HÜSEYİN AKIN SÖYLEŞİSİ

Müzeyyen Çelik

İzdiham, 26.10.2008

2008

94–102

Müzeyyen Çelik: Kitaplarınıza verdiğiniz isimler hep bir ironi yüklü, bunların anlamlarını varsa hikâyelerini bize tek tek açıklar mısınız? Yani biz kitabınız çıkınca alınalım mı?

Hüseyin Akın: Bu dünyadan gitmeden evvel hayatın yüzüne karşı söyleyebilecek bir çift sözümüz olmalı. Ben hep buna inandım. Hayatın en büyük ahdi bize günümüzü göstermekse eğer bizim de hayatla bir hesaplaşmamızın olması şarttır. Şimdi bana hayatla ne alıp veremediğin var, diyebilirsiniz. Yo hayır, hayatla alıp veremediğim değil, tam tersi verip alamadığım var benim. Bu öyle bir gerçektir ki bir tarafı gülümsetirken diğer yanı hüzünlendirir. İroni dediğiniz şey aslında acıyla karışık bir gülümsemedir. Kitaplarıma isim vermiyorum onlar zaten isimleriyle dünyaya geliyorlar, desem bana ne dersiniz bilmem. Tıpkı bir şiirin bir mısraı gibi, kitap başlıklarım da vehbi bir şekilde sudur ediyorlar. Şimdi ben bu şiire ne başlık koyacağım ya da bu kitabın ismi acaba ne olmalı diye hiç düşünmedim. Başlık geldi kitabı buldu. Hatta bazen başlık kitaptan önce kitaptaki yerini aldı. Kitabım çıktı alın diyenlere inat, kitabım çıktı alınmayın, dedim. Yani söyleyene değil, söyletene bakmak lâzım. Evet, kitabım çıkınca alınabilirsiniz. Ne de olsa parası olanlar gocunur, yarası olanlar alınır. Alınmak yarasının farkına varanlara mahsus bir durum.

Müzeyyen Çelik: Şiire ne zamanlar heves ettiniz? Sizi bu limana iten bir rüzgâr var mıydı?

Hüseyin Akın: Bu heves çocukluk yıllarıma dayanır. Sanki içimde uyuyan bir şiir vardı, o şiiri birileri uyandırdı. İlkokulda Teksas, Tommiks, Zagor, Zembla ve Mandrake gibi sokak kitaplarını okurken bir yandan da anlamadığım; ama sesine hayran olduğum şairleri okuyordum. Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi o yaşlarda ne dediklerini anlamasam da sesi bana çok sıcak ve aşina gelen şairlerdi. Beni bu limana hangi rüzgâr itmişti? Ölüm çok kuvvetli bir imge oldu benim hayatımda. Onu bir gerçek olmaktan çok bir imge olarak düşünmek istemişimdir. Ölüm hep hayata karşı hevesimi kırmıştır. Onun için kendime hep kıyıları seçtim. Şiir tam da buna tekabül ediyordu. Hayatın kıyı şeridi.

Müzeyyen Çelik: Kendinizi şair olarak mı, denemeci olarak mı tanımlamaktan hoşlanıyorsunuz? Ya da kendinizi nasıl tanımlarsınız diyelim?

Hüseyin Akın: Tanımlamak hükmetmektir, tanımlanmak ise verilen hükme razı olmaktır. Belki de böyle değildir, ama ben oldum olası kimliğimin dar bir çerçeveye sıkıştırılmasından haz etmemişimdir. Sadece şunu söyleyebilirim, şiirle anılmak düzyazıyla anılmaktan daha çok hoşnut eder beni. Şiir insanı teyakkuza geçirir, uyanık tutar; eğer uykuya dalmışsa uykusunu dağıtır. Bu yüzden yaratılış şaşkınlığımı artıracak bir yoğunluğun içerisinde anılmayı tercih ederim.

