HÜSEYİN AKIN’LA HEPSİ HİKÂYE ÜZERİNE
GörüşmeciAsım Öz
KaynakÖzgün Duruş, 15.05.2009
Yıl2009
Sayfa109–116
Asım Öz: Şiir ve deneme başta olmak üzere edebiyatın farklı alanlarını bir arada yürüten, her birinde çeşitli çalışmaları olan bir sanat adamısınız... Yaşamöykünüze bakıldığında hepsinin -bugün için- kocaman bir şiir parantezi içinde yer aldığı söylenebilir. Buna karşın yayımladığınız edebiyat ürünleri içinde Hepsi Hikâye adını taşıyan bir öykü kitabınız var. Edebiyat ve öykü serüveniniz ne zaman ve nasıl başladı? Bu kitapta yer alan hikâyelerin hikâyesinden başlayalım. Hepsi Hikâye. Neden?
Hüseyin Akın: Yazdığım anların tespitini yapabilmem için yazmadığım süreçleri hatırlamam gerekiyor. İlkokul, ortaokul, lise ve fakülte yıllarımdan hafızamda kalan şeyler yaşadıklarımdan çok okuyup yazdıklarım oldu. Hep içerden dışarıya doğru süzülen bir hayattı benimkisi. Arsızlık yapıp hayattan bir şeyler isteyecek cesarete sahip olmadığımdan sürekli hayata bir şeyler vermeye çalıştım. Kitaplarda göz ucuyla süzdüğüm dünya ile kâğıt üzerine kurgulayıp düşlediğim dünyanın dışında hayatla çok sıkı bir ilişkim olmadı. Yaşadıklarımla yazdıklarımı örmedim, yazdıklarımla bir yaşam dokudum kendime. Şiire ve hikâyeye aynı anda başladım. Ama büyük sözü dinleyip daha sonra hikâyeyi kendine yeni hayatlar edinsin diye uzak diyarlara gönderdim. Hikâyeye konu olacak müstesna yaşamlara belli mesafeden imrenerek baktım. Onları şiirime çağırdığımda bazen geldiler, bazen gelmediler. Gelmedikleri zaman kendi içine çekilmiş bu kelimeleri insan içerisine çıkarıp hikâyelerini yazdım. Sükûtun malzemelerinden şiir, konuşmanın malzemelerinden hikâye doğdu. Hepsi Hikâye kitabında yer alan hikâyeler yıllar önce -15 yılı aşkın- çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlananlardan oluşuyor. Daha doğrusu ben bütünlük oluştursun diye birbirine yakın hikâyelerden bir derleme yaptım. Gerçek hayatın ya da hayati gerçeklerin hikâye tadından uzak bir katılık içerisinde seyretmesi karşısında bir şeyler yapılması gerekiyordu. Ben de kaleme sarıldım. Bunu gerçekliği incitmek pahasına yaptım. İsimleri, kurumları, unvanları değiştirip dönüştürdüm. Yaptığım deformasyon aslında çok daha büyük bir deformasyona dikkat çekmek içindi. Özellikle muhafazakâr camiadaki söz - fiil çelişkisini işlemeye çalıştım. Söz ile fiil, iman ile amel, teori ile pratik arasındaki uyumsuzlukları bütün yalınlığıyla ortaya koyarak fiiliyle bağdaşmayan sözü sahibine ihbar ettim. Gördüm ki söz ile eylem arasında en güzel aracı yine yazı imiş. Kitabın başlığı -Hepsi Hikâye- hedefine varmayan sözün beyhudeliğine dikkat çekmek olduğu kadar yazdıklarımın mesaj değerinin hikâye değerinden önce geldiğini ima etmeye çalıştım. Parmağa değil, işaret ettiğim noktaya bakılsın diye.
Asım Öz: Yazarlardan türlerle ilgili bir tanımlama istenildiğinde - çoğunlukla- kendi ürünlerine, anlayışlarına yaslanan bir tanım koyuyorlar ortaya. Ama olsun! Sence nedir öykü?
