KİTABIM ÇIKTI ALINMAYIN ÜZERİNE

Osman Toprak

Millî Gazete, 03.08.2006

2006

82–93

Osman Toprak: Bir şair olarak şiiri nesirden, nesri şiirden ayrı tutmadığınızı gösteren kitaplar yazıyor, yine edebiyat dergilerinde hem nesir, hem de şiir yayımlıyorsunuz. Son eseriniz de şiir üzerine kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Şiirin ve nesrin sizin üzerinizdeki ağırlığından söz eder misiniz?

Hüseyin Akın: Şiiri nesirden, nesri de şiirden ayrı tutmadığım noktasındaki tespitini hayra yorarak ifade edecek olursam, nesir benim şiir yazmadığım zamanlardaki konuşma biçimimdir. Şiirden büsbütün kopuk olmadığı gibi tamamen şiirle bağdaşır da değildir. Bahsettiğin deneme kitapları şiirlerimden dışarı sarkan, bir çeşit şiirlerimin atık malzemeleridir. Nesir adına öyle bir çırpıda düzyazı denecek şekilde düz şeyler değil yazdıklarım. Engebeli, sarp hatta bazen Cemal Süreya’nın deyişiyle uçağa binen cinsten şeyler. Yazmakla yaşamayı birbirinden ayırıyorum. Yazılan ister nesir isterse şiir olsun yazmak insanın yaşamla arasına koyduğu mesafeden neşet eder. Hayatı olduğu gibi kabul etmeye yanaşmayanlar - yazarlar- ellerindeki kalem ya da klavyeyle itirazlarını iletmeye çalışırlar. Oysa hayatın itirazlarımızı kabul edip hesaba katacak bir tarafı falan yoktur. O zaman biz de hayata rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyoruz sözümüzü dinleteceğimiz muhataplar arıyoruz çevremizde. Biliyorsunuz bunlara bir de ad veriyoruz, neydi o? Okuyucu! Nesirle şiir, ikisi de yaşama rağmen var olan bir direnme unsuru olmakla birlikte şiir sessizliğe yakın dururken nesir sese daha yakın durur. Zira mutlak şiir sessizliktir. Çünkü bidayette bir sessizlikten kopup gelmiştir şiir ve yeniden ona avdet etmek ister. Nesir ise verili bir dil olması hasebiyle şifahi dille uzaktan akrabadır. Düzyazı özü gereği yararcıdır. Şairle nasir arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır. Zira nasir -nesir yazarı- sözcüklerden yararlanan adamdır. Kelimeler yazı atölyesinin malzemeleridir. Şair ise sözcükleri bir istifade aracı olarak görmez. Kelimeler şiirde yararlanma unsuru değildir. Şair imge, tedai ve anlam sonrası bir kelimeyle buluşur. Jean Paul Sartre’nin dediği gibi “Mösyö Jourdain terliklerini isterken ve Hitler de Polonya’ya savaş ilan ederken nesir yapıyorlardı.” Şimdi şiirin ve nesrin benim üzerimdeki ağırlığına gelirsek, nesrin konuşma dili olması sebebiyle anlaşmaktan ziyade anlaşamamaya hizmet ettiğini söyleyebilirim. Gerçek insani iletişim vasıtası insanlar hızla ondan kaçmasına rağmen şiirdir. Kendimi ve karşımdakini en iyi şiirle anlatıp anlayabildiğimi sanıyorum. Çalışma hayatımız, caddeler, sokaklar, çarşılar, her yer tecimsel verili bir dil üzere varlığını devam ettirdiğinden sizi ister istemez düzyazıya çekiyor. Ben yaşadığım dünyada düzyazı yorgunluğu çekiyorum. Başkalarının söz dizimine teslim olup konuşmaktan ve konuşulanı dinlemekten mustaribim. Şiir dışında ne yazıyorsam şiire özlem, şiire çağrı tabir caizse şiire yataklık yapmak içindir.

Osman Toprak: Yazı hayatınızı gazetemizde sürdürürken edebi ürünlerinizi de şimdilerde Dergâh ve Derkenar dergilerinde yayımlıyorsunuz. Gazetede yazmak ile edebiyat dergilerinde yazmayı karşılaştırmak istediğimizde neler söylersiniz?

