CANLI RENKLER ÜZERİNE

Asım Öz

Özgün Duruş, 20.11.2009

2009

125–132

Asım Öz: Kitabınız adının ardına düşerek başlayalım söyleşiye. Niçin Canlı Renkler?

Hüseyin Akın: Kitapta yer alan eser ve şahsiyetleriyle iz bırakmış renkli kişiliklerin hafızalardaki kalıcılığına işaret olsun diye kitaba böyle bir ad verildi. Gelecek kuşaklara şöyle ya da böyle tesir edebildikleri için birçoğu hayatta olmasa bile fikir ve düşünceleriyle yaşayan bu insanlar canlı sıfatını hak ediyorlardır sanırım.

Asım Öz: Kitabınızı okuyup bitirince bir kenara şöyle bir yazı yazdım: “Bir yazarın yazarlardan, yazınsal metinlerden aldığı haz, bunların, yazarın yüreğine yaptığı derinlemesine etki, ruhunda yarattığı titreşimler ve çağrışımlar.” Bu saptamalarıma katılır mısınız?

Hüseyin Akın: Bu güzel ve doğru bir ifade. Kitapta yer alan yazıların çoğu okuduğum kitapların iz düşümü denilecek tarzda metinden yola çıkılarak yazılan metinlerdir. Alışıldık metinsel tanıtım ve eleştiri yazıları değil. Bir anlamda özgün sayılabilecek bir tarafı var. Bu özgünlük, bir kitap ya da metnin yazı için kapı görevi görmesidir. Kimi zaman eser ya da metnin içerisinde geçen herhangi bir cümle ya da kesit öznel tarzda çoğaltılarak yeni bir yazının konusu olurken kimi zaman bir kitap ya da konuya bağlı, yazılacak yeni bir yazının bahanesi olmuştur.

Asım Öz: Yazılar geniş bir coğrafyada geziniyor. Farklı kişilere ve kitap türlerine uzanan bir kitap bütünlüğü oluşturmaya karar verişinizle ilgili olarak bir sunuş, eşik söz ya da giriş yazmayışınız dikkat çekici. Bunun bir sebebi var mı?

Hüseyin Akın: Evet, bir sunuş yazısı yazmayı düşünmedim. Belki de bu biraz okuyucuyu yönlendirmek istemeyişimle ilgili bir durum. İstedim ki okuyucu kendi zihinsel çabasıyla bu yazılar arasında bir montaj oluştursun. Belki renkler esprisine böyle daha uygun olabilir diye düşündüm. Kitaptaki yazıların büyük bir kısmı son iki sene içinde Dergâh dergisinde yayımlandı. Aynı zamanda Dergâh’ın müfredatına uygun olmak gibi bir bütünleyici tarafı da var bu yazıların.

Asım Öz: Okurun Canlı Renkler’de karşılaşacağı başlıklar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Hüseyin Akın: Benim alışıldık çağrışıma dayalı ironik başlıklarıma alışık olan okurlar elbette Canlı Renkler’de bunu bulamayacaklardır. Bir metni ya da kitabı referans alan yazılar olduğu için, yazıma kaynaklık eden metnin başlığına sadık kalmaya çalıştım. Bu yüzden başlıklar oldukça düz ve sade. “Kutuz Hoca’nın Hatıraları Üzerine”, “İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti Beşir Fuat”, “Millet Mistikleri”, “Ahmet Hamdi Tanpınar Şiirinde Zaman”, “Çocuk Edebiyatı Nedir Ne Değildir?” gibi.

Asım Öz: Yazı başlıkları ağırlıklı olarak portre havası taşıyor. Yazıyla portre yapar gibisiniz bunu açar mısınız biraz?

Hüseyin Akın: Alışıldık ve bildik anlamda bir portre sayılır mı bu kitap bilmiyorum. Fakat tamamen portre olmasa da bunu çağrıştıracak kişisel çerçeveler yok değil. Yazıların birçoğu belli bir şahıs üzerinden yazılmasına rağmen büsbütün şahsa odaklanmış olduğu söylenemez. Şahıstan meseleye, meseleden şahsa geçişler yapıldığı için kitaba biyografik yazılar bütünü olarak değil, biyografi niteliği haiz yazılar demek daha doğru olur.

Asım Öz: Canlı Renkler’de yer alan kişilere / eserlere en çok hangi açıdan yaklaşmayı denedi, yaklaştı Hüseyin Akın?