Hüseyin Akın: İnsanın kendine ve varlığını saran dış dünyaya bir mesafe aralığıyla kendi dışından bakmasıdır öykü. Kendi öykünüzü kendi dışınıza çıktığınızda anlatabilirsiniz ancak. Yol ve yolculuk varsa anlatılacak şey de var demektir. Âdem babamız ve Havva annemiz dünya öncesi bahçede memnu meyveyi yiyinceye kadar iki şeye sahip değildi, biliyorsunuz. Bunlardan biri kelimeleri bir anlam içerisinde cümleye dönüştürmek, ikincisi ise çıplaklıklarını örtecek elbise. Ne zamanki yasak ağaçtan yediler -olağan durum ortadan kalktı ve sessizlik bozuldu- ağaç yapraklarından örtüler -elbise- edinip Allah’ın öğrettiği isimlerden cümleler meydana getirdiler. Kelimeler anlamın elbiseleri oldu. Başlarına gelen pişmanlık duydukları olayı -yasak ağaçtan yeme- anlatmaya başladılar. Anlatı ve öykü böyle bir serüvene sahip. Yani öykünün de bir öyküsü var aslında. Dünyaya gönderilen -sürgün edilen- ne olmuştur da buraya düşmüştür? İnsan bir yorgan gibi hayatı üzerine çektiğinde yazmak değil, sadece uykuyla uyumlu bir yaşamak vardır. Yazmak, özellikle de öykü yazmak yorganı üzerinden atmak yani uyanık sabahlamaktır.
Asım Öz: Hem içerik, hem de kurgu açısından öykünüz hangi kaynaklardan besleniyor?
Hüseyin Akın: İçerik ve kurguca beslendiğim birincil kaynak iç dünyam, ikincil kaynak ise çevre ve sözlü kültürdür. Kitapların dışında kullanılan dil, kanaat ve geleneksel yargılara muhayyilemde yeniden biçim kazandırarak onları değişmez gibi duran gerçekliklerinden koparmaya çalışırım. Sohbet ortamları, vaazlar, hutbeler, dairevi halka şeklindeki konuşmalar bol istifade ettiğim kanallardır.
Asım Öz: Hepsi Hikâye, bir ilk kitap öykü türünde. “İlk kitap” denilince, bağışlamaya hazır da olsak bir acemilik içerdiği varsayılıyor sanki. İlk kitap gibi olmayan ilk kitaplara, Hepsi Hikâye de öyle. Bunu neye borçluyuz?
Hüseyin Akın: Kitap benim ilk hikâye kitabım olsa da içerisindeki hikâyeler belli bir sürecin ürünleri. Dolayısıyla hikâyede ilk deneyimlerim değil onlar. İlk deneyimlerimin çoğu yırtıp attıklarımdır. Acemilik hayatı doğru düzgün yaşamanın kendisinde var. Ben bu inatla sürdürülen acemilikleri yazmaya çalıştım. Yer yer masalsı, fantastik sahneler ilave ederek olayı gerçekliğinden koparmak suretiyle alınganlıkları engellemeye çalıştım. Kendimi hep bir hikâyenin içerisinde bulduğumdan mıdır nedir hiç zorlanmadım bu hikâyeleri yazarken.
Asım Öz: Öyküleriniz, ayrıntılardan bütününe doğru yelpaze gibi açılırken okuyucunun hiç beklemediği bir anda, yine başka ayrıntıların üzerinden finale varan kurgulama anlayışından oluşuyor. Öyleyse öykü bir ayrıntı sanatı mıdır sizce?
Hüseyin Akın: Aynen öyle. Öyküde hüner ayrıntıyı yakalayabilmektedir. Ayrıntı olmayan şey zaten yaşamın sahici kopmaz bir parçasıdır ve her zaman gözler önündedir. Halbuki ayrıntı sadece görebilene kendini gösteren bir kesittir. An içinde saklıdır. Kimisi onu sadece kullanır ve ondan kendine geniş zamanlar yaratır, kimisi de oluşun an içindeki sessiz dilini çözerek ondan hikâye yapar.
Asım Öz: Hepsi Hikâye’de yer alan on öykü daha önce dergilerde yayımlandı mı?
Hüseyin Akın: Evet, değişik zamanlarda değişik dergilerde yayımlandı.
Asım Öz: Öykülerin tümünde düşünsel bir örgü var. Ne tür bir gereksinimden hareketle böylesi bir yapı kurdunuz? Öykülerin toplamı bir dönem panoraması çiziyor. Ağırlıklı olarak 90’lı yıllar... Bunu özellikle mi istediniz?
Hüseyin Akın: Kitaptaki öykülerin çoğu doksanlı yıllarda yazıldı. Konusu itibariyle sahici gözüken sahteyi anlatmakta. Bu konuları düzyazıyla makale olarak da yazabilirdim; ama birilerine cevap hakkı doğardı ve iş uzar giderdi. Öyle yapmadım; hikâye tadında yazayım da bari öyle cevap hakkı doğsun. Hikâye olarak yazdıklarımdan birilerine cevap hakkı doğuyorsa onlar da bana bu haklarını hikâye olarak kullansın istedim. Şu ana kadar cevap hakkını bu şekilde kullanan görmedim. Düşünsel örgü olduğu doğru. Ama düzyazının kaldıramayacağı düş yüklü bir düşünsellik demek daha doğru olur.