Hüseyin Akın: Evet, gazete tüketilebilir olan bilgiyi günlük olarak depolayan ve belli kesime bunu servis eden bir vasıta gibi algılanıyorsa da çağdaş dünyada benim elan yazdığım gazete o kategoriye girmiyor çok şükür. Alıp okunduktan sonra da saklanabilecek özelliği haiz. Özellikle düşünce sayfasındaki ürünler arşivlenecek nitelikte yazılar. Onun için ben bir dergiye yazarken gösterdiğim edebi ihtimamı fazlasıyla gazetede yazarken göstermeye çalışırım. Bugün çeşitli gazetelerdeki köşe yazarları içersinde edebiyatçı az değildir. Bu kalemlerin köşe yazıları yazarken de oldukça sürükleyici ve başarılı oldukları görülmektedir. Edebiyat dergilerinde yazmak Türkiye Yazarlar Birliğinde bir grup arkadaşla çay içerken söyleşmek gibi bir şey biraz da. Sınırlı sayıda kişiye bir şeyler söylemekten mütevellit bir kifayetsizlik var. Gazete kitlesel olduğu için çok kişiye ulaşma imkânınız mevcut. Aslında gazetede yazarak yazdıklarınızı kitleselleştirmiş falan olmuyor, bilakis kitleleri daha düzeyli ve anlamlı bir platforma yaklaştırmış oluyorsunuz. En azından ben yazdıklarımı böyle bir maslahatı gözeterek yazdığımı söyleyebilirim. Son kitabımda yer alan yazıların önemli bölümü bu yazılardan oluşmakta. Edebiyatçılar sadece ürün verip kuramsal yazılar yazmakla kalmamalı aynı zamanda hayatın değişik problemleriyle ilgili görüşler ortaya koyup yorumlar yapmalıdırlar. Bu meyanda İsmet Özel’in Kırk Hadis kitabını, İlhan Berk’in Şifalı Otlar Kitabı’nı kaleme almasını anlamlı ve önemli buluyorum.

Osman Toprak: Kitabınızın kapağında yer alan “Edebiyat ve Yaşam Dizisi” ifadesi dikkatimi çekti. Bu ifadeden edebiyatın yaşamla birlikte olması gerektiğini, yaşamın edebiyatsız bir anlamı olmadığını anlamamız mümkün mü? Bu iki alanı nasıl telif edersiniz?

Hüseyin Akın: Buradaki “ve”yi iki şeyi birbirinden ayıran bir ayraç olarak değerlendirebileceğimiz gibi, iki şeyi birbirine bağlayan bir bağlaç olarak da değerlendirebilirsiniz. Ben ikisine de uygun görüyorum “ve” edatını. Edebiyat yazınsal bir uğraş alanı olduğundan yaşamın kıyısında durur. Kelimelerle işi olanın yaşamın kendisiyle işi olmaz. Çünkü yaşam bizden kendisini irdeleyip isimlendirmemizi değil, kendisine teslim olmamızı ister. Böyle bir durumda da yazmakla yaşamak birbirine uzak düşecektir elbet. Ne diyordu şair: “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir / Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?” Diğer yandan edebiyat ve yaşam izdivacından, birlikteliğinden bahsedebiliriz. Birinin varlığını diğeri bütünler, biri diğerine muhtaçtır anlamında. Herkes önünde nasibine düşen ya da kendilerine servis edilen hayatı yaşama telaşında iken edebiyatçıların kenara ve kıyıya çekilerek yaşama dair ne varsa her şeyi kenardan seyretmesi bana insani bir tavır geliyor. Çünkü içinde bulunduğunuz zaman, bir şeyi görmeniz de neredeyse imkânsız hâle geliyor. Güzel bir mekânda iseniz orada belli bir süre kaldıktan sonra o mekânın güzelliğini göremez hâle geliyorsunuz. Ama oraya bir de kendinizi oradan çekip dışarıdan baktığınızda her şeyi daha net görebiliyorsunuz. Gözün kendini göremediği gibi insanın hayatın içinde yaşamın bir objesi konumunda bulunarak dünyayı ve kendi gerçekliğini kavraması oldukça güçtür. İlle de yazmakla yaşamak arasında bir ülfet gerekliyse bunu yazmanın lehine gerçekleştirebiliriz, yani “yazınsal yaşam” olarak.

