DIŞARIYA O SIZAR İÇERİDE NE VARSA

İbrahim Tenekeci

Dergâh, sayı 197, Temmuz 2006

2006

67–81

İbrahim Tenekeci: Bugüne kadar birçok derginin yayın kurulunda gördük sizi: Özülke, Kardelen, Düşçınarı, Endülüs, Ünlem, Lamure, Kırklar ve Derkenar. Bir şair için dergilerin mutfağında olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir? Bir yandan edebiyatın içerisinde oluyorsunuz, bir yandan da gerekli gereksiz bir sürü metinle, işle uğraşmak durumunda kalıyorsunuz…

Hüseyin Akın: Yazmak başlı başına bir sorumluluktur. Edebiyatın hangi alanıyla ilgilenirse ilgilensin, esas olan insanın kendine kulak kesilip yine yüzünün kendine dönük olmasıdır. Bir derginin yayın kurulunda ya da senin ifadenle mutfağında bulunmak, yazarın kendine olan ilgisini yok etmese bile yavaşlatır. Başkasının ürünü hakkında hüküm vermek, onu sayfaya yerleştirmek, telefonla ya da mektupla kanaat belirtmek çileli bir iştir. Ürün gönderen kişi sürekli takip hâlindedir, sizden gerekçeli karar ister. Yayımlamadınız ise niçin? Yayımladınız ise neden burada değil de orada yayımladınız? Sorgulanır ve soru yağmuruna tutulursunuz. Doğrusunu istersen dergilerin mutfağında bulunmak durduk yerde kendine sorumluluk almak ve kendinden çalmaktır. Hele bu genç bir edebiyatçı için büsbütün böyledir. “O hâlde neden mutfaktan çıkmıyorsun?” diyebilirsin. Şunu söyleyeyim ki saydığın dergilerin çoğunda istemediğim hâlde rica minnet kendimi mutfakta buldum. Biraz “denge adamı” görüntüsü verdiğimden olmalı herhalde. Öte yandan, avantaj demesek bile, dergilerin işleyişinde aktif rol almanın birtakım olumlu yanları da yok değil. Özellikle genç şairlerin adımlarını izleme, tınılarını sezme gibi maslahatlar da var. Bunun yanı sıra, beğeni kalitesini geliştirmek konusunda, yayın kurulunda aktif olarak bulunmanın yeri inkâr edilemez. Seçtiğiniz ve yayımladığınız her ürün editör olarak beğeni düzeyinizi, titizliğinizi ve güzel olanla ilişkinizi de belirler. Fakat neticede bunlar birer iştir. Şair iş adamı değil, sanat adamı olduğuna göre, başkalarının yazdıkları hakkında beğeni ve tercihlerini ortaya koymakla kendi yazdıklarını gölgelememelidir. Şairin her zaman uzlete ihtiyacı vardır. Uzlet sadece eşyadan ve insandan arınma değil, aynı zamanda zihnini odaklanılan noktanın dışında hiçbir şeyle meşgul etmemektir. Hepimizin böyle bir arınmaya ihtiyacı var.

İbrahim Tenekeci: Sadece dergilerin mutfağında olsanız, yine iyi. Ayrıca Sağduyu ve Vakit gazetelerinde köşe yazarlığı yaptınız, Millî Gazete’de de yapmaya devam ediyorsunuz. Gazete yazarlığı yapmak için gündeme dikkat kesilmek gerekiyor: Günlük gazeteleri okuyor, ana haber bültenlerini seyrediyor, memleket meseleleri için kafa yoruyorsunuz. Bunun şiirinize bir katkısı oluyor mu?

Hüseyin Akın: Bir şair için en zor şey, yaşantısında düzyazı - şiir dengesini kurabilmektir. Hayat ne kadar istemesek de “düzyazı bir hayatı” dayatır bize. Ne de olsa sokaklar, caddeler, ana arterler ve devlet dairelerinin işleyişi hep düzyazıdır. Hiçbirimiz buna müstağni kalamıyoruz. Bu durum, hayat karşısında bizi dize getiren bir vakıa gibi kabul edilse bile aslında şiire iştiyakımızı, muhtaçlığımızı artırmaktadır. Ezbere yaşadığımız bir hayatın yorgunluğunu şiirle atıyor, gözyaşlarımızı şiirle dindiriyoruz. Gazete yazarlığı yapmak, hayata şiir dışında bir pencere açarak bakmayı zorunlu kılan bir uğraş. Peki, gerçekten her şey yazacağımız şiirin aleyhine mi işliyor? Bildiklerimizin bilince, duyduklarımızın duyarlığa tahvil edilebilir bir yanı varsa, bir şair gazetede köşesine taşıdığı şeylerden süzülenleri şiir için de bir imkâna dönüştürebilir. Haber bültenlerinde yer alsın ya da almasın, yeryüzünde yaşanan her türlü zulüm, tuğyan ve vahşet şairin gündemindedir. Medya duyurur, haberdar kılıp olup biteni dünyaya servis ederken, şair bilmiş ve duymuş olmanın yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışır. Kendini olup biten karşısında sorumlu hisseder. Bir şair için şiir “bir şeyler yapmalı, ama ne” sorusunun cevabıdır. Gazete yazarlığının bir edebiyatçı için negatif yanı, gündemlerin peşinden seyretmek zorunda kalmasıdır. Oysa şairin tepki ve refleksleri daha çok iç gündemine göre şekillenir. Eskiden “yazmak” denildiği zaman, şiirden başka bir şey aklıma bile gelmezdi; oysa şimdi hayatı onarmaya yönelik her türden yazıyı seçenekler arasında düşünebiliyorum. Modern dünyada aradan çekilmesi gereken hangisidir acaba? Önümüzde kaskatı duran gündelik hayat mı yoksa şiir mi? Bana göre gündelik hayatın yeniden kutsalla ve şiirle barıştırılması şart. Son zamanlarda birçok edebiyatçının köşe yazarı olması biraz da kitleye dönük bir yüze ihtiyaç hissetmelerinden kaynaklanıyor. Kim bilir belki benim de içimden böyle bir şey geçmiştir.

