TÜRKİYE’DE EN BÜYÜK BASKI

Osman Toprak

Millî Gazete, 26.11.2007

2007

142–146

Osman Toprak: Şair ve yazar Hüseyin Akın, “Türkiye’de en büyük baskı insanların birey olarak kendilerine yaptıkları baskıdır. Yanlış bilgilenmek, kaynaktan kopuk din anlayışı ne yazık ki insanların dünyalarını cehenneme çevirmektedir” diyor. Modern çağ, insana kaybolacak yer bahşetmek yerine, her şeyini kaybetme hissi yaşatıyor, imkânı tanıyor. Bütün değerlerini kaybettiği hâlde, bunu kendisi için kazanç kabul eden insanın trajik hâline tanık oluyoruz her gün. Hafızanın bu denli önemsiz hâle geldiği bir çağ var mıdır bilmiyorum insanlık tarihinde. İleriye dönük yaşıyor insanlar, önündekini sürükleyerek ilerleyen bir sel, bir çığ gibi. Önce İsmet Özel’in sorduğu gibi, neyi kaybettiğimizi hatırlayacağız, sonra kaybettiğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu idrak edeceğiz ve sonra da onu nerede kaybettikse orada arayacağız. Deneme Yanılma’yı yazarak şiirinizin yanına nesrinizi de koydunuz. Şimdi ise yine denemenin bir başka alanı ile okurun karşısındasınız. Geçmiş Günler Matinesi sizin yine hayat ile edebiyatı birleştirdiğiniz bir kitap olarak dikkat çekiyor. Artık hayatınızdaki pek çok şeyi yanılgıdan kurtardığınızı söyleyebilir miyiz?

Hüseyin Akın: Yanılgıdan kurtulmak mı? Yanılma korkum hiçbir zaman olmadı. Zaten yanılmaktan korkmuş olsaydım hiç denemeye kalkmazdım. Yanılmalar hep beni olgunlaştırmıştır, aynı delikten ikinci kez ısırılmamayı öğretmiştir hep bana. Benim asıl korktuğum şey yanılmak değil yamulmaktır! Çevremde kime rastlasam bir tarafından fena hâlde yamulmuş hâlde. Benim için yazmak hayatın dikiz aynası vazifesi görüyor bu aynaya saçlarımı düzeltmek için değil mesafeyi iyi ayarlayıp yamulmamak için bakıyorum.

Osman Toprak: Hüsrev Hatemi Bey kendisi için suareyi uygun görürken sizin matinenizi de kaçırmak istemediğini vurguluyor. Matineden yola çıkarak sizin hayatı gündüz gözü ile görmek ve öyle anlatmak istediğinizi, hayatı aydınlığıyla yaşamayı tercih ettiğinizi anlıyorum. Hayat karşısında bu bir seçim mi, tabii bir gelişim mi?

Hüseyin Akın: Aslında matine de suare de birer metafor. Çocukluk ve gençlik geride bıraktığımız sabah ve öğle vakitlerine tekabül ediyor. Kendimi şu an ikindi vaktinde görüyorum. İkindiyi kaçırmamaya çalışıyorum. Sabahı geldi geçti, öğleyi kazaya bıraktık şimdi ikindiye yetişmeye çalışıyorum. Ömrümün daha gündüz vakitlerindeyim. Bu bir tercih değil bir vakıa. Geçmiş Günler Matinesi kitabımdan yola çıkarak bunu sorduğunuzun farkındayım. Ben bu kitapta çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma inmeye çalıştım. Siyah beyaz yıllardı o yıllar. Tek kanallı televizyon çağında, yazlık sinemaların henüz bitimsiz bir kışı yaşamadığı, Battal Gazilerin, Fatih’in Fedaisi Kara Muratların, Kolsuz Kahramanların oynatıldığı “Beyaz Perde”nin şimdiki kadar kararıp kirlenmediği bir zamanlara geri dönüşler yapmaya çalıştım. Gelip geçen zamanla birlikte aslında neleri yitirdiğimizi anımsatmak istedim okuyucuya.