Müzeyyen Çelik: Hem ilahiyatçı, hem öğretmen, hem şair, hem denemeci, hem köşe yazarı, hem de editörlük yapıyorsunuz? Bu kadar çok karpuzu kollarınıza sığdırmayı nasıl başarıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Bütün bu saydığın uğraşları müşterek bir ahenk içerisinde yapıyorum. Ritim ve ahenk aynı olduktan sonra yapılan işin şu ya da bu mahiyette olması pek fark etmiyor. Edebiyat uğraşı zamanla yapılan değil, zaman içerisinde kotarılan bir şey olduğu için artı bir vakit gerektirmiyor. Denemelerim şiirlerimin atık malzemeleri sayılır. Bu yüzden onları yazmak da öyle beni uğraştırmıyor. Köşe yazarlığı da zihnimde kendi kendime konuşup seslendirdiğim şeylerin kâğıda geçmesinden ibaret. Bu da yoğun arayış gerektirmiyor. İlahiyatçılık, öğretmenlik ve editörlük ise farkında olmadan bir şekilde yokuş aşağı iteklemeye ihtiyaç hissetmeksizin kendi ağırlığıyla sürüp giden şeyler. Aslında hepsi sizin saydığınız kadar da değil, ama ben şikâyetçi değilim.

Müzeyyen Çelik: Durup dururken mi şiir yazarsınız yoksa illa bir dürtüyle mi hareket edersiniz? Elinizi kaleme iten etkenler nelerdir?

Hüseyin Akın: Her şey birdenbire olur. Aniden bir şey gelip bana çarpar ve onu gönlüme kestirdiğim taktirde peşini bırakmaz ondan kendime şiir yaparım. Bu bir ses, bir söz, bir görüntü ya da hâl içinde bir hâl olabilir. Şiir bana ben susup şiir konuştuğu zaman gelir. Ben konuştuğum zaman şiir susar. Onun için her zaman kendime sükût biriktiririm.

Müzeyyen Çelik: Deneme yazarlar için belki de en özgür alan, kurguya yönelip hikâyeler yazdınız, roman yazmayı düşünüyor musunuz? Kurguya bağlı kalmak sizi sınırlandırıyor mu?

Hüseyin Akın: Hepsi Hikâye adında bir hikâye kitabım var. İlk ve tek hikâye kitabım bu. Gerçek olayları birtakım fırça darbeleriyle deforme edip kurgusal nitelik kazandırarak yeniden yorumlamayı denedim. Hikâye de bana aynen şiir gibi ilhamla gelen bir şey. Roman yazmak bana göre değil. Uzun yolu göze alabilen biri değilim. Roman bana denizaşırı memleketlere yolculuk gibi geliyor. Yine de büyük konuşmayım; ama roman yazacağımı sanmıyorum. Roman yazmak insanı şiirden uzaklaştırır. Dönüşü olmayan bir yola girmiş olur şair. Yani romandan şiire dönmek kolay değil.

Müzeyyen Çelik: Geçmiş Günler Matinesi herhalde günümüz nesline, çocukluğuna veya gençliğine götürür. Siz de oraya gittiğiniz için mi bize bu kitabı getirdiniz?

Hüseyin Akın: Evet, bu kitap benim çocukluk günlerimin dünyası, rüyası ve rüya sinemasının birleştiği kesitleri içeriyor. Ben oraya gittim elbette, oralar gezip gördüğüm yerler. Seyrettiğim filmleri ve karakter oyuncularını bu kitapta yazdım. Gittiğim ve geçtiğim ya da geçip gittiğim şehirleri de yazmaya başladım. Sonra çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın gözlerimin önünde çeşitli renklerde yanıp sönen meyveleri var, onları da yazmaya devam ediyorum. Bütün bunlar dünle ilgili yaşamsal tedailer. Hepsinin içinde ben varım.

Müzeyyen Çelik: Kitaplarınızda orijinal fikirler ve parlak düşünceler var. Herkese çok farklı bir taraftan baktırmayı beceriyorsunuz. Bu yetenek meselesi mi yoksa etkilendiğiniz yazarlardan mı esinleniyorsunuz?

