DÜNYAYA KARŞI DİKKATSİZ DAVRANDIĞIM ÖLÇÜDE ŞİİRE YAKIN DURDUM
GörüşmeciYahya Kurtkaya
KaynakYumuşak G, sayı 9, Kasım-Aralık 2009
Yıl2009
Sayfa120–124
Yahya Kurtkaya: Muhterem Hüseyin Akın ağabeyim, şiir üzerine konuşmayı şöyle bırakalım neredeyse şiir üzerine düşünen insan bile kalmayacak. İşin daha fecisi şiiri üzerine düşünmeyenlerin en büyük bir kısmı da şairler. Sizce şiir üzerine düşünmek, yazdığı şiirin nereden gelip nereye gittiğinin farkında olmak bir şair için ne derece önemli?
Hüseyin Akın: Şiir üzerine düşünmek şiir vücut bulduktan sonra şairin inşa ettiği dünyaya hayret nazarıyla bakması demektir. Şiir düşünülerek değil boşta bulunularak yazılır. Şiir böyle bir boşluktan doğuyor. Lao Tzu’nun dediği gibi: “Bir testi yaparsın topraktan. İçindeki boşluktur onu yararlı kılan”. İnsan bir şiire başlamazdan evvel testinin içerisindeki bir boşluğu kendi içinde şiire açar. Ne zamanki o boşluk şiirin kapladığı bir dünya ile dolar. İşte o zaman şair şiiri üzerinde düşünmeye başlar. Benim “Sulu Sepken” başlıklı şiirim bu macerayı anlatır. O şiirin bir yerinde “Ben ki boşta bulundum bu şiiri söylerken” ve “Ben hiç orada yoktum bu şiiri söylerken” diye iki dize geçiyor. Bu dizeler aynı zamanda şiir öncesi zamanda ve şiiri yazarken şairin esrikliğine işarettir. Şair o an içinde ne yazdığının farkında değildir. Yazdıktan sonra ancak düşünüp kritik etmeye başlar. Bugün kimse kimsenin yazdığı ile meşgul olmuyor bu doğru. Ama kimsenin kendi yazdığıyla meşgul olduğunu da göremiyoruz. Tartışma daha çok kişiler üzerinde konuşmak şeklinde cereyan ediyor.
Yahya Kurtkaya: Bu bağlamda bakarsak Hüseyin Akın şiirinin bağlandığı, tutunduğu yer neresi? “Şu kanal olmasa şiirimin kaynağı kesilir” dediğiniz bir yer var mıdır? Bize o kanaldan bahsedebilir misiniz?
Hüseyin Akın: Dünyanın gelip geçiciliği beni fena hâlde kendimle meşgul olmaya itmiştir. Bu meşguliyet bana dünyaya dikkat kesilmemeyi öğretti. Dünyaya karşı dikkatsiz davrandığım ölçüde şiire yakın durdum. Aslında yazdığım her şiirde yazmaya kaynaklık eden şeyi de dillendirmekten geri durmamışımdır. Örneğin son yazdığım şiirlerden birinin adı “Dikkat”. Yaşadığım hayat beni şöyle demeye mecbur etti: “Neyi bozar bu dikkat, oturup ağlamayı.” Dikkat insanın üzerindeki dünyaya geliş şaşkınlığını alarak hayatı bir yaşama alışkanlığına dönüştürür. Benim şiirim dünya denilen kaygan zeminde seyrüsefer eden insanın halleriyle ilgilidir. Bu sebeptendir ki şiir bana göre en sahici ilm-i hâl -hâl ilmi- yani insanın içerisindeki hallerin hayatla buluşmasıdır. Kendimi bu dünyada yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibi görmeseydim belki de şiir yazmazdım.
Yahya Kurtkaya: Bir mısranızda “siz benim çıkmayan bir şiirlik canım var sanırsınız” diyorsunuz. Buradan mülhemle şöyle bir soru yöneltmek istiyorum: Şiire neden ihtiyaç duyuyoruz? O “bir şiirlik can”ı neden şiir yolunda harcar ki bir insan? Şiire neden ihtiyaç duyar ve şiir insanı nereye bağlar?