İbrahim Tenekeci: Sadece şiirlerinizi değil, gazete ve dergilerde yayımlanan bazı yazılarınızı da kitaplaştırdınız. Bildiğim kadarıyla elinizde en az iki kitaplık yazı daha var. Yine, Semtlere Göre Dualar, Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve Kitabım Çıktı Alınmayın isimli eserleriniz kitapçı raflarını süslüyor. Yalnızca şiirini yazıp kenara çekilen şairlerden değilsiniz. Bu tutumunuzla ilgili bir gerekçeniz mutlaka vardır.

Hüseyin Akın: Sözünü ettiğin kitaplar uzun süre yaptığım gözlemler ve tuttuğum notlardan oluşuyor. Sözün hakikat değeri kadar güzel söylenebilirlik değeri de vardır. Ülkemizde söz çoğunlukla doğru yerinden kavranmadığından dolayı hedefini bulmadan kaybolup gitmektedir. Ben edebi dilin tesir gücünü yazdığım bu kitaplarda göstermeyi denedim. Din mutlak hakikat olmasına rağmen en muhafazakârım diyen toplumlarda bile maya tutmuyorsa, her kafadan ses çıkıyor ve insanın üzerinde inanmanın tezahürleri görülmüyorsa, kuşkusuz bu dinden kaynaklanan bir şey değilse de din dilinin donukluğuyla yakından alâkalıdır. Kur’an’ın aynı zamanda edebi bir mucize olduğunu düşünürsek, özellikle son asırda yazılan din içerikli kitapların edebi kaygı gözetilmeksizin alelusul yazılması da kabul edilebilir bir şey değildir. Ben de ilahiyatçı sorumluluğu yerine, edebiyatçı mesuliyeti ile hareket ederek bu kitapları kaleme aldım. Edebiyatçıların alanları dışında eser vermeleri yeni bir şey değil aslında. İsmet Özel’in Kırk Hadis kitabı, İlhan Berk’in Şifalı Otlar Kitabı, Turan Koç’un Din Dili, Selim İleri’nin Türk Mutfağı ve yemekleri üzerine yazdıkları kitaplar bunlardan sadece birkaç örnektir. Şiir sadece kendi mecrasında akıp gitmiyor bizim ülkemizde, nesir de diğer bir koldan onu izliyor.

İbrahim Tenekeci: Evet, haklısınız. Özellikle ülkemizde, şiir ile düzyazının yan yana gittiğini görüyoruz. Üstat olarak kabul edilen birçok şair, aynı zamanda iyi birer nesirci. Bir anlamda, şiir, nesir ile büyüyor. Buna duygu ile düşüncenin birlikteliği de diyebiliriz. Bu konuda sizin fikriniz nedir?

Hüseyin Akın: Sen de aynı zamanda şairliğinin yanı sıra bir gazete yazarı ve denemecisin. Biliyorsun, şiirin arka planında nesir vardır. Bir karşılaşma, bir hikâye, bir olay şiire götürür insanı. Bir hikâyeden şiire yol bulup gidebilen gider, gidemeyen düzyazıda kalır. Şiirden sarkan, şiire zemin hazırlayan yazılardır bunlar. Şiir bir entelektüel saha olmasa da şair entelektüel, aydın sorumluluğu taşıyan bir insandır. Kendi yazdıklarını, yapıp ettiklerini savunabilecek derecede vukufiyet sahibi olması gerekir. Duygu ile düşünce birbirinden beslenir. Ne şiir tek başına duygu ne de nesir tek başına düşüncedir. Evet, şiir aynı zamanda düzyazı olmayan; düzyazı da aynı zamanda şiir olmayandır, denilebilir. Ama her ikisinin de ayrıldıkları noktalar olduğu gibi, birleştikleri noktalar da vardır.

İbrahim Tenekeci: Biraz da Türkiye’deki edebiyat ve düşünce ortamını konuşalım isterseniz.