Osman Toprak: Şimdi kitabın içine girebilir, şiirin ve şairlerin meselelerinden konuşabiliriz. “Şiirin dışında olmak, bir tür kendini eşyanın ve insan kalabalığının müşterek uykusuna bırakmak gibi bir şeydir” diyorsunuz. Bu uykuya dalmayanlara ve kalabalığa kendini kaptırmayanlara şair mi diyoruz?

Hüseyin Akın: İnsanın dışında her şey uykudadır. Hayvanat ve nebatatın dışında kalan her şey camit ve uykudadır. “Taş ağır bir uykudur” demiştim bir zamanlar bir şiirimde. İnsan bu âlem içerisinde kendini kendi dışındaki varlıkların -özellikle cemadatın- uykusuna bırakmaya meyyaldir. Çünkü uykunun en büyük özelliği uyumayanları çağırıp kendine katmaktır. Uyku sessiz bir çağrıdır. Uyumayanları mükellefiyetsizliğin sahte uyumuna davet eder. Şairlere gelince, onlar her daim teyakkuzda olmak zorundadırlar. Çünkü onlar için evren her lahza yeni inşa edilmiş gibidir. Bakışlarındaki şaşkınlığı yere düşürmezler. Hep hayret makamındadırlar. Şairler yaratılış şaşkınlığını üzerinden atamamış insanlardır. Yürüdükçe kendilerini yanlış yerde indirilmiş yolcu gibi yabancı ve garip hissederler. Gerçekten de bir şair için, burası orası değildir. Orası dediğimiz yer şairin öz ülkesidir. Böyle bir dünyada yaşayıp da şiir yazmayan insanlar ya çok güçlüdürler ya da çok tuzlu uykulara dalmışlardır. Dünyada iki temel telaş vardır. Birincisi şairlerin telaşı: Allah’ın Âdem’e -as- öğrettiği şekilde eşyayı isimleriyle tanıyıp tanımlamak. İkincisi ise şair olmayanların telaşıdır ki bu da “mülkiyete” bir ömrü bağışlamaktan ibarettir. Şair aslen fakr üzre olan adamdır. Zenginlik ve şairlik yan yana gelmez. Zira mülkiyet şairin şiirsel dikkatini toparlamasına manidir. Eşya ve para kendi üzerinde gezinen uykuyu sahibine de bulaştırır. Modern çağın dervişleri şairlerdir ve her daim uyanıktırlar. Teheccüde kalkar gibi gecenin bir vaktinde hayatın hasar görmüş bir tarafını onarmak için kalemlerine davranırlar. Şiir yazmayanların ve şiire hayatlarında hiç yüz vermeyenlerin Şuara suresinin son ayetlerine iyi kulak vermeleri gerekiyor. Çünkü dünün -cahiliye döneminin- Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen şair tipi bugünün şiire büsbütün sırt dönüp şiirsel olana savaş açan şiir okuyup yazmayan güruhudur. Yalan sektörleşmiş, yapmadığını söyleme sistemleşmiş, haksızlığa uğradıktan sonra yutkunup kalma durumu âdeta gelenekleşmiştir. Şairin kelimelerle ağladığı bir haksızlık ve zulme şiire hiç bulaşmamışlar zümresi başka taraflarıyla gülebiliyor ya da insanlık acılarını açık oturumlarda beylik laflarla eğlenceye dönüştürebiliyorlar.

Osman Toprak: Hoşnutsuzluk kavramı üzerinde duruyor ve bu bağlamda şairlerin hoşnutsuzluğuna değiniyorsunuz. Şiir, şairi hoşnut etmek için yeterli bir sebep değil midir? Ya da bir şairi ne hoşnut eder?

