HÜSEYİN AKIN’LA SÖYLEŞİ
GörüşmeciCümle
KaynakCümle, sayı 3, Mart 2002
Yıl2002
Sayfa50–57
Cümle: Biz Hüseyin Akın’ı tanıyoruz: Sinop doğumlu, tahsilini İstanbul’da görmüş, çeşitli dergilerde yazılar yazmış; şiirleri, poetik yazıları var. Peki, siz kendinizi başka bir insan olarak düşündüğünüzde, Hüseyin Akın’ı nasıl ifade edersiniz?
Hüseyin Akın: İnsan kendisini iki türlü tanımlayabilir. Bunlardan birincisi; kendinden dışarıya doğru daireler çizerek, ikincisi de kendinden içeriye doğru inerek olur. Kendimden dışa doğru daireler çizerek kendimi tanımlarsam: İstanbul’da yaşıyorum, öğretmenlik yapıyorum. İçeriye doğru daireler çizersek, hayat konusunda, hayatın her türlü karmaşası, sosyal hayat ve bu hayatın içinde olup biteni kendi içimde birtakım tahlillere tâbi tutarak yorumlamaya çalışan ve en önemlisi hayatta bir anlam ve anlatım tıkanıklığını fark ettiğimden dolayı, bunların bir şekilde mücadelesini yapmaya çalışan bir insanım. Yaklaşık 14-15 yaşımdan beri şiirle ilgileniyorum. Bu, lise yıllarımda daha çok edebiyat ortamında bulunmak şeklinde, yazdıklarımızı paylaşmak şeklinde cereyan etti. Fakülte sıralarında dergilerle tanıştık: İkindi Yazıları dergisi ve fakülte bittikten sonra Özülke dergisini kurduk, 1991-1992 yılları arasında. Sonra Kardelen dergisinin kurucuları arasında yer aldım. Bu dergi yaklaşık üç yıl devam etti. Akabinde Endülüs dergisini kurduk. Düşçınarı geldi ve bu dergide de iki seneyi aşkın, şiir ve düzyazı yayımladık. Birçok dergide bulunduk; ama bizim daha çok kendimize ait gördüğümüz, yayın çizgisini benimsediğimiz dergiler, Kardelen ve onun uzantısı olan Düşçınarı dergisiydi. Şimdi de İbrahim Tenekeci’yle Kırklar dergisini çıkarmakla meşgulüz.
Cümle: Modern şiire yapılan en büyük eleştiri anlaşılır olmaması. Sizce anlaşılır olmak ya da olmamak neye karşılık gelir?
Hüseyin Akın: Bu gerilimi azaltma meselesidir. Çünkü yoğun imge kişilerde aynı zamanda gerilimin derinliğini ifade eder. Benim birinci ve ikinci kitaplarımda yoğun imge yoktur. Böyle art arda gelen imgeler tarzında birinci ve ikinci kitapta anlaşılır olmak peşinde koşmuşumdur. Aslında yazdıklarımızla birlikte poetikamız da oluşuyor. Yani şiirde gerçekte anlam gerekli midir, değil midir diye? Vardığımız nokta bakımından söyleyecek olursak şiirde nesnel anlamda anlamın çok da belirleyici olmadığını düşünüyorum. Toplumsal olmaktan ziyade bireyselliğe doğru dönme, yani birileri beni anlasınlardan ziyade ben kendimi bir şekilde anlatıyorum. Kendi kendimle konuşuyorum, zaten üçüncü kitabımın adı da bunun için Çöl Vaazları’dır. Çölde hiç kimse yok, kendi kendimizeyiz. Üçüncü kitabın bir nevi anlamı çok fazla belirleyici kılmamakla alâkalı bir durum. Anlamı belirleyici kılmamak derken sayıklama anlamına gelen bir şey değildir. Karmaşık olan bir şey ancak karmaşık bir şekilde ifade edilir. Her şey yalın, her şey anlaşılır olsa yazdıklarım da yalın ve anlaşılır hâle gelebilir. Gerek iç serüvenimiz, gerek dışarda gözlemlediğimiz dünya gittikçe karmaşıklaşıyor. Diyelim ki lise yıllarımız ve üniversite yıllarımızda daha anlaşılır bir dünya görüyorduk. Fakat yaşımız ilerledikçe her şey daha bir anlamsızlaşıyor. Daha ufki problemlerle karşılaşıyoruz. Böylelikle ontolojik ve varlıksal alana inmeye çalışıyoruz. Bütün bunlar şiir oluyor. Şiir kişinin nefesi gibi bir şeydir. Siz de şu an benim anlattıklarımdan çok azını anlayabilirsiniz. Yaşadığımız dünyada anlatma ve anlama sorunu var. Onun için bir dil geliştirmek istiyoruz. Bu dil de şiir dili. Bu bağlamda Mehmet Âkif Ersoy “Ağlarım anlatamam, hissederim söyleyemem / Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım” diye yaşanılan dünyayı ve hâli izah ediyor.