Hüseyin Akın: Olur tabi. Ülkemizde edebiyat ortamları ile düşünce ortamları birbirine sürünmeden hareket ediyor. Memleket ahvaline dair fikir yürütmek, sanki belli bir kesimin uhdesinde. Edebiyatçıların topluma yön vermek ya da dünyanın yanlış gidişatını düzeltmek için çok etkin olmadıklarını görüyoruz. Özellikle şairlerin düşünsel konulara girmeye ya fazla istekli olmadıkları ya da düşünce kalıplarını drajeler gibi yutmaya alışkın insanlar, kimi şairlerin entelektüel gayretlerini anlayamadıkları için anlamak istedikleri şekilde yorumlayabiliyorlar. Yediden yetmişe herkesin düşünme aralığı bırakmaksızın konuştuğu bir toplumda yaşıyoruz. Konuşma düşünceden önce geliyor. Çoğu geri sarılabilir, ileriye alınabilir şeyler. Düşünce, konuşmanın yamalarını dikmeye, arızalarını gidermeye yarıyor bizim ülkemizde. Adına düşünür denilenler, belli bir yaftanın üzerine yatmış durumdalar. Aslında gelişen ve kendini yenileyen bir şey olmadığı için, herkesin birbirine dayattığı bir kişisel dogmaya dönüşmüştür bugün düşünce. Konuştukça ihtilaflarımız çoğalıp anlaşmazlıklarımız artıyor. Aynı olmasa da benzer bir intibaksızlığı edebiyat ortamlarında da görüyoruz. Elbette edebiyatın bir cemaat oluşturulabilir, egodan büsbütün bağımsız bir uğraş olduğunu söylüyor değilim. Fakat bu ortamlarda sevgi sudurda öldürülüp satırlarda yaşatılır hâle gelmiştir. Ara sıra ben de çevremde sayılarının bir elin parmakları kadar az olduğunu unutarak, kimi edebiyatçıların kapris savaşı yapmaları karşısında Cemal Süreya’nın şaşırarak söylediği gibi “Anlamıyorum, burs mu veriyorlar yoksa birbirlerini sevmeyenlere” diye söylendiğim oluyor.

İbrahim Tenekeci: “Edebiyat artık etkisini yitirdi, öldü, bitti” diyorlar. İspat olarak da edebiyat dergilerinin satış rakamlarını önümüze koyuyorlar. Bence, bunda bir iş var.

Hüseyin Akın: Bence de bir iş var. Öncelikle şiirin öldüğünü ya da geriye gittiğini kim söylüyor, ona bakalım. Okuyucu söylüyorsa başka, şiirin dışında başka edebi alanlarda ürün verenler söylüyorsa başka, şair söylüyorsa daha başkadır bunun cevabı. Edebiyat dergilerinin az satması her zaman hayra alamettir. Her şeyin şirazesini yitirdiği bir dünyada edebiyatın bozulmadığının, niteliğin niceliğe feda edilmediğinin göstergesidir. Sana istediğin kadar örnek verebilirim; edebiyat dergileri kitleselleşerek kitle beğenisine boyun eğdiğinde şaşırtacak kadar çok satabilmektedir. Edebiyat dergileri ticari bir mal olmadığına göre, ne kadar sattığından değil, kaç kişide hedefine ulaşabildiğinden bahsedilebilir. Şimdi tekrar “edebiyat öldü”, “şiir öldü” yaygarasına geri dönecek olursak, eğer bunu söyleyen okuyucu ise muhtemelen edebiyat dergileri ve kitaplarıyla ilgisini kesmiş, hayatın daha kârlı alanlarına kaymıştır. Kendi içinde öldürdüğü bir bağlılığı umuma şamil kılarak vebalden kurtulmak istiyor ya da kendine ortak arıyor olmalıdır. Şayet şiirin arkasından yalancı ağıtlar yakan, şiir dışında dolaşan bir edebiyatçıysa, bunda da şiire aşırı kutsiyet addedip anlam yükleyerek dikkatleri kendi ilgilendiği sahaya yöneltmek gibi zapt edemediği bir ruh durumu etkin olabilir. Öykücü, romancı, denemeci ya da gazeteci pozisyonunda olup da hâlihazırda yazılan şiiri görmezden gelip “şiir bitti, bundan böyle şiir yazılamaz” diyenler daha çok muhafazakâr bir şiir anlayışını genel geçer kabul ettiklerinden dolayı, “içtihat kapısını kapatanlar” gibi camit bir şiiri savunanlardır. Şairler içinden “şiir bitti” sesleri yükseliyorsa, o zaman da iki ihtimal var: Ya bunu söyleyen şair yaşı kemâle ermiş, yazdıkları zeval bulmuş kişidir, özellikle genç kuşak şairlere karşı hazımsızlığını bu şekilde göstermektedir ya da şiirden murat edip umduğu noktaya bir türlü ulaşamayarak yerini yadırgayan birinin küskünlüğünün tezahürüdür. Biraz evvel belirttiğim gibi, şairlerin ihtiraslarıyla öne çıktıkları bir ortamda manzara, şiirsel bir ıssızlığı anımsatabiliyor. İşte o zaman bu manzara insana “böyle bir iklimde şiir yeşermez” ümitsizliğini yaşatıyor. Şiiri sadece duygu dünyamıza hamletmek doğru değil, o aynı zamanda düşünce dünyamızla da alâkalıdır. Şiirin bittiğini ve öldüğünü söylerseniz, kültür ve irfanımızın, dolayısıyla medeniyetimizin de yok olup gittiğini itiraf etmemiz gerekir. Modern yaşamla birlikte her şey gibi şiirin de çözülme yaşadığı bir gerçek; ama şiirin bir daha dönmemek üzere geldiği yere geri gittiğini söylemek modern paradigmaları doğrulayıp haklı çıkarmaktan başka bir şeye yaramaz.