Hüseyin Akın: Demin de söyledim şair yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibi gözleri bulunduğunun ötesinde gitmek istediği yerdedir. Bu yüzden hoşnutsuzdur; çünkü yerini yadırgayan insanın ruhu sükûn bulmaz. Hoşnutsuz adam her şeyden alınganlık duyar. “Almak”la “alınmak” burada iki önemli dünya algılayışıdır. Şair dış dünyanın kendisine doğru uzanmış dallarına almak fiiline işlerlik kazandırarak yönelmez. Ne de olsa mülkiyet derdinde değildir. Dışarıdan kendine doğru uzanan her şeyden alınır şair. Çünkü alınmak alınma konusu olan şeyden kendi namına bir şeyler almaktır. Bu alınganlık onu hem kendini yeniden gözden geçirmeye, hem de karşısında alınma unsuru olan kişi ya da şeyi yeniden okumaya vesile olur. Şiir şairi hoşnut etmek için yeterli midir? Kendini kendine ve kendi dışındakilere anlatabilmek bir şair için en büyük saadettir. Anlatma ve anlama nakisasıyla dünyaya gelmiş varlıklarız. Bu acziyetin altında ezilmekten kurtulmak tabi ki hoşnutluk sağlar şaire. Ama her şiirden sonra gelen yine bir başka şiirdir. Her gelen yanında bir sonrakinin ya gelmezse endişesini de beraberinde getirir. İşte bu kaygı ve endişe şairin hoşnutluğunu inkıtaa uğratan önemli amildir. Bir açıdan da bu olması gerekenden başkası değildir. Zira kesintisiz hoşnutluk ve günübirlik mutluluk şairin yazmasının önünde en büyük barikattır. Zira şiir karmaşa, kaos ve yerini yadırgamalardan sudur edip tutuşan bir sahadır. Mutluluktan şiir doğmaz, olsa olsa sanat adına karnı doymuş bir adamın kürdanıyla oynaşması kalır geriye.

Osman Toprak: “Şairlerin yarına kalabilmekten başka kaygıları yoktur” diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Şairlerin kaygısı mı duyulması gereken bir kaygıdır yoksa diğer kaygılar mı?

Hüseyin Akın: Yazmak, özellikle şiir yazmak faniliğe karşı bir tür mukavemet geliştirmektir. İnsanın bedeni dünyadan çekildikten sonra kendisinden geriye bir şey kalmalıdır ki varlığını o geriye kalan şeyde sürdürebilsin. İsim yapma isteğinin, şöhret tutkusunun en önemli sebebi budur. Yaşadığını dünyaya iz bırakarak belli etme arzusu. Elbette dünya üzerinde yaşanan acılar ve zulümler üzerine de kaygıları vardır şairlerin. Ama ben bunu ayrıca söylemeyi zait görüyorum. Zaten şair olmak uyanık ve duyarlı olmaktır. Dünyada olup bitene bigâne kalamaz. Yazmamak olup biteni unutmanın insafına terk etmektir. Şair buna razı olmaz. Yaşanan şeyleri zamanın tutanaklarına geçer. Bu doğal bir kaygının neticesidir. Benim “yarına kalma kaygısı” dediğim şeyi bundan ayırmak lâzım. Düşünün “yarın” diye muhtemel bir zaman yaşanacak ve siz o yarınlar silsilesi içerisinde yer alamayacaksınız. Kitleler bu sıkıntılarını evlat sahibi olmak suretiyle telafi etmeye çalışırlar. Kendilerini çocuklarında sürdürmeyi dilerler. Hâlbuki evlatların hızla ebeveynlerinden uzaklaşıp başkalaştıkları bir çağda yaşıyoruz. Nesiller arası irtibat ve mukarenet nerdeyse yok seviyesinde. Sonraki kuşak öncekinin suret ve mirasını reddederek yoluna devam ediyor. Şairler yazdıklarıyla bütün kuşakların belleklerinde kalarak yüreklerine oturacaklarına inanırlar. Bu tesir gücüne bütün şairler sahip olamasalar da bunu umut etmek bile bir anlık faniliğin kalesine atılan gol gibidir.

