün âsarım” diyen Mehmet Âkif’e katılıyorum. Ne yazıyorsam şiir adına aczimi dillendirmekten başka bir şey değildir. İkinci bir dil peşindeyim. Bunun yolu başka bir sanat ya da etkinlik de olabilirdi, lâkin ben kendimi küçük yaşlardan beri bu macerada buldum. Annemin ve babamın her akşam Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi’den okudukları şiirler hâlâ hafızamdaki tazeliğini korumaktadır. Şairin en büyük arşivi çocukluktur. Benim şiirimde de bu arşivin izleri vardır. Şiiri insanoğlunun en sahici, en harbi itirafı olarak görüyorum. Kafa dili yalan söylemeye temayüllü iken yürek dili yalana müsait değildir. O bakımdan en samimi itirafları şiirde bulabiliriz. Şairin tarihi de şiirinde saklıdır. Benim ilk şiirlerim bir celsede yazılan, bir oturuş şiirleridir. İlk kitabım Sevmek, Karanfil ve Kiraz’da bunu yakinen görebiliriz. Mekânın ve zamanın birbirinden kopuşuyla imgesel yoğunluğun dağılacağı endişesi taşıdım hep. Bu yüzden saat kaç olursa olsun şiiri bitirmeden kalkmazdım. Onun için muhkem ve sakin bir mekân seçerdim kendime. İkinci kitabım Ay Tanığım Olsun’daki şiirler de kısmen bu özelliktedir. Fakat bir seneyi aşkındır yeni bir tarz geliştirerek yazdığım şiirler tamamlanması geniş bir zamana yayılan, işçilik mahsulü şiirlerdir. Bu şekilde gideceğini sanıyorum.
Gülenaz Akyol: Şiirde anlaşılma şart mıdır? Şairin anlaşılacağım diye bir kaygısı olabilir mi veya okuyucu şiiri okurken kendini zorlamalı mıdır?
Hüseyin Akın: Şiir için bir imgesel gerçeklikten bahsedebiliriz. Sathi nesnel gerçekliğin çok üzerinde bir anlama nüfuz etmek suretiyle şiirle kontak kurmak mümkündür. Şair kendini karşısındakine uyarlamak gibi yapay bir durum içerisine girmez. Ne ise odur. Okuyucu farklı zaman ve farklı mekânlarda bile aynı şiirden farklı anlamlar ve çeşniler edinebilir. Hiçbir şiir bir tek anlama indirgenemez. Okuyucu kendini şiirin doğal akışına bırakmalıdır. Bir problem çözme edasıyla zihnini zorlayarak şiire yaklaşmamalıdır.
Gülenaz Akyol: Okuyucunun şairi seçmesi, şairin okuyucu kitlesini seçmesi konusunda ne diyorsunuz?
Hüseyin Akın: Hiçbir şair okuyucu kitlesini göz önünde bulundurarak şiir yazmaz. Yazıyorsa kendini aldatıyordur. Okuyucu belirlenmiş bir kişi ya da kitle değildir. Okuyucu bazı şairleri kendi iç sesine yakın ve uyumlu bulabilir. Frekans uyuşması gibi bir şeydir bu.
Gülenaz Akyol: Günümüzde şiir yazmanın yanı sıra güzel ve etkili şiir okuma da ön plana çıkıyor. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
Hüseyin Akın: Bana kalırsa şiir, içe doğru okunan bir şeydir. Şiirin yüksek sesle kitlelerin huzurunda okunması müzikaliteyi öne çıkarıcı bir etkiye sahip. Oysa şiir okunurken belli istasyonlarda durulması icap eden bir sanat dalı. Bununla birlikte, şiirin yazılan bir şey olarak değil, söylenen bir şey olarak hayatın içerisine birazcık daha sokulması arzu olunur bir şeydir.
Gülenaz Akyol: Siyasi erkle şiir arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Hüseyin Akın: Şiir okuduğu için mahkûm olup hapis yatan insanların bulunduğu bir ülkede yöneticilerin dün olduğu gibi bugün de şiirin muharrik etkisinden korktuğunu söyleyebiliriz. Cemal Süreya’nın dediği gibi, “Her düzen, her yeni devrim işe sanatı, özellikle de şiiri lanetlemekle başlamıştır. Yeni düzen zaferi kazandıktan, yerine oturmaya başladıktan sonra kendi mantığının kuralları uyarınca amansız bir şekilde aforoz edeceği, darağacına yollayacağı ilk adam olarak şairi seçiyor.” Cemal Süreya Şapkam Dolu Çiçekle isimli kitabında bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Yıkıcıdır şiir! Gayr-i meşrudur. Temizleyicidir, sürekli bir ihtilaldir. Gerçekten de şiir uyarıcı bir etkiye sahip olması hasebiyle, kitleleri avutup uyutarak zaman kazanmaya çalışan toplum mühendislerinin hep kuşkulu yaklaşımına muhatap olmuştur.”
Gülenaz Akyol: Toplumsal mücadele, siyaset ve sanat ilişkisi hakkında ne diyorsunuz?
Hüseyin Akın: Sanat ne cami minberidir ne de siyaset kürsüsü. Şiiri kullanarak topluma dinî ya da siyasi mesaj vermek mümkün değildir. Ya şiirinizden taviz vermeniz gerekecek ya da tebliğ ettiğiniz hakikatten ve savunduğunuz fikirden. Şairin şiirini şekillendiren onun iç gündemidir. Şairin içindeki atmosferle dışındaki hava birbirinden büsbütün farklı olabilir. Ne var ki dışında olup bitenlerin şairin iç dünyasına -asli gündemine- tesir edebileceği de bir vakıadır. Duyarlık şairden sızan bir şeydir. Elbette ki ortaya koyduğu eserden şairin hassasiyetini de yakalarız. Ama bu empoze ve angaje şeklinde değildir. Toplumsal mücadelede şairin mükellefiyeti vardır, şiirin değil.
Gülenaz Akyol: Zaman zaman Türk şiirinin yabancı şairlerden veya akımlardan etkilendiğini görüyoruz. Günümüz için böyle bir etkilenmeden bahsedebilir miyiz?
Hüseyin Akın: Sanatın evrensel olduğunu düşünürsek bu tür etkileşimlerin normal olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, “yabancı şairler” ifadesi de pek uygun değil. Şairler Özülke’nin insanlarıdır. Hangi ülkeden ve dilden olurlarsa olsunlar aynı ortak şarkıyı söylediklerinden “yabancı” ifadesi pek şık durmuyor. Sadece hudutlarımız dışındaki şairler değil, yerli şairlerin de birbirinden etkilendikleri görülür bir durumdur. Aynı çağda yaşayanların müşterek duyuşlarını yansıtır.
Gülenaz Akyol: Şiir bağlamında sanat araç mı amaç mıdır?
Hüseyin Akın: Allah’a kulluğun ötesinde hiçbir şey amaç değildir. Her şey O’na doğru yürüyüp bir yerde buluşan araçların yeryüzüne dağılmış hâlinden ibarettir. Nuri Pakdil’in deyişiyle “Tanrıya ulaşan yolu tıkayan tüm engelleri kaldırmak” hedefi taşır. Tabi bunu yaparken ne düalizme ne de laisizme sapar. Müslüman sanatçı fıtratın izindedir ve fıtrat hakikatin içerisinde uyuyan güzelliktir.