İbrahim Tenekeci: “Memleket ahvaline dair fikir yürütmek, sanki belli bir kesimin uhdesinde” dediniz. Bunu açmakta yarar görüyorum: 1990’dan sonra söz söyleme kanalları, hakiki edebiyatçılara ve yerli düşüncelere âdeta kapatıldı. Söz yerli düşüncenin elinden alınıp yersiz yurtsuz ve yeteneksiz kişilere verildi. Mesela, “Türkiye’nin Suriye ile ilgili politikası ne olmalıdır?” sorusunun cevabını almak için mikrofonlar İsmet Özel veya İsmail Kara’ya değil, İsrail ve Amerika’ya muhabbet duyan kişilere uzatılıyor. Birçok üniversite, konuşmacı olarak Süleyman Çobanoğlu veya Haydar Ergülen’i değil, Televole kültürünün bir parçası olan kişileri davet ediyor. Yerli ve hakiki edebiyatçıların geri çekilmesi, daha doğrusu, onların imkânsız bırakılması, fikir ve irfanın da geri çekilmesi anlamına geliyor. Ve “edebiyat öldü” tartışmaları da işte bu noktadan sonra başlıyor. Sizce yapılması gereken nedir?

Hüseyin Akın: Şiirin geri çekildiği söylemi aslen böyle bir ümitsizlikten neşet ediyor. Toplum hızlı bir şekilde değişip dönüşüyorken, bu evrilmeden ister istemez değer yargıları da nasibini almıştır. Kapitalist dünya değersizliği bayraklaştırırken kozmopolit insan tipini yaygınlaştırmaya çalışıyor. Düşünceler tabletler hâlinde sunuluyor, duygular tecime elverişli kılınıyor, aşk tüketim nesnesine dönüşmüş, popüler kültür yerli olana değil muallakta kalmış sabitesi olmayan geçici heveslerin zebunu insan üretiyor hızla. Batı medeniyeti durup düşünmenin, sabrın ve tevekkülün önüne hızı yerleştirmiş. Hız önünde ve arkandakileri düşünmemeye yönelik zaman ve mekâna dair bir unutuş hâli. Herkes meşgul ve herkesin acelesi var. Kitaplar kolay okunur, görüntüler keyif verici olduğu oranda sunumu hak edip değer kazanıyorlar. Her alanda kendini gösteren Batılılaşma budalalık derecesine vararak kendi kültüründen utanma noktasına gelmiş durumda. Geçmişle bugün arasında kopan rabıtayı sağlamaya yönelik mücadele veren yazarlar hâliyle bu ortamda görmezden geliniyor ya da üzerleri örtülmeye çalışılıyor. Çocuklarımız daha ilköğretim çağından itibaren kendi diline ve kültürüne karşı kompleks ve çekinceli yetişiyor. Yapılması gereken bellidir, sosyal ve kültürel hayatımız yerli dinamiklere yeniden kavuşturulmalı ve yabancı dil hayranlığı yerine daha ilköğretim çağında çocuklara Türkçeyi tadına vararak kullanma becerisi kazandırılmalıdır. Düşüncede yabancılaşma yaşayan bir ulus dilde de yabancılaşma yaşayacaktır kuşkusuz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Ahmet Muhip Dıranas, Peyami Safa, Necip Fazıl, Kemal Tahir gibi edebiyatımızın mihenk taşları öğretilip tanıtılmalıdır. Cemil Meriç’in dediği gibi, bizim düşünce seyrimiz Batı’dan çok daha farklı şekillenmiştir. Batı’da edebiyat düşüncenin emrinde iken, bizde düşünce edebiyatın, özelde şiirin emrindedir. Edebi kişilikler aynı zamanda yerli düşüncenin de yeniden kökleşmesinde müessir olabilirler.