Osman Toprak: Kitabınızın merkez noktası şiir ve şairlik olmakla birlikte bireysel ve toplumsal meselelere de değiniyor, sancılı alanlarla ilgili konulara da yer veriyorsunuz. Özellikle “Biz İhya Okuduk Onlar İhya Oldular” başlıklı yazınız dikkatleri çekiyor. Burada dile getirilen ihya olmak kavramı ile nasıl bir süreci yansıtıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Ben bu kitapla hayata şiirsel bir pencereden bakmak istedim. Tabi ara sıra yoldan gelip geçenlere nanik yaptığım da oldu. Edebiyatın sosyal meselelerde iyi bir araç olabileceğini göstermeyi denedim. Anlaşılacağı gibi “Biz İhya okuduk onlar ihya oldu” cümlesi bir sürece dikkat çekmek içindir. Hızlı çözülme, liberalleşme ve her şeyi kolayca kitabına uydurma dönemine. Önden gidenlerin birçoğu arkadan gelenlere örnek oldular; ama kötü örnek oldular. Abi, üstat, reis gibi payelere sahip kişiler arkadan gelenleri sattılar. Bize “siz hep İhya okuyun, dönüp dolaşın yine İhya okuyun” dediler; ama kendileri nerede bir ihale var onun peşine düşüp paraya para demediler, “elinin kiri” dediler. Bu sözlere masumca kandık. İ.H.L’yi unutup ihaleye daldılar. Siz bunları biliyorsunuz, bunları söylemeye gerek yok. Şayet parmağıma değil de parmağımın işaret ettiği noktaya bakarsanız bulursunuz. Muhafazakârlık çok mümtaz ve mümeyyiz bir bağlılığın adı iken sağcı kapitalistleşme sürecine meşruluk kazandıran bir kelimeye dönüştü. Kârı muhafaza etmenin adı muhafazakârlık oldu. Fikir ve düşüncedeki çarpık muhafazakârlaşma edebiyata da sıçradı. Bugün çer çöp ne varsa hepsini koruyup kollamanın adı neredeyse muhafazakârlık olmuş. Muhafazakâr olduğunu iddia eden bir gazete kendi cemaat aidiyetine mensup olanlarla beraber yalakalık ve yavşaklık yapanların dışındakilere kültür sayfalarında kolay kolay yer vermiyor. Kendini sözüm ona Sünnî edebiyatın temsilcisi olarak gören bu anlayış kendi şablonlarının dışındakilere “öteki” muamelesi yapmaktan çekinmiyor. Neo Muhafazakâr -Yeni Muhafazakârlık- muhtaç olduğu kudreti Amerika’dan devşirdiği alımlı ve ılımlı İslâm’da bulan bir anlayıştır. Ellerinde İhya var; ama gözleri orada değil, yeni bürokratik imkânlar ve ihya olacak fırsatlar için pusuda bekliyorlar.

Osman Toprak: Bu söylediklerinizden yola çıkarak bundan sonrası için ihya konusunda nasıl bir tercih yapmanın insana yaraşır bir eylem olduğunu söyleyebiliriz, okumak mı, olmak mı?

Hüseyin Akın: İnsan “sahip olmak”la “olmak” arasındaki tercihini iyi yapmalı. Onlar ihya olmaya -palazlanıp serpilmeye, madden olgun ve dolgun hâle gelmeye- devam etsinler, biz de İhya okumaya devam edelim. Allah onlara da, bize de “yürü ya kulum” diyor; ama onlar kafalarında hedefledikleri bir dünya cennetine doğru koşuyorlar. Oysa dünya cennet olmaya en elverişsiz mekândır. Elbette okumalıyız; ama bu kabımızı doldurmak için olmalı, kafamızı şişirmek için değil. Kendi varlığımızın dışındaki sahaya yığınaklar yapıyoruz sürekli. Para, şöhret, servet, iktidar vb. Taklit ve öykünme kendimizi inşa sürecini inkıtaa uğratmış. Başkalarının yaşamını kendimize model seçip hazzına varamadığımız bir İslâmi sorumluluklar bazında yaşamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm ilk başta haz ve huzurdur. “Olmak” dediğimiz ilk basmağı es geçtiğimiz için Müslümanlaşmayı da “sahip olma” mantığı içerisinde değerlendiriyoruz. İman, ibadet ve ahlâk sahip olduğumuz ve yaptığımız şeyler bütünü sanki. Oysa bu üç esas “olmak” suretiyle bize olgunluk bahşeden unsurlar olmalıdır.

Osman Toprak: Siz kamusal alan konusuna da yeni bir bakış getiriyor, devletin çizdiği kamusal alanı Camus(s)al alan olarak görmeyi tercih ediyor, bunu böyle yorumluyorsunuz. Burada niçin bir ironi gereği duydunuz? Sizin alanınızın içine kimleri almayı uygun görüyorsunuz?