Hüseyin Akın: Kitapta ele alınan kişiler: Kutuz Hoca, İbnül Emin Mahmut Kemal, Beşir Fuat, Millet Mistikleri (Hüseyin Avni Ulaş, Remzi Oğuz Arık, Ali Fuat Başgil, Ali Nihat Tarlan, Sabahattin Ali ve Peyami Safa gibi) düşünceye ve duyarlığa dair şahsiyetler; Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas ve Asaf Halet Çelebi gibi yakın dönem edebiyatımızın mihenk taşlarından üç önemli isim. Günümüz şiirinin özgün iki sesi ve rengi sayılabilecek Hüsrev Hatemi ve Osman Konuk’un yanı sıra çocuk edebiyatının dünden bugüne geçirdiği safhalardan yola çıkarak Mustafa Ruhi Şirin’e ve şahsında bir memurun anılarını kaleme alan Şucaattin Erdem’e kadar ülkemizin renkli simalarını eserlerindeki oluş ve şahsiyetlerindeki duruş itibari ile anlatmaya çalıştım.

Asım Öz: Okuma / dokuma notları olarak da görülebilir bu yazılar kanaatimce. Siz nasıl okursunuz, bunu nasıl nerelerde gerçekleştirirsiniz?

Hüseyin Akın: Bu yazılara tam anlamıyla okuma notları diyemesek de okumanın bellekteki derin izleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hayatın içerisine yayarak ve yayılarak kitap okurum. Zamanlarımız ne yazık ki belli mekânlar arasında taksim edildiği için kitap okumaya mahsus bir mekân ve zaman aramak yerine her zaman aralığında ve mekânsal boşlukta kitap okumaya çalışırım. Evde vaktimin çok önemli bir kısmı okumakla geçer. Yollarda okumayı da severim. Genelde not alarak okurum. Aldığım notlar üzerinde uzun uzun düşünürüm. Geriye dönük okumayı da ihmal etmem. Dün okuduklarımı bugün yeni bir kitapmış gibi okurum. Ne de olsa zaman geçtikçe zihin yenilendikçe kitaplar da yenileniyor.

Asım Öz: Bu yazılarınızı okurken şöyle bir tablo çıkıyor ortaya. Her yazara, kitaba sevgiyle yaklaşıyorsunuz, dolayısıyla bu yazılar eleştirel alana fazla sokulmuyor. Hemen her ülkede sansasyonel bir yanı yoksa değerli olanın yüzüne kimse bakmıyor. Bu tutum bireyleri de etkiliyor. Şunu sormak istiyorum: Eleştiri yeterince eleştirilebildi mi hiç?

Hüseyin Akın: Belki yazara ve kitaba sevgiyle yaklaşıyorum. Bu doğru; ama kitabın kıvrımlarını teşkil eden, yolunda gitmeyen hâdiselere karşı surat astığım da herhalde inkâr edilmez bir gerçek. Evet, değerli olandan ziyade insanlar sansasyonel olanın yüzüne bakıyorlar. Oysa ben anlık hayret ve dehşetler yaratmak için değil, değerli olanı daimi şekilde yaşatmak için yazdım bu yazıları. Türkiye’de bu anlamda yapıcı bir eleştiri yok. Eleştirinin eleştirisi yapılsaydı daha somut sonuçlar alabilirdik herhalde.

Asım Öz: Bu kitap ayrıca Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Halet Çelebi, Hüsrev Hatemi ve Osman Konuk gibi şairler hakkındaki yazılarınızı da bir araya getiriyor. Bu şairleri hangi bağlamda ele aldınız?

Hüseyin Akın: Ahmet Hamdi Tanpınar’ı zamanla kurduğu ilişki ve muhayyile bağlamında, Ahmet Muhip Dıranas’ı bohem hayatı ve politik duruşuyla beraber şiirimize getirdiği yeni tatlar noktasında anlatmaya çalıştım. Asaf Halet dilin imkânları ve sınırlarını zorlayan sıra dışı tarafıyla, Hüsrev Hatemi yazdıklarıyla yaşadıkları arasında ahenkli duruşuyla, Osman Konuk ise sessizliğin tülünü aralayan şiirleriyle ele alındılar.

Asım Öz: İlk şiirlerinden son dizelerine kadar bir şairi sık kullandığı sözcükleri, ana temaları, başlıca imgeleri açısından okuyup, tarayarak tanıtmak. Bazıları unutulmaya yüz tutmuşken, bazıları artık kanıksanmışken onları yeniden güncelleştirmek önemli bir çaba. “Ben”lerin hızla çoğalarak büyüdüğü günümüzde kimse kimseyi okumazken. Onca şair içinden bu şairleri neye göre seçtiniz, belli bir nedeniniz, gerekçeniz var mıydı?

Hüseyin Akın: Kitapta seçtiğim şairler benim yazınsal serüvenimin yanı sıra okuma serüvenimde de önemli bir yere sahip olan şairlerdir bir kısmını şahsiyetleri itibari ile bazısını şiirlerindeki derinlik itibari ile kimisini de şiirsel tavırları yönünden inceledim. Farklı zamanlarda yaşamış oldukları hâlde düne, bugüne ve yarına dair iz bırakan isimlerden sadece birkaç tanesini yazdım. Aslında bu bir ilk kitaptır. Bu isimlere dair yazılar sürdükçe gerisi gelecektir.