İbrahim Tenekeci: Doksanlı yıllarından sonra, sadece Türk edebiyatının yara aldığını söyleyemeyiz. Türk insanı da telafisi zor yaralar aldı. Toplumsal çürüme öyle bir noktaya ulaştı ki bu çürümenin tetikleyicilerinden olan bazı kişiler bile, gelinen noktadan duydukları rahatsızlığı sık sık dile getiriyorlar. Sözgelimi, artık yapılan işlere değil, kurulan ilişkilere dikkat ediliyor. İlişkileriniz sağlamsa eğer, işinizi iyi yapıp yapmadığınızla ilgilenen pek yok. Durum bu olunca, işinin hakkını verenler, hakkını alamaz oluyor. Mesela hakiki şairlerin üstü örtülmeye çalışılırken, en kakavan şiir yazıcısı “büyük şair” olarak takdim ediliyor. Ödül mekanizması da onun için çalışıyor. Bir şair olarak bu çürümeye karşı yaptığınız ve yapmamızı istediğiniz şeyler nelerdir?

Hüseyin Akın: Ben hakiki şairin üzerinin örtülemeyeceğine inanıyorum. Çünkü marifetten daha büyük cevher olamaz. Bir şair için de en güzel ödül kendini yazdıran bir şiirin sunduğu coşku ve mutluluktur. Hiçbir şey şairi bunun kadar sevindiremez. Edebiyat ortamlarında çoktan beridir lobicilik konuşulup şikâyet edilen bir şey. Ama böyle bir sınıflaşmanın tartışma alanı içinde bulunmak bile insanı bu keşmekeşe dahil eder. Kişi elindekiyle meşgul olduğu oranda temiz kalır. Ödül mekanizmasının işleyişini sorgular nitelikte ben de yazılar yazdım. Gerçekten ortada aleni nöbetleşme paylaşım durumu vardı. İçlerinde tanıdığımız dostları böyle bir hafiflikten korumak amaçlı dikkat çekmeye çalıştım. Ne var ki şimdi bunun beyhude bir uğraş olduğunu anlamış durumdayım. Meğerse herkesin bildiğini herkese durmadan anlatmanın anlamı yokmuş. İlişkilerle nereye varabilir bir insan? İteklenerek nereye kadar taşınabilir? Kişi yazdığı eserine karşılık ondan bir şey bekliyorsa zaten niyeti bozuktur. Çünkü şiir biraz da niyet ve samimiyettir.

İbrahim Tenekeci: “Niyet ve samimiyet” kelimelerinin altını çizdikten sonra, konuşmamıza devam edelim. İsmet Özel, “Dünyaya alışan insan şiir yazamaz” diyor. Kendisine katılmakla beraber, şiirin, yabani insanların işi olduğunu düşünüyorum. Gerçi her ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Dünyaya alışan insan yabani değildir. Bir şair olarak, İsmet Özel’in bu yargısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hüseyin Akın: İsmet Özel’in şiire dair yaptığı bu belirleme tam da benim varmak istediğim; ama bir türlü noktasını koyamadığım durumu tanımlıyor. Elhâk doğrudur, şiir ontolojik bir şaşkınlıktan doğar. Hayret makamını kaybetmiş bir insan her şeye alışıldık bir gözle bakar. Alışmak bir nevi körlüktür. Şair bu dünyada firari değil, sürgündür. Bu dünyaya ilk sürgün edildiği anki şaşkınlığı yaşar. Gördüğünü ilk kez görmüş, yaşadığını her defasında ilk kez yaşıyormuş gibidir. Yabanilik modern insanın erişmeyi göze alamadığı tabiatla eşit mesafede bulunmaktır. Niceliğin egemen olduğu böyle bir çağda şiir yazmak da bir tür yabanilik değil de nedir? Evet, şair bir türlü dünyaya alışamayan adamdır. Burada sürgün acısı yaşar. Hiçbir şeye eli yakışmaz. Onun için dilini eli gibi kullanır şair. Atölyesinde sadece sözcükler, tasavvurlar, tedailer ve imgeler vardır. O nesnelerin işe yarar yanından çok, çoğunluk tarafından göz ardı edilen arka planıyla meşgul olur. Teknolojik zamanın çok gerisindedir. Gözlerinin önünde cereyan eden her şeye karşı tetikte ve teyakkuzdadır. Bu durum eşyanın fenalıkları karşısında sürekli uyanık kalmayı sağlar.

İbrahim Tenekeci: 1993’ten beri edebiyat serüveninizi yakından takip ediyorum. Sadece “edebi duruş” arayan şairlerden değilsiniz. “Edepli bir duruş” da olsun istiyorsunuz. Demek istediğiniz galiba şu: Edebiyata önem vermeliyiz; fakat sadece edebiyata önem vermemeliyiz.