Hüseyin Akın: Valla yetenek denilemez; çünkü o safhayı geride bıraktığımı sanıyorum. Etkilendiğim yazarların ise benim üzerimde bu denli etkili olması mümkün değil. Zaten ben buna izin vermem. Sonra dün etkilendiğim yazarlar bugün benim hayatımda o kadar etkin değil. Olsa olsa etkilendiğim fikir ve düşünceler diyebilirim.

Müzeyyen Çelik: Tenekeci’yle güzel işler çıkardınız. Şimdilerde yeni projeler var mı?

Hüseyin Akın: Proje kelimesi çok teknik kaçıyor bizim ortaya koyduğumuz işlere bakınca. Hiçbir şeyi önceden tasarlayarak yapmıyoruz. Yürürken önümüze çıkıyor yapacağımız işler.

Müzeyyen Çelik: Siz hem orijinal olup, hem de post modern olamayan bir şairsiniz. Bu geleneğe bağlılıktan mı geliyor, ilahiyatçı altyapısından mı?

Hüseyin Akın: İlahiyatçılıkla hiçbir ilgisi olmadığını öncelikle söyleyebilirim. İlahiyatçılık kimliğinin bana yazdıklarım noktasında kazandırdığı bir şey olduğunu da sanmıyorum. Post modern olmadığıma ben de inanıyorum; ama öyle olduğumu söyleyen birçok insan da var. Orijinal olmaya karşı değilim zira ne de olsa orijine bağlıyım. Öze dönük bir tarafım var. Kaynaklanma açısından da bu böyle.

Müzeyyen Çelik: Hemen gelenek, modernizm, popülarite hakkındaki görüşlerinizi de alalım.

Hüseyin Akın: Gelenek sahih orijine bağlı kalmak demektir. Kaynaklanma açısından söyleyecek olursak çamurlu bir ırmak yerine duru bir denizi tercih etme melekesini muhafaza etmektir. Sanat açısından elbette binlerce yılın edebi müktesebatı çiğnenerek bilmem kaçıncı yeniyi ihdas etmek temelleri olmayan bir bina yapmaya kalkmaya benzer. Modernizm, eskiyi gözden düşürüp eskinin tahtına kurulmayı hedefleyen bir nevzuhur dünya algısıdır. Aslında bir din demek daha doğru olur. Münafığı olmayan bir dindir modernizm, ya mümini vardır ya da kâfiri, modernlik kendine doğru ilk adımı atan için bir üçüncü yol tercih hakkı bırakmaz. Sanat ve edebiyat noktasında modernlik ise daha başka bir şeydir. Sözgelimi çağın dilini kullanıp idrakine seslenmek filolojik anlamda modern bir durum olsa da ideolojik manada modernlik sayılmaz. Popülarite kitlelerin teveccühüne uygun yol izlemektir. Kitleleri şuurlu topluluklara dönüştürmesi gereken edebiyat adamı kitlenin beğenisine teslim olduğunda eserini de tüketilir nesne konumuna düşürmüş olur.

Müzeyyen Çelik: Şiirlerinizde, denemelerinizde ortak bir nokta var: Neyi nasıl kaybettik? Evet, Hüseyin Akın, neyi nasıl kaybettik bize özetler misiniz?

Hüseyin Akın: Kısaca şöyle ifade edeyim: Modern hayat insana kaybolacak yer bahşedecekken yerini kaybetme duygusu yaşatıyor. Bütün adresler o kadar açık ki sadece kendimize ait özel ve mahrem alanlardan bile yoksunuz. Bir zamanlar şu sorunun peşine düşmüştüm: Kaybolmak için nereye gitmeli? Kaybolacak yer yok çünkü yerimizi kaybettik. Sadece yerimizi değil, göğümüzü de yitirdik. Piyasaya çakılıp kalan gittikçe dünyevileşen insanlık gökdelenlere parsellediği gökyüzüne şimdi bakışlarını ve Allah’a açılan avuçlarını sığdıramıyor. Genç kuşaklar bugünü ertelemiş sınavdan sınava koşarak delicesine kaybettiği istikbalini arıyor. Geleceğini aramaya kilitlenmiş gençlik dün denilen zamandan büsbütün habersiz.