Asım Öz: Peki, bu yazılar kitabın içinde bir başka bölüm olarak yer alamaz mıydı?

Hüseyin Akın: Bu yazıları ayrı bir bölümde toplamak istemedim çünkü burada ayırt edici olan -bütün yazıları tek noktada toplayan- üslûptur. Konuları ve isimleri ele alış şeklimdir, bu yüzden tasnif etmedim. Zaten tasnif edecek kadar ayrı çeşitte yazı da yoktur kitapta.

Asım Öz: “Şiirin ne olduğunu biliyorum ve yapamadım” diyen Tanpınar’ı ben daha çok denemeciliği, edebiyat düşünürü olarak okumayı önemli buluyorum. Bir şair olarak şair Tanpınar’ı nasıl buluyorsunuz?

Hüseyin Akın: Ben Tanpınar’ın şairliğinin de en az hikâyeciliği ve romancılığı kadar kuvvetli olduğuna inanıyorum. Biraz Yahya Kemal’in gölgesinde kaldığı için hak ettiği ilgiyi görememiştir. Kendisinin de şikâyet ettiği üzere “Bursa’da Zaman” şiiriyle anılmak istenmiş ve diğer şiirleri görmezden gelinmiştir. Ayrıca ben bu kitapta Tanpınar’ı bütüncül anlamda şair kişiliğiyle değil, bütün yazdıklarında önemli bir yer tutan zaman kavramı ve muhayyilesiyle almak istedim.

Asım Öz: Ahmet Muhip kendi şiirlerinden on şiir seçmiş: “Fahriye Abla”, “Serenat”, “Büyük Olsun”, “Atlı Karınca”, “Kar” (bu şiirin ilk beşliğinde bir dize atlanmış: “Ve dört nala dümdüz bir mavilikte”), “Ayaklar”, “Selam”, “Bitmez Tükenmez İç Sıkıntısı”, “Olvido”. Sizce bu isabetli bir seçim mi? Şairin böyle bir seçim yapmış olmasını nasıl yorumlarsınız?

Hüseyin Akın: Şairin seçtiği şiirler bence içerisinde “Olvido”, “Büyük Olsun”, “Kar”, “Fahriye Abla”, “Serenat” gibi unutulmayacak şiirleri kapsayan okuyucuların da ittifak edebilecekleri bir tercih. Bugün bu şiirler daha çok ağızdan ağza dolaşmakta. Bu tercih aynı zamanda şairin şiirinde zamana mukavemet yönünden bir eleme yaptığını gösteriyor. Bu da Dıranas’ın titizliği kadar tevazu ve cesaretinin de işaretidir.

Asım Öz: Hüsrev Hatemi şiirlerinin yeterince bilindiği söylenebilir mi?

Hüseyin Akın: Hüsrev Hatemi şiirinin yeterince bilindiği sanmıyorum. Hüsrev Bey’in şairliğinin bilinmesi başka, şiirlerinin bilinmesi başka bir şeydir. Bu birçok şair için geçerli bir durum. Oysa Hatemi şiiri üzerine çok etraflıca bir inceleme yapılabilir. Bugünkü hâliyle Hüsrev Hatemi şiiriyle ilgili elimizde sadece birkaç esaslı yazı var hepsi o kadar.

Asım Öz: Bu d/okumaların sizin şiirinize katkıları oldu mu olduysa…

Hüseyin Akın: Hayır, şiirime bir katkısı olduğunu söyleyemem. Ama Cumhuriyet dönemi Türk şiirini daha yakından kavramama yardımcı oldu diyebilirim.

Asım Öz: Tanıdığınız şairler ve kişiler hakkında yazmanın güçlükleri olsa gerek.

Hüseyin Akın: Tanıdığımız yaşayan şairler ve kişilerle ilgili yazmanın dezavantajları olduğu gibi elbette avantajları da var. Aradaki hukuktan dolayı objektif olma noktasında zorlanışı bir dezavantaj kabul edebiliriz. Gerçekten duygusallık ister istemez devreye girebiliyor. Fakat tanıdığımız kişiyi takip etme imkânımız daha fazla olduğu için bütün yönleriyle ve aşamalarıyla onun hakkında yazma olanağına da sahip olabiliyorsunuz bu da az bir şey değil.

Asım Öz: Yazılarınızı kırda, seyahatte, piknikte ya da manzara karşısında içinizden geldiği gibi kâğıda aktarmadığınızı her birinin ciddi bir okuma sürecinin sonucunda ortaya çıktığını biliyorum. Sizce deneme / düzyazı yazarının takip etmesi gereken belirli bir yöntem var mıdır?