Cümle: Cidden bir anlatamama hâdisesi var. Nasıl anlatabilirsiniz?
Hüseyin Akın: Zaman geçtikçe bu anlatamama daha çok çoğalıyor. Anlayamama da bir o kadar çoğalıyor. Şuraya ulaşmak istiyorum şiirdeki anlam konusu da bu bağlamda ele alınmalıdır. Şair anlatamadığını bir şekilde anlayabildiği kadar belli bir ölçüde kâğıda yansıtıyor. Okuyucu eline aldığı zaman “ben bundan bir şey anlayamadım” diyor. Zaten şair de tam anlamıyla anlatabilmiş değildir mevzuyu. Şiirde bir de şu var. Herkes kendine düşen seviyede bir şeyler anlar. Ben şiir yazdığım zaman zaten anlatmak istediğimi tam olarak anlatamadım ki sen onu tam olarak anlayabilesin. Böyle bir durum yok. Böyle sürüp giden bir şey. Şiirde kendimi -okuyucu bazında söylüyorum- bulmakla alâkalı bir durum var. Siz şiir içerisinde bir şeyler buluyorsanız, içinizdeki taşlar yerinden oynuyorsa aaa ne kadar güzel bir şey dersiniz, ben şiiri çok sevdim dersiniz. Anlat bakalım dediğiniz zaman anlatamam dersiniz. Şair bunu tam anlamıyla anlatamamıştır. Her şey yarım kalır, her şey. Mesela Necip Fazıl’ın şöyle bir mısrası var: “Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var / Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.” Anlamak gibi bir şey yok, anlar gibi olmak var. Anlar gibi oluyoruz, o anlar gibi olduğumuz şeylere şair biraz daha yaklaşıyor. Aslında şiir içten dışa doğru akseden bir eylem aynı zamanda okuma tarzında da içe doğru olan bir eylemdir. Okuyucu olarak siz de ona tekabül eden bir şeyler varsa mutlu olursunuz. Bizim yürüyüşümüz bu şekilde devam ediyor.
Cümle: Şiiriniz bu bağlamda belli bir mesaj içeriyor mu? Tehdide mi, teklife mi yaslanıyorsunuz? Sebebini de söylerseniz...
Hüseyin Akın: Aslında mesaj diye bir şey yok. Mesela ağlayan bir insanın mesajı diye bir şey olmaz. Şiir bir itiraftır, sahici bir duygudur. Hissetmediğiniz şeyi yazamazsınız. Eğer yazmaya çalışırsanız bu şiir olmaz. İçselleştiremediğiniz bir duyguyu dışarıya yansıttığınız zaman oyun ya da şatafatlı bir söz oyunu olur. Bu açıdan şiirin mesaj verme hâdisesi, şiirin bünyesinin kaldırabileceği bir durum değildir, bu nesrin alanına girer. Yani ben, yalnızlığımı nesir diliyle anlatmak varken birtakım cümleleri dizeler hâline getirmek suretiyle yazdığım zaman bu nesir olmaktan çıkmıyor. Bu bir nesirdir. Şiir, sadece form değildir. Şiirin bir formu vardır; ama o form içerikle alâkalı bir durumdur. Şiir, insanda form ve içerikle birlikte oluşur. Form sonradan oluşmaz. Örneğin birinci dizede tek kelime, ikinci dizede bir cümle, üçüncü dizede iki kelime kullanabilirim. O duygu, benden kelimelere nasıl bürünmüşse o şekilde bir dışa vurum oluşturur.
Cümle: İstanbul’un sizin için önemli olduğunu biliyoruz. İstanbul sizde tarihî bir süreç olarak mı, duygusal açıdan mı yer buluyor?