Hüseyin Akın: Şair olmak, var olan insanlığımızdan bir şeyleri alıp götürmez, aksine insanlığımıza bir şeyler katar. Sanat aynı zamanda insan oluşumuzun önündeki engelleri kaldırma çabasıdır. Goethe’nin söylediği o meşhur ifadeyi bilirsin: “Bir insandan çok, bir şair gibi konuşuyorsunuz” diyor muhatabına. Goethe insanla şairin arasını neden açmış olabilir acaba? Gayba inanan metafizik dünyanın şairleri aynı zamanda nerede duracağını da çok iyi bilen kişilerdir. Aklını kayıt altına aldığı gibi yüreklerini de mukayyet kılarlar. Başkalarına haddini bildirmeden önce kendisi haddini bilendir. Bilgilenmenin akli referansı neyse kalbî referansı da aynı kaynaktan beslenmedikçe nerede duracağını bilemez bir şair. Günümüz edebiyatçısının en tipik problemi yazdıklarına yabancılaşmasıdır. Yaşantıyla yazı ayrı ayrı kanallardan akıyor. Yazarken söylediğini yaşarken söylemiyor bu insanlar. Duruş eksikliği daha buradan başlıyor. Söz söylemeyi emanetçilik bilenler bunun dışında tabi.

İbrahim Tenekeci: Bu “duruş” meselesini birazcık açalım isterseniz. “Muhalif bir duruş sergilemek”, son yılların moda deyimlerinden biri oldu. Daha bıyıkları terlememiş bir delikanlı geliyor ve “muhalif” olduğunu söylüyor. Oysa muhalif olmak artistlikle, dik başlılıkla, oraya buraya laf atmakla olacak bir iş değildir. Bu bir kültürdür. Derin bir meseledir. Önce bunlara sahip olmak gerekir. Veya sahip olan bir yere tâbi olmak… Mesela, bugün İsmail Kara’nın ne yaptığını anlamak istiyorsak, sadece onun eserlerine değil; Hüseyin Avni Ulaş’ın hayatına ve Nurettin Topçu’nun yazdıklarına da bakmamız gerekir. Nurettin Topçu’yu iyi bilmeden İsmail Kara’nın eserlerini okursak, en çok da İsmail Kara üstadımıza haksızlık etmiş oluruz diye düşünüyorum. İsterseniz, buradan sonra siz devam edin…

Hüseyin Akın: Muhalif olmak gerçekten de çok artistik bir tabir hâline geldi. Hayatında pragmatik uzlaşmalardan geçilmeyen adamlar söylem ve kisve itibariyle aykırı bir pozisyona girerek muhalif görüntü vermeye gayret ediyorlar. Bir kere şiir yazmak statükoya karşı tavır almaktır. Günlük hayatın sözdizimine karşı durmaktır. Ticari ve siyasi dili çiğneyerek geçer şiir. Onun için kamusal alana sokulmaz. Genç şairlerin muhalifliğine gelince; bunun da elbet anlaşılır bir tarafı vardır. Karşı duruşun felsefi temelleri varsa ne âlâ. Ama senin de bahsettiğin gibi bıyıkları terlememiş delikanlıların daha “olmadan” muhalif olmaları, gençliklerine verilecek bir durumdan öteye gitmez. Bir insanın bir şeyi karşısına alması için, önce kendisinin karar kıldığı bir yeri olmalıdır. Söylediğin şeye katılıyorum; muhalifliğin bir geleneği olmalıdır. İsyanın tarihi nasıl ahlâkın tarihiyle müşterek bir zamana dayanıyorsa, muhalefetin de dayandığı tevhidî kökler vardır. Hüseyin Avni Ulaş’tan bahsettin. Evet, Nurettin Topçu’yu, Hüseyin Avni Ulaş’ı es geçerek yeterince anlayamayacağımız gibi, Nurettin Topçu’nun eserlerinden bigâne bir şekilde İsmail Kara’nın ortaya koyduklarını tam anlamak da zor. Hüseyin Avni Ulaş’tan İsmail Kara’ya uzanan ruh aynıdır. Millî Mücadele ruhunu diri tutmak. Şimdiki kuşaklar -resmî tarihin onu unutturmak istemesinden midir nedir- Millî Mücadele zamanlarının ateşten gömlek giymiş bu muhalif adamını tanımazlar. Bu isimler, karşı durmak gerektiğini söyleyip kenara çekilmiş kişiler değildir. İsyanın da bir ahlâkı olduğunu öğretmeye çalışmışlardır. “Hüner isyan ettirmemektir” diyor Hüseyin Avni. Bu baskı karşısında muhalif bir duruştur. Buradaki isyan anarşizme olduğu kadar uyuşukluğa, sosyalizme, katı ferdiyetçiliğe ve otoriterizme surat asıp tavır almaktır. Maalesef tarih yardakçıları unutmazken, tavır adamlarını görmezden geliyor.

İbrahim Tenekeci: İstediği şeyleri yazamamaktan şikâyetçi olan bir arkadaşım, “ağabey, bana olay lâzım” demişti. Doğrudur, büyük eserler, büyük olaylar neticesinde ortaya çıkar. Fakat burada olay kelimesinden ne anladığımız da çok önemli. Bir yandan bir mankenin sevgilisinden ayrılmasını olay diye duyuruyorlar, bir yandan da Irak, Afganistan ve Filistin’deki trajediyi es geçip “olaysız günler” yaşadığımızı söylüyorlar. “Edebiyat ve olay” ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz, doğrusu merak ediyorum.