Hüseyin Akın: Evet, kesinlikle, düzyazı adı üzerinde engebe ya da eğreti ve yokuş alanlarda kendini yazdırmıyor. Çok disiplinli düz bir zaman ve düz bir mekân gerekiyor. Düz bir zaman derken; kısıtlı muvakkat zamanlarda her an bırakıp gidecekmiş tavrıyla yazıya başlamak çok zor. Önümüzde uzun bir zaman koridoru olmalı. Mekânsal olarak da böyle kalabalık, dar ve sıkıntılı mekânlardan verimli yazılar çıkmaz. Deneme yazarları nakilcilikten kendilerini kurtarmalı, bilgi ve bulgu nevinden sahip oldukları şeye kendi üslûp ve renklerini vermelidirler. Rahat yazmaya kendimizi alıştırmamız gerekiyor. Deneme için olmasa olmaz olan şey: Seyyaliyet yani akıcılıktır. Zira deneme iteklemeye gelmez.

Asım Öz: İzlediğim kadarıyla söylüyorum şu son yıllarda deneme / düzyazı türünde pek kitap yayımlanmıyor. Öyle ki bir yılda yayımlanan roman sayısıyla karşılaştırılsa sanırım deneme türünde yayımlanan kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Yeni kitabınız deneme ile inceleme / değini türünde, üstelik yıllardır bu alanda emek veren birisiniz. Peki, deneme / düzyazı türündeki bu sessizliği ve verimsizliği nasıl açıklayabilir, bunu hangi nedenlere bağlayabilirsiniz?

Hüseyin Akın: Deneme bizde gerçekten harcıâlem bir yazı türü gibi algılanır hâle gelmiştir. Yazının sathında mümkün mertebe ayaklarımızı yayarak oturabilme serbestimiz olduğu için bu yazınsal tavır çoğunlukla disiplinsizlik ve iddiasızlık olarak algılanmıştır. Deneme sanki diğer türlere -şiir, hikâye, roman- ulaşamayan kesimlerin bir iç dökme vasıtası gibi düşünülmüştür. Benim Canlı Renkler’de yapmaya çalıştığım duygusal / romantik denemeyi aşarak didaktik bir denemeyle bu önyargıyı kırmaktır.

Asım Öz: Farklı dallarda sorumluluk üstlenen birisiniz. Bir yanda eğitimci, diğer yanda gazete, dergi yazarlığı ve elbette şiir. Bununla birlikte okur okumaz size ait olduğu apaçık ortada olan bir dil, baskın bir üslûp söz konusu. Üslûbunuzun farklı konular arasında bir bağlayıcılık ve ölçüt oluşturduğunu düşünüyor musunuz?

Hüseyin Akın: Elbette üslûp bir yazarın yazınsal kişiliğidir. İnsan kelimelere kendinden bir şey katıp yazdıklarına kendi şahsiyetini kazandırdığı zaman gerçek anlamda yazar olur. Üslûbunuz sizi imzanız olmasa bile okuyucuyla buluşturur, sizi kaybolmaktan (taklitten) kurtarır ve korur. Bir nevi size uyan ve yakışan bir elbisedir üslûp. Karakterinizden izler taşır. Söz konusu olan sanatsa şayet ne yazdığınızdan ziyade nasıl yazdığınız önemlidir. Dikkat edilirse türü ne olursa olsun yazdıklarımda ortak bir taraf olduğu görülecektir. Bu biraz ironi ve kalbe kolay intikali sağlayacak seyyaliyetten başka bir şey değildir.

Asım Öz: Gazete yazarlığı yeniden başlayacak mı?

Hüseyin Akın: Görülen lüzumsuzluklar üzerine Millî Gazete’den istifa ettim. Yazmaktan değil gazeteden istifaydı bu. İnşallah zihinsel ortamımıza uygun bir ortam bulduğumuzda yeniden yazmaya başlayacağız.

Asım Öz: Yeni çalışmalarınızdan söz eder misiniz?

Hüseyin Akın: Yeni çalışmalarım arasında yaşadığım semtle beraber çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı anlattığım “Ayağımda Kırk Numara Kâğıthane” isimli kitabım çok yakında Heyamola Yayınları’ndan çıkacak. Ayrıca Ankara üzerine bir deneme, derleme tarzı kitap üzerinde çalışıyorum. “İyi Kalpli Üvey Ana: Ankara” isminde. 2011’de sanırım uzun bir aradan sonra yeni bir şiir kitabım çıkacaktır. Şimdilik bu kadar, ilerisinde Allah Kerim.

Bütün söyleşiler