Hüseyin Akın: Alber Camus’den mülhem bir metafor bu. Demek istiyorum ki bizi oyununuza almak zorunda değilsiniz, zaten sizinle oynamaya meraklı da değiliz, ama sokağınızdan geçmemize mani olmayın. Başkaldırı felsefesinden bahsediyorum ama bu incelikli bir şey. İtilmişlik psikolojisiyle “öteki” konumuna razı olmuş başı öne düşmüş insanlara “başınızı kaldırın” anlamında bir çağrı. Dik başlı değil başı dik olun. Nurettin Topçu’nun vurgu yaptığı isyan ahlâkıyla Albert Camus’nün başkaldırı felsefesini aynı anda anlamaya dair bir söylem. Şiirin kamusal alana sokulmaması da öteden beri bir sorun. Platon’un ideal devletinden bütün kurulu düzenlere varıncaya kadar hep şair ve şiir sakıncalı konumuna itilmiştir. Zira şair de şiir de düzen bozucudur. Ne diyordu Kaşgarlı Mahmut:

Osman Toprak: Evime ozan geliptür Perdeyü bozan geliptür Gündüz olan işleri Gece yazan geliptür

Hüseyin Akın: Burada ironiye neden başvurduğum sorusuna gelince; yaşananları acı bir mizahtan başka en iyi ne anlatabilir ki? İroni sanıldığı gibi bir gülmece değildir. İçerisinde trajik olanı barındırır. Benim en asabi ve agresif yazımda bile bu vardır. Dalga geçmiyorum. Kafa buluyor değilim. Kelime oyunu yapmıyorum. İllüzyonistlikle de işim olmaz. Sadece yazı konusu ettiğim olaya karışanları bir şekilde rahatsız etmeyi seviyorum. Buna okuyucu da dahil. “Kitabım çıktı, alınmayın!” deyişim boşuna değildir. Benimki geçici bir rahatsızlık değil, onun için verdiğim rahatsızlıktan dolayı kimseden özür dilemek gibi bir durumum da yok. Benim kamusal alanım yeryüzüdür. Orada sınanmaya aday herkese yer vardır. Yeryüzü mescidini talan etmemek şartıyla tabi. Kıblegâhına saygısızlık etmemek başta geliyor.

Osman Toprak: Bir şairin bir ideolojiye yaslanmadan toplumsal meselelerle ilgilenmesi, fikrini hakikati gözeterek dile getirmesi bizde pek alışılmış bir durum değildir. Sizin kitabınızda ise ideolojiyi değil insanı merkeze alan bir yaklaşım var. Burada sanat ve ideoloji konusuna bakışınızı merak ediyorum.

Hüseyin Akın: İdeoloji kirletilmiş, yani anlamlar giydirilmiş bir kavram. Fikirlerin ve düşüncelerin bilimi demektir aslen. Dünya ve toplumla alâkalı birbirleriyle tutarlı olan inanç ve düşünce sistemine ideoloji diyoruz. İlk kez 1796’da kendi ideasını tanımlamak için Fransız yazar Destutt de Tracy’nin kullandığı bir kelimedir. İdealar aleminden devşirdiğiniz soyut birtakım oyuncaklardan oluşan setle soyut dünyayı anlamlandırma ve biçimlendirme çabasıdır. Cemil Meriç’in ifadesiyle “İdeolojiler insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleridir”. Görece akıl yürütmelerle bir sonuca ya da mutluluk düzenine ulaşmanın mümkün olacağını sanmıyorum. Bu yüzden ideolojik olan aynı zamanda saplantısal ya da dogmatik olanla nerdeyse eşdeğer bir durum arz ediyor. İdeoloji şiirin seslenme alanını daraltır. Küçük hesapların, kısa mesafelerin, kısa adımların aracı durumuna düşürür. Şiirle gelenek arasında kuvvetli bir bağ olduğuna inanıyorsak evrensele yaslanmamız vazgeçilmezdir. Bu demek değildir ki şairin bir düşünce yapısı, inanç sistemi ya da bağlılıklar sistemi yoktur. Şair inanç ve ülküsünü derinden yaşayıp başka kanallarla ifade ettiği hâlde şiirde bunu vaaz etmeye kalkmaz. Düzyazıyla tebliğ edebileceği bir şeyi şiirle anlatmaya kalkması açık kapıyı açmak gibi beyhude bir iştir. Sanat sanatçının inancı ve efkarıyla mündemiçtir elbette. Müslüman edebiyatçıdan bahsedebiliriz ama İslâmi edebiyat ifadesi yumurtalı omlet demek gibi bir şeydir. Edebiyatçı Müslümansa zaten ister istemez kendi rengini ve kokusunu eserine sirayet ettirecektir. Tabiat ve tabiatın içerisinde yer alan her şey kutsal ve Müslümandır. Bir şiirde “cami”, “minare” “şerefe” ne kadar Müslümanca sözcükler sınıfına dahilse “yağmur”, “söğüt ağacı” ve “gökyüzü” de o denli Müslüman kelimeler cemaatine dahildir. Ben böyle düşünüyorum ve böyle bağlanıyorum bu sözcüklere.