Hüseyin Akın: İnsanın bu dünyada en kadim sorunu anlamak ve anlatmak sorunudur. Kafa dilinin kifayetsizliği insanı yaşadıkları karşısında yeni bir dil keşfetmeye zorlamıştır. Bize ne kadar yeni gelse de bu dil insanlığın en eski ve en asli dilidir. İnsan ilk günden bugüne şiir dilinden hızla uzaklaşmaktadır. Ne kadar bir şeyi anlamaya çalışsak da o şeyde anlayamadığımız bir sürü şey kalacaktır geriye. Tam anlayamadığımız şeylerin elbette anlatımı da tam olmayacaktır. Şiir dilinin geriye çekilmesi ile beraber insana kala kala verili dil diyebileceğimiz günlük hayatın tecimsel dili kalmıştır. İçerisinde yaşadığımız bu piyasa dili düzyazıya tekabül etmektedir. Evet, şair giderayak hayatın yüzüne son sözü söylemek ister. Bütün uğraşı ömrü boyunca bu son sözü en dokunaklı bir şekilde söylemek içindir. “Bir şiirlik can” şairin uzaktan görünen dünya karşısında nahif ve eğreti hâlidir. Aslen şair tek şiire değil ölümsüzlüğe talip olmaktadır. Böyle olduğu içindir ki o her yazdığı şiiri son şiir olarak yazdığı hâlde her defasında yeni bir sona başlangıç yapar. Bu bir şiirlik canla ölümsüzlüğü yakalamaya çalışmaktır. İnsan bir şiirlik canını elbette şiir yolunda harcar. Çünkü şiir şaire ömrünü uzatmayı vaat eder. Bu vaadini de çoğunlukla yerine getirir.
Yahya Kurtkaya: Ğ dergisi olarak önceki sayımızda şiir cemaatleri üzerine bir soruşturma yapmıştık. Şiirin böyle kollara bölünebilir bir ırmak olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ırmağın vardığı yer şayet aynıysa kollara ayrılmasında sizce hikmet var mı? Velev ki bu kolların kimi birer bataklığa dönüşmüş de olsa. Peki, Hüseyin Akın kendini herhangi bir şiir akımının içinde hissediyor mu? Bunu soruyorum zira birçok genç şair adayı şiirden önce akımları buluyor karşısında. Şiirinden önce akımların teorilerini öğreniyor. Sanki şartlanmışlık ile yola çıkıyorlar. Şiir bunu kaldırır mı muhterem ağabeyim?
Hüseyin Akın: Şiirin bir cemaatinden bahsetmek her şeyden evvel şiirin dünyaya vermek istediği mesajdan vazgeçtiği anlamına gelir. Her şiiri dünyaya gönderilen bir mektup kabul edecek olursak evrensel dil kadar evrensel tavrın da önemli olduğu su götürmez bir gerçektir. Şiir ne bir cemiyete ne de herhangi bir cemaate sığmayacak kadar itaatsizdir. Şiiri diz üstü oturtamadığınız gibi önünüzde diz de çöktüremezsiniz. Şiirin dini imanı olur mu olmaz mı tartışması tam vuzuha kavuştu derken şimdi şiir cemaatlerinden bahsetmemiz bu konuda çok fazla mesafe alamadığımızı gösterir. Eğer birtakım şair birliktelikleri, dergiler etrafında kümeleşmeler, getto oluşturmalar ya da çeteleşmelerse anlatılmak istenen bunun belli bir kısmını kutsanan şair egosuna bağlamak daha doğru olur. Şiir kitaplarının 500 basılıp senede ancak 300 satıldığı, insanların edebi olandan hızla uzaklaştığı bir dünyada şiir cemaatlerinin mecrasından kopup ayrı kollara ayrılması ancak hayal kurmaktan öte ancak nefsi tatmin olabilir.
Yahya Kurtkaya: Şairin şiire karşı sorumlulukları olduğunu düşünüyor musunuz? Yine özellikle genç şairlere fikirler sunması açısından bu sorumluluklardan bahsedebilir misin?