Hüseyin Akın: Edebiyatçının içine ne düşüyorsa, o olaydır. Bu bazen dış saiklerle meydana gelir, kimi zaman da içte yuvalanarak büyüyüp çoğalan bir şeye dönüşür. Günlük hayatta medyanın da şartlandırmasıyla üzerimizde geçici tesir uyandırıp, dikkatimizi celbederek merakımızı kışkırtan şeye olay deriz. Aşağı yukarı kitleler neyin olay olduğu konusunda ittifak hâlindedirler. Ama edebiyat adamı için olay, bireysel bir tecrübenin sonucu, içinin duvarlarını zorlayarak yazı yoluyla dışarı çıkmak isteyen hallerin bütünüdür. İnsanların görmeden geçtiği şeyler bir edebiyatçıyı soluk soluğa yakalayabilir. Zaten şair ya da öykücü olayların peşinde iz sürmez. Çünkü o ne bir haber toplayıcısıdır ne de vakanüvis. Olaylar gelir onları bulur. Hareketsiz bir durum ya da nesne şairin ona bakması ya da sürünmesiyle hareket kazanır. Bu yaratıcının, âdem olma sürecinde insana bahşettiği anlamlandırma faaliyetinin sürdürülmesine benzer bir şeydir. Allah nasıl Âdem’den diğer varlıklardan üstünlüğünü göstermek için eşyanın isimlerini teker teker söylemesini istemiş ve Âdem de bunu başararak üstünlüğünü tescillemişse, şairler de aynı eda ile olay, olgu ve eşyaya isimler verir, unutulan isimlerini onlara iade eder. Şairin zihninde çakan bir imge şimşeği olaydır. Hüsranı, yılgınlığı, bedbahtlığı, düşüp kalkması hep olaydır. Dünyanın bir ucunda yaşanan vahşet ya da duyarsızlık edebiyatçının gündemine herkesten önce düşer. Sadece bir şeyin olması değil, olma ihtimali bile bir olay gibi şairin derununda tecelli edebilir.

İbrahim Tenekeci: Artık Hüseyin Akın şiirine dönmenin vakti geldi. Dört şiir kitabınız var. Bu kitapları yan yana koyduğumuzda, ilk dikkat çeken şey, her kitabın değişik bir ses tonuyla yazılmış olmasıdır. Daha ilk şiirlerinizde üslûbunuzu bulduğunuza göre, ortada, arayıp da bulunamayan bir şey yok demektir. Yani, “bu adam sesini bulamadı, onu arıyor” diyemeyiz, diyene de karşı çıkarız. Fakat niçin böyle bir yöntem denediğini de merak etmeden duramayız.

Hüseyin Akın: Konuşan birinin sesini, kulak veren kişi daha iyi alır. Şiir yazarken ses kontrolü falan yapmıyorum. Bir şiirimde onu söylemek istedim galiba, şimdi daha bir yerine oturdu o mısra. Şöyle demiştim: “Ben hiç orada yoktum bu şiiri söylerken.” Kendini unutturacak kadar derin bir sessizlik içerisinde şiirimi yazıyorum. Bir ayak pıtırtısı bile dikkatimi dağıtmaya yetiyor. İlk yazdığım şiirler (Sevmek, Karanfil ve Kiraz ve Ay Tanığım Olsun kitaplarındaki) bir oturuş şiirleridir. Şiiri bitirmeden kalkmazdım bir zamanlar. Bir celsede yazılmalarının da ortak ses oluşumunda etkisi olduğunu sanıyordum. Her kitaptan sonra yeni tarz ve form denemişimdir. Kelimelerin bir kısmını şiir odamdan tahliye ettim. Özellikle ilk şiirlerimde beni hayli yaşlı gösteren kelimeler kullanmaktaydım. Beslendiğim kaynakların da etkisi var tabi ki bunda. Çöl Vaazları kitabıyla birlikte hem üslûp, hem söz yönünde yeni bir mecraya girdiğimi artık ben de müşahede edebiliyorum. Ardından gelen Kumaştan Çalan Terzi kitabı soluğu itibariyle uzun bir koşuyu andırıyor. Bizim Yunus’un dediği gibi: “Dışarıya o sızar içeride ne varsa.” Dış sesi belirleyen biraz da insanın iç rengi ve iç sesidir.

İbrahim Tenekeci: Şiirinizi önemli kılan unsurlardan biri de bütünlüklü oluşudur. Başlığın altını o kadar sık örüyorsunuz ki şiirinizde başıboş gezen kelimelere, dizelere pek rastlamıyoruz. Oysa birçok şair, birkaç parlak dize uğruna şiirini feda edebiliyor. Günümüzün hâkim şiir anlayışı da biraz böyle. “Sağlamcı” olmanız, Ahmet Muhip Dıranas ve Behçet Necatigil’i hatırlatıyor bana. Bu iki kıymetli şairle aranız nasıl?