Osman Toprak: Söyleşimizi şiir ve nesir karşılaştırması ile açtık, yine edebiyat ile bitirelim. Günümüz edebiyat ortamını nasıl görüyor, gerek şairler, yazarlar, gerek edebiyat okuru açısından nitelikli ürünlerin tercih edildiğini söyleyebiliyor musunuz?

Hüseyin Akın: Bugünlerde her söyleşinin olmazsa olmaz sorusu bu. Demek ki ortada rahatsız eden bir durum var. Gerçekten de edebiyat gruplar, çeteler, gettolar ve cemaatlere bölünmüş durumda. “Kart hamili yakinimdir” kabilinden referanslarla bir dergiye dahil oluyor ya da bir gazetede yapıp ettikleriniz yayımlanıyor. Bu bir genelleme değil tabi. Ama gerek ideolojik, gerekse cemaatsel ayrışmaların başı çektiğini söyleyebilirim. Özellikle cemaatsel edebi ayrışmalardan iyice midem bulanmaya başladı. Sapla samanın birbirine karıştığı bulanık bir ortamdayız. İsterseniz bir adamı üç günde şair, hikâyeci ya da roman yazarı yapabilirsiniz. “Nitelik” orada bir yerde el sürülmeyen bir şey gibi. Öyle garip bir işleyiş var ki bir ürünün nitelikli olması fazla önemli değil, önemli olan o ürünün kimin tarafından ortaya konulmuş olmasıdır. Bizim adamımızın iyisi şeklinde bir sunum yapılıyor maalesef. “Müşterek bir medeniyetin çocuklarıyız” sloganı sadece kötü niyetleri gizlemek için kullanılan bir çerçeve sözden öteye gitmiyor. Popülizm, reklam, çok satma gibi piyasaya yönelik terimler hâlâ belirleyiciliklerini sürdürüyorlar. “Nitelikli” olan nedir? Tam da niteliğin döngüselliği ve iyinin durağanlığı dediğimiz yerdeyiz. Nitelikli olan şey belli bir zaman sonra alışkanlıklarımız arasına giren tekrarlara dönüşüyor. Ne kadar olumsuz konuşuyorum değil mi? Çok şükür ki alınganım. Dışımdaki her şey benim aleyhime organize olmuş gibi geliyor bana. Kimseyi suçlamak için söylemiyorum bunları. Ortak bir günahın içerisindeyiz. Bu kadar fenalığın tek başına nasıl üstesinden gelinebilinir ki? Kitabım çıktığı zaman birçok kesimde küskünlük ve alınganlık yaşanacağını biliyordum. Kimi tanıtmaktan içtinap etti, kimisi “ben de senin” dedi. Oysa ben ona küfür falan etmiş değildim. Sadece rahatsız etmiştim. Yazdıklarımda büsbütün günahsız olduğumu söylemiyorum; ama aynı zamanda masum okumanın olmadığına da inanıyorum. Okuyucu kendi cinayetine yazarını ortak etmek ister. Yazar bu günahı üzerine almadığında okuyucu çılgına döner. Çok sağlıksız bir okuma yazma ortamında ürünler veriyoruz. Şımartılmışlardan değiliz. Yazınsal anlamda hiç başımız okşanmadı. Bilakis “sen de bizim mahalleden geçersin” tehditleri çok aldık. Koruma istemiyoruz, zırhımız inancımız ve masumiyetimiz, koruyucumuz Allah! Bütün bu sağlıksız ortama rağmen çok iyi işler başarılmıyor da değil. Elbette her cenahta elindeki işe bakan insanlar var; ama ben Millî Gazete’de sadece okur yetiştiren değil, aynı zamanda yazar mektebi misyonu gören tarafı çok önemsiyorum. Osman Toprak, Ayhan Demir, Esra Elönü, Alper Gencer, Fatih Sertyüz, Çiğdem Can… gibi, şimdi aklıma gelmeyen daha birçok genç kalemin beş on yıl sonrasının inisiyatif ehlinden olacağından hiç şüphem yok.

Bütün söyleşiler