Hüseyin Akın: Sevmek, Karanfil ve Kiraz’ın üçüncü bölümünde İstanbul’dan bir yere ne uzaklaşabiliyoruz ne de ona yaklaşabiliyoruz. Mesela, kitapta “İstanbul Benim Kadar” adlı bir şiir var. Herkesin İstanbul’u kendisi kadar. Biz İstanbul’u tam olarak yaşayamıyoruz. Bizim yaşadığımız İstanbul, içimizde, İstanbul bizi ne kadar kabul edebiliyorsa ve biz İstanbul’u içimize ne kadar sığdırabiliyorsak o kadar İstanbul var. Onun içerisinde bazen kendimizi gurbette hissediyoruz, “İstanbul Bana Gurbet” şiirinde olduğu gibi. “İstanbul’u Gözlerimde Taşıyorum” şiirini Erzurum’da yazmıştım örneğin. O zaman İstanbul, dışardan bakıldığında çok özlenen bir yer, kaçmak ve yaklaşmak istenen bir yerdir. İstanbul’un içinde bulunduğunuz zaman sıkıntı, modern hayatın yansımaları, varoşlar, sizi kabul etmeyen bir şehir hayatı içerisinde siz kendi yalnızlığınızı yaşıyorsunuzdur. İstanbul aslında bir şekilde teknolojinin sanayi medeniyetinin bir prototipidir. Bu şehir içerisinde, siz bir şair olarak tamamen İstanbul’un imkânlarından vareste bir şekilde kendi özgün dünyanızı ve yalnızlığınızı yaşıyorsunuz. Kitleler içinde yaşamıyorsunuz, aksine kalabalıklar içerisinde yalnız olduğunuzu hissediyorsunuz. Örneğin, “Ne Güzel İstanbul” şiirinde sanki çok İstanbul var. İşte ben, bugün güzel bir İstanbul yaşadım. Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistan’ı” adlı şiiri var. Bazen bizim için dünyanın en güzel İstanbul’u oluyor, bazen de en kötü İstanbul’u. “İstanbul Benim Kadar” derken benden bir şeyler var demektir. İkinci kitabımda “Şişli Maçka Arası Şiirler” diye bir şiir var. Ben İstanbul’un şehir hayatı içinde yaşamama rağmen, şehre sığmayan birisiyim, kendimi böyle görüyorum. Normalde Yahya Kemal’in ona bakış açısı gibi estetik bir yaklaşımım yok. “Şişli Maçka Arası Şiirler”e gelince, ben Nişantaşı’nda görev yapıyorum, Şişli’de başka bir işim var. Oraya giderken o plastik hayatı o profan, o içi boşaltılmış, yapış yapış ilişkiler falan filan, bu dış dünya İstanbul’u benim içimde değiştiriyor. O da bu şekilde çıktı.
Cümle: Bazı dergilerde, örneğin Kardelen’de yazdığınızı biliyoruz. Kırklar sizde ne gibi bir boşluğu doldurdu?
Hüseyin Akın: Kırklar bir ekip dergisi. Kadrosuna baktığımızda yaş ortalaması 23-24’tür, gençtir. Tabi ki bu gençlik yazım tarzı olarak da bir gençliktir. Mesela Hayrettin Orhanoğlu her iki anlamda da gençtir. Bir kişi yazdığı yazı ile ömür biçer aslında; okuyorsun, yetmiş beş yaşında diyorsun. Bir bakıyorsun 25 yaşında bir adam yazmış. Yazının da bir yaşı söz konusudur. Hüsrev Hatemi bizde yazar; ama onun yazıları yaşlı değildir, aslında yine genç ve dinamiktir. Kişilerin yaş durumu söz konusu ki genç, çağdaş, yerli olan duyarlılıkları dile getirmesi bakımından hakikaten genç bir dergi. Bu anlamda bir boşluk dolduruyor. Toplama ve devşirme bir kadrosu yok. İstesek telefon açarak, şuradan buradan ürün alırız dergiyi şişiririz. Ama biz istiyoruz ki bize benzeyen insanlarla, aynı duyarlılıkla, aynı çizgi üzerinde olan kişilerle ortaya çıkalım. Bunların güzelliklerini yansıtmaya çalışalım. Bu bakımdan bana nitelikli bir dergi yok mudur diye sorarsanız şayet: Yok. İsim vermek istemiyorum. Genelde dışarıda kalan kişiler var. Yerini bulamamış veya birileri tarafından sen bizim çizgimize uygun değilsin denilenler. Biz her ne kadar dergi çıkartıyor olsak da neticede bu işin asıl sürükleyicileri, içerisindeki kişilerdir. Biz sadece mutfağını hazırlıyoruz. Bu bakımdan, şu âna kadar bulunduğu nokta açısından derginin hakikaten bir boşluğu doldurduğunu da her geçen sayı ile mukayese ettiğimiz zaman görüyoruz. Bir kere dergiye yöneliş, derginin tirajı, gittikçe artan hacmi, yazılardaki nitelikler, yazıların yankıları, basın dünyası ve kültür sanat sayfalarından görülmektedir.