Müzeyyen Çelik: Hüseyin Akın için İstanbul nedir? Nişantaşı’nda öğretmensiniz. Okulun penceresinden gördüğünüz İstanbul’la sevdiğiniz İstanbul’u bize anlatır mısınız?

Hüseyin Akın: İstanbul herkesin sınırlarını kafasında ve kalbinde çizdiği coğrafyanın adıdır. Ben de bir zamanlar “İstanbul ruhuma eş / İstanbul benim kadar” demiştim bir şiirimde. Kaçmanın da kalmanın da zor olduğu bir tutku kenti İstanbul. Okulun penceresinden boğaz görünüyor; oysa ben hiç boğazına düşkün biri olmadım. Sabit bir kartpostal gibi göründü ne zaman pencereden boğaza baksam. Kımıltısız bir manzara. İstanbul’un sokakları daha bir canlı ve yazılmamış öyküler, şiirler barındırır içlerinde. Dev binalar, alışveriş merkezleri, plazalar, gökdelenler ve otomobillerden artık insanlar sığmaz oldular İstanbul’a. Tıpkı içi hınca hınç eşyalarla dolu insansız evlerimiz gibi.

Müzeyyen Çelik: Şairler yalancıdır biraz, biraz da firari gerçek hayattan kaçarlar. Siz de hep gerçek hayata kaçmışsınız. Bunun sebebi hikmeti nedir?

Hüseyin Akın: Şairler dünyaya ayak uydururlar; çünkü dünyanın kendisi yalandır. Bu yalanı yalın bir şekilde dile getirebilmek için hayatla aranıza mesafe koymanız gerekiyor. Ben firari olmadım; ama hep sürgün yaşadım. Yani kaçmadım sürüldüm. Piyasaya da, siyasaya da uyum gösteremeyenler sürülür.

Müzeyyen Çelik: Millî Gazete’de köşe yazarısınız? Köşe yazarlığıyla aranız nasıl? Bazıları birkaç beden büyük olduğunuzu söylüyor sizin düşünceniz nedir?

Hüseyin Akın: Ben yazı yazıyorum, gazetedekiler köşeye yerleştiriyor, bu anlamda köşe yazarı olmuş oluyorum. Yoksa köşesine çekilmiş biri falan değilim. Valla birkaç beden büyük olmakla neyi kastederler bilemem; ama öyle iri kıyım biri değilim. Bir insafsız terzi bana biçtiği kumaşın bir tarafını çalıp duruyor. Yerli olduğum için yerimden memnunum.

Müzeyyen Çelik: Tanıdığımız şairler yüz ifadeleriyle, yürüyüşleriyle, giyimleriyle pek rahat tipler olmadıklarını ortaya koyuyorlar. Siz de bu tarz bir tepki aldınız mı? Yani sizi tanımayan biri görünce şair misiniz der mi?

Hüseyin Akın: Şaire özgü bir tipoloji var mıdır, bir yürüyüş ya da yüz ifadesinden bahsedilebilir mi bundan emin değilim. Kafaların ve kalplerin karıştığı bir dünyada çehreler de bu karmaşadan nasibini almıştır mutlaka. Şairlerin rahatsız, yerini yadırgayan insanlar olması gayet normal ve doğaldır. Öyle olmaması kaygılanacak bir durumdur bence. Rahatı kaçmış insandan ancak şair olabilir. Elbette şair bunu çeşitli tezahürlerle ortaya koyacaktır. Biri bana bakıp şairliğime hükmederse bundan rahatsız olurum. Bana değil yazdıklarıma bakarak böyle bir hükme varmalı önce. Ben böyle bir tepki sanırım almadım.

Müzeyyen Çelik: Öğrencilerinizle aranız nasıl? Uçuk mu, sinirli mi, otoriter mi? Nasıl bir öğretmensiniz?