Asım Öz: Kitabın adı üzerinde duralım biraz: Kitabın adı olan öyküde içinde yaşadığımız dönemin öncesinden başlayarak çok temelli ve alabildiğine açık eleştiriler yapılıyor. Günümüz İslâmi yaşam biçimini hegemonyasına alan bir oluşumun yapaylıklarını mı hatırlatmak istediniz okurlarınıza?
Hüseyin Akın: “Kendini sahici gösteren sahte” hayatın her tarafını sarmış. Cemaatler, tarikatlar, partiler ve kutsallar derinliklerini kaybettikleri hâlde derinlik edebiyatı yapıyorlar. Cemaatlerin partileri, tarikatların şirketleri var. Düşünebiliyor musunuz, bir araya gelmenin ifadesi olan cemaatler ayrılmanın ifadesi olan partilere ayrılabiliyor. Partilerden yer kapıyorlar. Şirkten yakalarını kurtarmaya çalışanlar şirketlere kaptırıyorlar yakalarını. İhya okuyanlar iktidar imkânlarından yararlanarak ihya olmuş durumda. Dün İmam Hatip Lisesi peşinde koşanlar bugün ihale peşinde koşuyorlar. İ.H.L’ye fesat karıştırmak diye işte buna derler. Gerçi fesat sadece i.h.l’ye değil kimi hoca efendilerin kurslarına da karışmış durumda. Allah’a kul ve resulüne ümmet yetiştirmek yerine kendilerine itaat edecek taraftar, mürit ya da fedai yetiştirmektedirler.
Asım Öz: Öykülerinde bilinçli bir tamamlanmamışlık, satır aralarında okurdan dikkat isteyen ayrıntılar var. Hatta öyküler bittiğinde puzzle’ı - bulmacayı- okurlar çözmek zorunda gibi... Bilinçli bir seçim mi bu anlatım, kuruluş?
Hüseyin Akın: Hikâyemin başı ile sonu hakkında kontrollü ve bilinçli bir seçim denilebilir. Ama ortadaki gelişen olaylar hikâyecinin bile kontrolünden çıkan şeylerdir. Şiir gibi, bir anda gelip, sonra gelişen ve kurguyu aşan noktalar vardır. Hikâyeyi düz bir havadis aktarımı olmaktan çıkaran biraz da budur. Eğer hikâyeyi yazan kişi gelişen olaylar karşısında aciz kalıp olup bitenin seyircisi konumuna düşüyorsa yazma doygunluğuna ulaşabilir. Bu doygunluk “bunu ben mi yazdım” hayretiyle beraber gelendir.
Asım Öz: Sanki kendine şöyle bir hedef koymuşsun ince alay!
Hüseyin Akın: Aslında hedef değil kendiliğinden oluşan bir üslûp bu. Yazarın yazmaya dönük mizacı da diyebilirsiniz. Yazdıklarımda ironi oldukça yoğun. Gülünç ve aynı zamanda trajik şeyler en iyi bu ironiyle anlatılabilir. Bir de benim deformasyona yönelik mizacım bu ironiyi oluşturmaya çok müsait.
Asım Öz: Öykü kahramanlarınız ilginç karakterlerden oluşuyor. Yabancılaşan, iktidar iştahı kabaran insan psikolojisini yansıtan bu çalışmalarınızı ben, yabancılaşma sürecinin yoğun biçimde yaşandığı günümüze tutulmuş bir büyüteç olarak düşünüyorum. Örneğin imam olmak isteyen zengin aile çocuğu. Bu yaklaşım açısından yazmaktan amacınız nedir?
Hüseyin Akın: Herksin önüne ayna tutmaya çalışıyorum. Kendinizi görün diye. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin” diye çıkışmalı bir soru fırlatıyorum ortaya. İmamlık kutsaldır, peygamber mesleğidir diyorsun, bu sözünde samimi olmadığını kendin de biliyorsun. Çünkü zihin ve hayal dünyanda hiçbir zaman imam olmak gibi bir arzu ve ideal yerleşmediği gibi, çocuklarından hiçbirini avukat, hâkim, doktor, mühendis yerine imam olmaya teşvik etmiyorsun. İmam olmak isteyen zengin aile çocuğu portresi okuyanı bu anlamda rahatsız ediyor. Zira gerçekliği incitiyorum. Can sıkıyorum. Hiç kendinizi görmek istemediğiniz bir anda yüzünüze ayna tutuyorum.