Cümle: Büyük bir çoğunluk Ece Ayhan, İsmet Özel, Sezai Karakoç’u önüne almış. Modern söylemin üzerine geçmiş yeni söylemlerden bahsedebilir misiniz? Diğer bir deyişle milenyum çağında yeni bir şiir söylemi doğmuş mudur, doğacak mıdır?
Hüseyin Akın: Aslında bu kişilerin ufkuna bağlı olan bir şey. Her şairin yorumu muhteviyatıyla birlikte doğurması lâzım: Formun taklit edilmemesi gerekir. İllaki on dörtlük, on ikilik hece değil onaltılık, on yedilik, on sekizlik... Neyse, kendini bir şekilde oluşturur. Şiir şairin nefesidir. Uzun soluklu bir şiir yazarsanız o, sizin içinizdeki dünyanın, söylemek istediklerinizin ne kadar derin olduğunu ifade eder. Bazen kesik kesik ağlayışlar gibi şeyler açığa çıkar. O da onun formudur. Modern dünya şiirleri tadımlık şiirlerdir. Bu nedir? Şunu ifade eder. Modern insanın çok lafa zamanı yok. O kendince bunu söyler. İçimde uzun nefesler biriktirmeye zamanım yok diyebiliriz. Ya da bu hayat içerisinde çok fazla dolmuştur, dış dünya içerisinde, modern dünya içerisinde... Onunki de uzun solukludur eser yönünden. Lirik, epik şiirler yazar, yüksek yerlerde söylenebilecek, nutuk tarzında yüksek sesle okunabilecek şiirler. Ama bizim şiirimiz öyle yüksek sesle okunabilecek şiir değildir. Kalkıp insanları heyecanlandıracak şekilde değil, kısık, içe doğru okunacak şiirlerdir. Modern şiir de budur aslında. Mesela Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk hakikaten modern şiirin klişe bir formunu ortaya koymuşlardır. Çağdaş şairler, yeni şairler diyebileceğimiz, onların peşinden gidenler de onları taklit etmekle yeni bir şey ortaya koyamadıkları için -belki içerik yönünden koymuşlardır- form olarak yeni bir sıçrayış yapamamışlardır. Esinlenme olabilir. Hatta bir dergiye bakıyorum da aynı şeyi yazmışız. Adam benim düz cümleyle söylediğimi devrik cümleyle söylemiş. Bu şaşılacak bir şey değil. Çünkü şairlerin hayata bakış açısından frekansları uyabilir. Mesela nesir tarzı şeklinde şiir söylersiniz. Söz dizimi açısından baktığınız zaman nesir gibidir. Zaten böyle bir form taassubu içerisine girmemek lâzımdır. Klâsik şiirin açmazı budur. Form içerisine girmektir. Biçim, içerimizden nasıl koparsa ona uygun formu kendiliğinden oluşur. Form ile içerik birliktedir. Zaten şiirin tadını kaçıran da formla içeriğin uyuşmazlığıdır. Müzikalite kendiliğinden oluşan bir şeydir. Şu kelimeyi alayım, bu kelime müzikaliteye uygundur düşüncesi yapay bir eylemdir. Zamana dayanıklı şiir demek, form ve içerik olarak birlikte neşredilmiş şiir demektir. Çağdaş anlamda yeni yeni sıçrayışlar yapabilmek bizim aktivitemize bağlıdır.
Cümle: “Herkes kendi kitabını okuyor” mısraından yola çıkarsak sizin kitabınızın adı ne? Ortak kitaplar var mı?