Osman Toprak: Kitabınızı okuyorum da başlıklarda, “aşk, bahar, ağlamak, dede, öküz, şiir, cep telefonu gibi” kelimeler öne çıkıyor. Lirizm ile akıl, gündelik gerçekler ile sanat arasında bir bağ, bir denge kurma çabasında sizin kalbiniz hangi alanda yol alıyor?

Hüseyin Akın: İlginç bir soru. Benim kalbim hangi alanda yol alıyor? Mesela öküz alanında yol almadığını başta söyleyebilirim. Şiir alanında desem şiire haksızlık etmiş olurum. Zira şiir bir alan sayılamaz. Alan daha çok yere ait bir kavram. Şiir ise ayakları yerden kesik bir dünyayı ifade eder. Şiir atmosferi demek daha uygundur herhalde. Lafı uzatmayayım, diğerlerini geçiyorum. Sevgili Osman Toprak, ben Geçmiş Günler Matinesi kitabında kalp ile kafanın izdivacına bütün okuyanları şahit tutmak istedim. Modern dünyanın en büyük çıkmazı kafadan kalbe ve kalpten kafaya doğru giden tıkalı yolları açmak yerine iyice tıkamaya çalışmasıdır. Bugün dünyanın yaşadığı dayanılmaz gürültü sadece her kafadan değil aynı zamanda her yürekten farklı bir sesin çıkması sebebiyledir.

Osman Toprak: Yine kitabın “Film Adamlar” bölümünde sizin aşinalık kesbettiğiniz pek çok ünlü için de hayatları ve sanatları üzerine bir yorum getirdiğinizi görüyoruz; Şener Şen, Sadri Alışık, Gazanfer Özcan, Kadir Çöpdemir, Cem Yılmaz, Hasan Nail Canat gibi. Bize “sanatın hayatın aynası olduğunu” bir kez daha mı ispatlamak istediniz?

Hüseyin Akın: İspatla hiç işim olmadı. Zira bilim adamı değilim. Aslında anlattığım ne Şener Şen, ne Sadri Alışık, ben bu insanların dün benim hayal ve rüya perdeme yansıttıkları dünyayla bugün yaşadığım ve hiç aksisedası ve ileriye dönük gölgesi olmayan hayatı kıyaslayıp yüzleştirmeye çalıştım. Değer yargıları, insan ilişkileri, beğeniler ve zevkler şaşırtıcı şekilde değişmiş. Türk sinemasının seksenli yılları sosyolojik argümanların en yoğun olduğu bir döneme tekabül etmektedir. Sokaklar henüz ortadan kalkmış değildir. Bilgisayar, internet ve dev alış veriş merkezleri kent ve kent hayatına böylesine işgal etmiş değildir. Eğer böyle bir tezden yola çıkacak olursak elbette bu karakter oyuncularının sinemadan benim hayatıma düşen gölgesini hayatın sinemaya çarparak bana geri dönen aksi olarak değerlendirebilirsiniz.

Osman Toprak: Sanıyorum siz, ciddiyetin ağırbaşlılığı yanında hayatın ironisini de görmeyi ve bunu yazmayı seviyorsunuz. Hepsi Hikâye aslında bunun en açık delili. Hayatın ironisi mi, bunu yazmak mı size ağır geliyor? Ya da hep şiir ve şiir üzerine yazılar yazmak varken, niçin ironik yazılar da kaleme alıyorsunuz?