Asım Öz: Her söz bir dünyadan haber getirir... Her söz dillendiği anda önünde nasıl durulması gerektiğini de gizlice buyurur... Bazen önümüzü ilikler, bazen etrafa bakınır, bazen de kulak kesiliriz anlatıcı karşısında. İki öykünüzde mavi başörtüsü başat durumda. “Bir İhtimal Dershanesi ve Anne”, “Ben Artık İyiyim” adlı öyküler bunlar. Neden?
Hüseyin Akın: Mavi renk Türkiye’deki muhafazakâr değişime işaret ediyor aslında. Muhafazakâr değişim diyorum; zira son süreçlerde en çok değişenler muhafazakârlar oldu. Değişme isteğiyle değişime zorlanış aynı minval üzere devam etti. Başörtüde siyah tek seçeneği ifade ediyordu ve sadece kapalılığın değil aynı zamanda değişime kapalılığın da ifadesiydi. Bu meşum süreçlerde siyah kıstırılmış bir renkti. Siyah geleneksel kutsal rengin ifadesidir. Gece siyahlığıyla en güzel setredicidir. Kabe’nin örtüsü siyahtır. Nâmık Kemal “Vaveyla” şiirinde “Git vatan Kabe’de siyaha bürün” der. Resmî ideoloji siyahı kararttı. Yobazlığın, geriliğin, dinsel muhalefetin rengi oldu kara. Kara çarşaftan kara Cuma’ya birileri için çok kullanışlı bir renk hâline geldi. Biraz da bu mahalle baskısı neticesinde ümidi, gençliği, güzelliği ve şehirliliği abartısız yansıttığı için mavi renk başörtü yaygın kullanım kazandı.
Asım Öz: Peki, nasıl yazıyorsun? Çalışma biçimin nasıl?
Hüseyin Akın: Önce yazma konularını biriktiriyorum. Başlık atıyorum. Sonra sıra o başlığı doldurmaya geliyor. Sokakta, evde, işte neresi rast gelirse kafamdakini geliştirmeye çalışıyorum. Küçük notlar alıyorum. En sonunda oturup bu notlandırdıklarımı ve tasarladıklarımı bir celsede kâğıda geçiyorum. Yazdığım ister şiir, ister öykü, ister makale ne olursa olsun bir oturumda bitirmek için uğraşırım. İkinci kez kâğıdın başına geçmek aynı yoğunluğu vermeyebiliyor insana. Özellikle öyküde bir oturuşta yazmayı çok önemsiyorum.
Asım Öz: Yer yer masalsı kurguya da rastlanıyor öykülerde. Masalsı kurgu ve dilsel oluşumu anlatır mısın?
Hüseyin Akın: İçe açık biriyim. Çok zengin rezervlerim olduğuna inanıyorum içimde. Bu bana müthiş güven veriyor. Dışımdaki renkleri, iklimleri ve şekilleri bu iç değirmende öğütüyorum. Herkesin kullandığı sözcüklere farklı anlamlar yükleyerek onlara yeni görevlerinde başarılar diliyorum. Deyimlerden, mecazlardan, metaforlardan azami ölçüde yararlanıyorum. “Palas ile Pandıras” öykümde olduğu gibi. Ya da “Manda Lina” adlı öykümde görüldüğü gibi. Kelimelerin sessiz dünyasından tınılar alarak bunlardan büyükler için masallar yazıyorum. Kelimler de canıdır, onlar da iyi eğitilirse söze giderler ve doğru bir cümlede siz hiç söylemeden yerlerini alabilirler. Yeter ki siz onları iyi eğitin.
Asım Öz: “Bir insanın kişiliğini, ancak o insanı çevresi ile birlikte ele aldığımız ve dünya içerisindeki özel durumuna göre değerlendirebildiğimizde anlayabiliriz” der Alfred Adler, bireyi sosyal varlık olarak tanımlarken. Başörtüsü, din görevlileri, sıkıntı dergisi vb. Bu tür sorunlara yaklaşımları açısından günümüzün öyküsünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hüseyin Akın: Biraz bigâne, biraz vareste ve biraz müstağni sanki. Daha çok sinemaya benziyor günümüz öyküsü. Seyrediyorsunuz, hayalinizde canlandırıyorsunuz, ne kadar uzakta durursanız o kadar güzel görüyorsunuz. Ama benim Hepsi Hikâye kitabımdaki hikâyeler daha çok tiyatroya benziyor. Oyun bittikten sonra tiyatro oyuncularından herhangi birine dokunabilir, onlarla konuşabilir ve onların oyununun bir parçası hâline gelebilirsiniz.
Asım Öz: Teşekkür ederim.