Hüseyin Akın: Kitabımız içeriden ve dış gündemimizden bizi cendere altına alan, bizi konuşmaya, söylemeye sevk eden Sevmek, Karanfil ve Kiraz aşk, acı, mekân ve zaman içerisindeki yalnızlığımız, bunu söyleyebiliriz. Bunlar tematik bir şiir değildir, bu da modern şiirin en önemli özelliğidir. Dağınık bir dünya. Tabi ki dağınık bir dünya. Dışarıdaki sizi bir şekilde yürek diliyle konuşmaya sevk eden dünya kaos içerisinde, siz ne hissediyorsanız onu yazıyorsunuz.
Cümle: Modern şiirden hareket ederek bu şiiri okumaya çalışıyoruz. Herkesin bir kitabı var. Modern şiirle birlikte siz de o zaman bu modern kitabı, acıyı, sıkıntıyı, dağınık dünyamızı okumaya başlıyorsunuz, okumaya çalışıyorsunuz.
Hüseyin Akın: Tabi ki, şiir yoktur şair vardır. Benim şiirim benim dünyam demektir. Ece Ayhan’ın şiiri onun dünyası demektir. Birini diğeriyle mukayese edemeyiz. Çünkü onların hepsi içselleştirmiş oldukları dünya içerisinde dizayn etmiş oldukları dünya ve dışardan aldıkları dünya, iç gündemleri hep farklıdır. Modernliğin bireyselliğine rağmen ortak bir kitap var mıdır? Ortak kitap dış çevrenin, modern dünyanın bizi etkilemesi bakımından yalnızlık, aşkınlık önemlidir. Şuraya altı kitap koyun, altı kitap içerisinden altlarını çizdiklerinizin aynı duyarlılıkları gösterdiğini görürüz. Ama farklı olurlar. İçten geliş şekilleri farklıdır. “Herkes kendi kitabını okuyor, alaca bir karanlığın ertesinde” sözü akılda tutulmak kaydıyla İbrahim Tenekeci diyor ki “insanı yoruyor başkasının şarkısı”. Bu da bir başka söyleyiştir. Bir şeyler paralel gidiyor. İsmet Özel’in deyimiyle “bir başkasının ölümü çeker bizi”. Tabi ki böyle paralel gidişler vardır. Ama yine de herkes kendisidir. Herkes kendi kitabını okur.
Cümle: Gelenekte şiir usta - çırak ilişkisinden yola çıkar. Modern şiirde böyle bir ilişki var mıdır? Bir başka deyişle çıkış kaynağınız kimdir? Kimlerin izini bulursunuz kendinizde?
Hüseyin Akın: Bizim ailemiz şiir seven bir aile. Tabi ki bu bilinçli bir sevme değil. Bizde hep Niyazi Mısri, Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi gibi klâsikler okunurdu. Bunlar bilinçaltımızda hep kalmıştır. Ben Yunus Emre ve Eşrefoğlu Rumi’nin divanının büyük bir kısmını ezbere bilirim. Kendim bu divanları okumadım. Bunlar hakkındaki bilgim babamın anlattıklarından ibarettir. Bu nedenle de ilk şiirim klâsik tarzdadır. Bu şiirlerde hep Farsça, Arapça kelimeler geçer. Sonra Mehmet Âkif, Necip Fazıl okumalarıyla bireyselliğimiz oluştu. İsmet Özel, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyarlar var. Ama benim en çok etkilendiğim; Turgut Uyar ve Cemal Süreya’dır. Bu şairlerin bazı dizeleri için “ben bunları söylemeliydim”, “benim söylemek istediğimi ne kadar güzel söylemiş” demişimdir. Çünkü ortak zamanı yaşıyoruz. Hakeza Edip Cansever’le de... Ben İsmet Özel’i de severim. Fakülte ve lise yıllarımda onu okudum. Bütün şiirlerini ezbere bilirim. Fakat o, ilk etapta neyi elde etmişsek onu kullanmak, onu öğrenmeye çalışmak şeklinde olmuştur. Ama daha sonra akraba olduklarımızla kendimize ait olanı buluyoruz. Bir şekilde kendi şiirimizin nereye oturduğunu, neye tekabül ettiğini kolaylıkla ortaya çıkarabiliriz.