Hüseyin Akın: Bu şairlerin benim şiir serüvenimin başlangıcında bir etkisi olmadı. Ben şiire biraz emsallerimden farklı şairlerin refakatiyle başladım. Niyazi Mısri, Eşrefoğlu Rumi ve Yunus Emre’nin şiirlerini dinleyerek ve okuyarak geçirilirmiş bir çocukluk çağım var. Evde annem ve babam sürekli bu mutasavvıf şairlerin şiirlerini okurlardı. Çoğu şiirlerden bir şey anlamasam da o ses beni büyüledi, içimde uyuyan şiiri uyandırdı. Tabi ilerleyen yıllarda eski yeni birçok şairi ezberlercesine okudum. Okuduklarım içerisinde etkilendiklerim, onlara özendiğim de oldu. Ama Ahmet Muhip Dıranas ve Necatigil’in bana uzun süreli bir refakati olmamasına rağmen, kendimi Necatigil ve Ziya Osman Saba’ya daha yakın hissediyorum. Benim yazdıklarımla bu şairlerinkiler çok yerde buluşuyor. Özellikle Çöl Vaazları’ndaki şiirler için bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evler, kaldırımlar, çamaşırlar, kelebekler, kuşlar, yoksul ayakkabı boyacıları, balkonlu kahve; hüzünle mutluluğun iç içe girdiği, en çok vakit geçirdiğimiz hâlde yine de ayrıntı sınıfına koyduğumuz mekânlar… Bunlar Necatigil ve Saba şiirindeki mekânlara çok benzer. Dıranas ise sevdiğim ve de kıskandığım bir şair.

İbrahim Tenekeci: Şairliğinizle ilgili ortak görüşlerden biri de ironiyi severek ve sıklıkla kullanmanız. Şahsen ben, ortada ironi varsa, onun altında komik değil, dokunaklı bir şeyler arıyorum. Çünkü “öyle bir çağda yaşıyoruz ki büyük acılar, kendilerini ancak ironiyle ifade edebiliyorlar” sözü daima aklımda. Bu sözü doğrulayan örneklerle de çok sık karşılaşıyorum. Evet, şiirlerinizde gülen biri var. Fakat bu kişinin ağız dolusu güldüğünü söyleyemem. Belki siz söyleyebilirsiniz.

Hüseyin Akın: Çok güzel bir tespit bence. Evet, ironi komiklik değildir. İçerisinde bir trajediyi barındırır. Hayat hiçbir şeyi tam olarak yaşamamıza müsaade etmiyor. Belki de her şeyi yarım ağız yaşadığımızdan olsa gerek, benim yazdıklarımda o buruk yön her zaman vardır. Hatta mizah yazılarımda da bu görülür. İnsanı mutsuz kılan şeylerin üzerine gitmekte mukavemet sağlıyor ironik dil. Bırakınız şiirde ağız dolusu gülmek ne nesirde ne de hiçbir fotoğrafta ağzımı ıslatacak kadar gülmenin ötesine geçmiş değilimdir. Şairin en esaslı tanımı bence şudur: “Şair, dünyayla verip alamadığı olan kişidir”. Evet, hiçbir şairin dünyayla bir alıp veremediği yoktur. Çünkü şiir yazdığı andan itibaren yoksullar arasına girmiştir şair. Dünya ona hiçbir şey vermez, hayattan koparabildiği bir şey de yoktur. Ama dünyaya verdiklerini bir türlü alamadığından dertlidir, kederlidir ve alacağını alamayan insan hüznü vardır. Hayat dediğimiz terzi ömür kumaşımızdan her gün bir şeyler çalıyor!

İbrahim Tenekeci: Son olarak; genç şairlere baktığınızda neler görüyorsunuz, onu söyleyin bize.

Hüseyin Akın: Genç şairlere baktığımda on beş sene evvelki hâlimi görüyorum. Sabırsızlık, telaş ve yerinde duramama hâli. İçerisinde kendilerinin olmadığı dünyaları yazıyorlar. Yazdıklarının yayımlanmasını yazılmış olmasından daha fazla önemsiyorlar. Kalfa olmadan usta oluveriyorlar. Şiirin insanın kurulu düzenini dağıtıcı etkisine hazır değiller. Seksenli yıllar şiirini -hiç bilgi sahibi olmadıkları hâldeyok sayıp küçümseme modasının kendilerini iyi şair yapacağını sanıyorlar. Hayatlarına kaldıramayacakları tonda çok iddialı başlıklar atıyorlar. Ama bütün bunlara rağmen bugün şiirin geri çekilip ölmediğinin en canlı kanıtları da yine onlar. Şiir yıllıklarına baktığımızda yaşı otuzu bulmamış şairlerin neredeyse ipi göğüslediklerini görüyoruz. Kolay şiir yayımlatmanın ve meşakkatsiz şiir kitabı çıkarabilmenin aldatıcı cazibesinden sıyrılabilir, edebiyat ortamlarından ziyade edebiyatın kendisine vakit ayırdıkları taktirde yollarının açık olacağına inanıyorum.

Bütün söyleşiler