Hüseyin Akın: Öğrencilerimle aram gayet iyi. Ne uçuk, ne sinirli ne de otoriter. Olduğum gibi, hiçbir pozisyon takınmadan yaklaşırım öğrencilerime. Özdeşlik kurarak, öğrencilik günlerime geri dönüşler yaparak diyalog kurarım onlarla.

Müzeyyen Çelik: Öğrencilerinizden şiirlerini elinize tutuşturup hocam nasıl, diyen oldu mu?

Hüseyin Akın: Evet oldu. Halen ilgilendiğim bazı dergilerde yazan öğrencilerim var içlerinde. Bunlardan eşik atlayamayanlar da oldu; ama onlar da iyi bir okuyucu oldular.

Müzeyyen Çelik: Kırknar, Kırklar, şairlerimizin kırkla derdi ne? Kırklara mı karışmak istiyorsunuz?

Hüseyin Akın: Biliyorsunuz 40 sayısı bizim kültürümüzde bereketli birlikteliğe delalet eder. Biz de ekip ruhunu bu kelimelerle ifade etmeye çalıştık.

Müzeyyen Çelik: Yanınızda hep kâğıt kalem taşır mısınız? Ola ki bir cümle gelir kaçırmayayım diye?

Hüseyin Akın: Evet, kâğıt kalemsiz gezdiğim pek vaki değildir. Şiirin yanı sıra şifahi kültüre dair yazdığım kitapların ön safhası hep yanımda taşıdığım kâğıtlara aldığım notlardır.

Müzeyyen Çelik: Genç kuşak şairlerimiz, sağcı, solcu, ateist, İslâmcı, hazcı, şucu bucu ayrıldı. Hepsi dergi çıkarıyor. Dikkatinizi çeken dergi oldu mu?

Hüseyin Akın: Yazdığım dergiler aynı zamanda dikkatimi çeken dergilerdir. Yazmadığım dergiler arasında takdir ettiğim, ilgimi çekenler de vardır elbette. Editörleri şair ya da hikâyeci olan dergileri daha çok önemsiyorum.

Müzeyyen Çelik: Şairler cennete giremeyeceklermiş. Siz ilahiyatçı kimliğinizle bu durumdan sıyrılabilecek misiniz? Neden böyle bir görüş var sizce? Şiir insanı dinden uzaklaştırır mı?

Hüseyin Akın: Kimin cennete gireceğini kimin de giremeyeceğini ancak Allah bilir. Şairler cennete girer sözü nasıl haddini aşmaksa şairler cennete giremez ifadesi de o derece Allah’ın sınırlarını çiğnemektir. İlahiyatçı kimliği değil, Müslüman kişiliğimle şunu söyleyebilirim ki şiirsel uyanış içerinde bulunan eşyadan arınmış soyut dünyanın insanları olan şairler Allah’ın lütfu keremine daha çok yakındırlar.

Müzeyyen Çelik: Hakkınızda yaptığım incelemede gördüm ki neredeyse hiç olumsuz eleştiri almamışsınız, bunu neye borçlusunuz? Hâlbuki tehlikeli alanlara girmiyor da değilsiniz.

Hüseyin Akın: Olumsuz eleştiri almamak pek de iyi değil kanımca. Belki birileri daha büyük fenalıklar için tetikte bekliyordur.

Müzeyyen Çelik: Semtlere Göre Dualar ilginç bir isim bunu yazmaya sebep neydi? Her semtte neden farklı bir dua? Acaba hangi semtte dua etsek kabul olur?

Hüseyin Akın: Bu kitapta yer alan dualar folklorik halk yakarış ve kargışlarından ibaret dualar. Modern hayatla birlikte yok olan şifahi kültüre dikkat çekmek için büyük şehirlerin semtlerine ait dua ve beddualara da yer verdim kitapta. Sokak sosyolojisi mahiyetinde bir eser diyebiliriz buna.

Müzeyyen Çelik: En büyük hayaliniz neydi?

Hüseyin Akın: Hayale gerek bırakmayacak renklilikte bir dünya! Dünyayı aratmayacak özellikte bir ukba!

Bütün söyleşiler