Hüseyin Akın: İroni, içerisinde aynı zamanda trajik olanı da barındıran bir yaklaşım şeklidir. İronik üslûbum olduğu doğrudur. Ama ben bunu bir yerlerden ısmarlama olarak almadım. Yazıdaki samimiyet ve sıcaklığımın tescili denilebilir. Ben yazdığı metinde kendini saklayan yazarlardan değilim. Yazdığım şeyde kendi insan sıcaklığımı mutlaka gösteririm. Okuyucuya tepeden bakmam. Haksızlıklara karşı susma becerisini kazanamadım şu âna kadar. Bazı dostlarımız bunu çok iyi başarıyor. Çay sohbetlerinde müşteki oldukları şeyleri yazıya geçmeye çekiniyorlar. Sebebini anlamak zor değil. Korkuyorlar, “üstümüz çizilir” diyorlar. Bazı imkânlardan mahrum ediliriz diye haber metni gibi eleştiri yazıları yazıyorlar. Kendi mantıklarına göre haklılar. Sözgelimi Türkiye’de sağduyu sahibi ve millî hafızası kuvvetli yazarların temsilciliğine soyunduğunu iddia eden bir birlik muhafazakâr kesim şair ve yazarlarını neredeyse böyle bir silahla etkisiz hâle getirebiliyor. Eğer uslu uslu oturursanız, bizim yaptıklarımızı her şartta onaylarsanız sizi ödüllendiririz, kitaplarınızı yılın kitabı seçeriz, yurtiçi yurtdışı kültürel gezi imkânlarımızdan yararlandırırız, iktidar olanaklarından sizi de mahrum etmeyiz. Bazı bildik ve tanıdık gazetelerin tavırları da bundan farklı değil. Demem o ki ironi sivri bir dildir aynı zamanda. Hâli pür melalimizi önümüze serer. Katı gerçekliğin rafine edilmiş şeklidir. Yani ben merhum Mehmet Âkif gibi düşünüyorum; ama bir farkla, sözün odun gibi olmasın hakikat olsun tek! Odun gibi düz bir söyleyiş muhatabı her zaman için rahatsız eder; ne de olsa kıymıkları ve budakları vardır.

Osman Toprak: Biraz da toplumun gündemini konuşalım. Türkiye’de neyin baskısı var, siz nelerin baskısını hissediyorsunuz? Hür bir devlette, hür bir millet değil miyiz yoksa?

Hüseyin Akın: Vereceğim cevaplar senin sorduğun soruyu ne denli memnun eder bilemiyorum; ama bir kere Türkiye’de en büyük baskı insanların birey olarak kendilerine yaptıkları baskıdır. Yanlış bilgilenmek, kaynaktan kopuk din anlayışı ne yazık ki insanların dünyalarını cehenneme çevirmektedir. Toplumu konuşmaktan insanı konuşmayı unuttuk. Ormanı konuşmaktan ağacı ihmal ettik. İnsanın insan üzerindeki tahakkümü modern düzlemde bugün de sürmekte. Bu daha çok dünya görüşünü dayatmak şeklinde tezahür etmektedir. Dünya görüşünü dayatmanın somut şekli yaşam biçimini zorla kabullendirmektir. Bunun da örneklerini kamusal ortamlarla, üniversitelerdeki giyim kuşam yasaklarıyla görüyoruz. Mahalle baskısı diye gündemde olan bir baskı çeşidi daha var. Evvel yok idi işbu baskı yeni çıktı. Aslında böyle yapay bir durumdan müşteki olup bunu ortaya atanlar muhtemel özgürlükler karşısında baskı oluşturmak isteyenlerdir. Eğer bugün bir mahalle baskısından bahsetmek gerekirse bu bir mahallenin başka bir mahalleye yaptığı iddia edilen baskı değil, aynı mahalle insanlarının birbirlerine yaptıkları baskıdır. Zaten ülkemizdeki gelenekselleşen baskı hep içe dönüktür. Aile içi şiddet her zaman aile dışı şiddeti sollamıştır. Kol - yen meselesi yani. “Sen bizdensin” bunu bir yerde anlatma ile özetlenebilecek şeydir benim söylediğim.

Bütün söyleşiler