Hüseyin Akın: Şairin şiire karşı en büyük sorumluluğu onu doğru bir yerden kavramasıdır. Çağının en sahici tanığı olarak yaşadığı zamanın acılarını şiirin bünyesini sarsmadan verebilmelidir. Şiir bir şairden en çok ne ister? Sahicilik ve samimiyet. İşte bu anlamda her şairin kalbini yoklaması icap eder.
Yahya Kurtkaya: Viyana’da düzenlediğimiz bir şiir akşamına iştirak etmiştiniz. Orada diğer şair ağabeyler kendi şiirlerinden önce büyük şairlerin - kimi Yunus Emre’den, kimi Necip Fazıl’dan- birkaç dize okuyarak başlamışlardı. Siz de “Esenlik Bildirisi”ni okuyarak başlamıştınız. Kendisi hakkındaki bütün müspet ve menfi görüşlerin dışına çıkarak sormak istiyorum, İsmet Özel’in, Hüseyin Akın’ın şiir serüvenindeki yeri neresidir?
Hüseyin Akın: Çağdaş Türk Şiirinin Müslüman kanadı diye bir tarafı olduğunu kabul ettiğimize göre, seksenli yıllardan itibaren doğup gelişen ve kökleşen Müslüman duyarlıklı şiirin beslendiği üç ana damar vardır: Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel. Seksenli ve doksanlı yıllar şairleri diyebileceğimiz Müslüman kuşak bu üç şairden etkilenmiş. Daha doğrusu gerçek şiiri bu şairlerden öğrenmişlerdir. Bu şairlerle birlikte doksanlı yıllarda şiirin ne olmadığı tartışılmaya başlanmıştır. Benim şiir serüvenimde her üç şairin büyük etkisi olmakla birlikte etkiyi aşan biçimde şiirlerindeki dünyadan yararlandığım şair İsmet Özel’dir. Lise yıllarımda şiir yazarken bana kılavuzluk etmesi için hep bir kitap aramış ve sonra bu kitabı -Şiir Okuma Kılavuzu- Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’nın vitrininde görüp aldığım andan itibaren İsmet Özel’in yazdığı her şey ilgimi çekmiştir. İsmet Özel’in Üç Mesele kitabı da aynı ölçüde düşünce dünyama etki eden kitaplar arasındadır. Lise ve fakültenin ilk yıllarında yazdığım şiirlerde ses ve imge noktasında İsmet Özel etkisinin olduğunu söyleyebilirim.
Yahya Kurtkaya: Biraz özel bir soru olacak belki, Hüseyin Akın’ın özellikle Batı edebiyatında çok kıymetli bulduğu, kendisinden istifade ettiği ve şiirini çok sevdiği bir şair var mıdır? Şayet böyle belli bir şair varsa, o yakınlığı nasıl ifade edebilirsiniz?
Hüseyin Akın: Çok derinlikli olmasa da Guillaume Apollinaire’dan etkilendiğim söylenebilir. Onun “Mirabea Köprüsü” ve “Ölüler Evi” şiirlerini sevmişimdir. Bu yakınlığı nasıl mı ifade edebilirim? Bunu onun şiirinden sormalı.
Yahya Kurtkaya: Biraz fantastik bir soruyla bitirmek istiyorum müsaadenizle. Ben şiirin canlı bir “şey” olduğunu düşünürüm hep. Siz de bir an benim bu inanç nazarımdan bakarsanız, şiirin şairlerin en çok hangi tavrından rahatsız olup üzüleceğini düşünürsünüz?
Hüseyin Akın: Bir şiiri üzen şey şairinin ona verdiği sözde durmaması, gezdirip gezdirip onu yarı yolda bırakmasıdır.
Yahya Kurtkaya: Son olarak yine daireyi tamamlayıp aynı yere dönmüş olmak için sizden bir “şiir sıfatı” istesem çok olur muyum? Şiirin en çok hangi sıfatıdır size yakın duran?
Hüseyin Akın: Doyumsuz ve bitimsiz işsizlik hâlinin yeryüzü duvarına yansımış şekli. Ya da tek kelimeyle hâlimizi en iyi anlayan bir “ilm-i hâl” oluşu. Hâlâ yetmez diyorsan şiir öbür dünyadır der işin içinden çıkarım.