ŞAİRLERİNİ YİTİREN TOPLUM AKLEDEN VİCDANINI VE KALBİNİ YİTİRMİŞTİR

Ümit Zeynep Kayabaş

Yolcu, sayı 57, Ocak-Şubat 2010

2010

147–153

Ümit Zeynep Kayabaş: Yazınsal hayatın çeşitliliği mevcut tek bir zihinde. Bütün ağrıları, dertleri hissetme özlemi mi bu? Şair, denemeci, öykücü ve akademik eser, köşe yazarlığı, zaman zaman da editörlük. Bu durgun yüzün konuşamayan yönü mü kanallar açıyor size? Tedirgin yanınız mı ağır basıyor bu çokseslilikte?

Hüseyin Akın: Aslında bütün mesele mevcut dilin yetersizliği ile ilgili bir durum. Şiir konuşamadığım zamanlarda şayet sessiz kalmayı da becerememişsem deneme, inceleme, öykü gibi şeylere veriyorum kendimi. Şiir dışında yazdıklarım şiirin atık ve de artık malzemeleri sayılabilir. İçinde bulunduğum yoğunluklar içerisinde beni en çok heyecanlandıran her zaman şiir olmuştur. Tedirginlik denebilir mi buna? Belki de susmaktan kaynaklanan bir tedirginlik. Beni ürküten sessizliği kendi sesimle doldurmak istiyorum galiba. Çok yazdığımı söylüyorsanız eğer, haklısınız; ama yapabileceğim bir şey yok. Ben böyle konuşuyorum. Yazmak benim için konuşmanın bir değişik şekli.

Ümit Zeynep Kayabaş: Ve bu metaforun ironiye dönüşüşünü görüyoruz eserlerinizde. Hüseyin Akın’ın verdiği mesajlar ve o ince eleştiri karşılık buluyor mu? İroni daha mı anlaşılır kılıyor sizi? Mesela, Kitabım Çıktı Alınmayın derken neleri ima ediyordunuz?

Hüseyin Akın: Yazar yazdığına benzer. Şayet yazar, eserlerinde kendi karakterini yansıtmıyorsa yazdıklarına yabancılaşmış demektir. Benim kendi kişiliğimi kurarken kullandığım dil de ironik bir dildir. İroni benden ziyade anlatmak istediğim durum ya da kişileri daha anlaşılır kılıyor. Kitabım Çıktı Alınmayın derken, burada piyasaya ince bir eleştiri kondurmak kadar kitabı piyasa şartlarına dayanamayan, az satan, az tanıtılan, reklamı az yapılan kitap sahiplerine de trajik bir gönderme yapıyorum. Dilimin sivri olduğunu ve bundan alınganlık gösterecek olanları ilk başta uyarıyorum ayrıca. Diğer yandan Kitabım Çıktı Alınmayın derken birbirine zıt anlamda iki tavır -alın ya da almayın- karşısındaki istiğna duygumu da ima etmeye çalışıyorum.

Ümit Zeynep Kayabaş: Şiirlerinizi okuduğumuzda özellikle bazı şiirleriniz hayat istasyonunda beklemeye alıyor ruhu. Bütünden bir parçayı deşecek olursak, özellikle “Şey” şiirinde duygu yoğunluğu zelzele gibi. Bu yansımayı açabilir misiniz?

Hüseyin Akın: Şiirde yaşadığım yoğunluğu anlatabilmem çok zor. Zaten anlatamadıklarımın hikâyesidir o şiir. “Şey” kelimesi de böyle bir hâlet-i ruhiyenin tezahürüdür. Bir türlü dile gelmeyen, dilin üzerinden kayıp giden dokunamadığımız; ama bize ansızın sürünüp geçen şeyler. İçinizden geçerken kalbinize değen ne ise “Şey” de odur. İnsan nefesini hissettiği hâlde gövdesini ve dahi gölgesini göremediği şeyleri anlatırken ister istemez bir adrenalin yükselmesi yaşayabilir. Sizin zelzele dediğiniz şey bu olsa gerek. Tam hissettiğiniz hâlde tam anlatamamanın zorlu direncidir bu.

Ümit Zeynep Kayabaş: Hüseyin Akın’da şiirin doğum ânını dinleyebilir miyiz?

Hüseyin Akın: Kendimi hayattan tam çektiğim ya da kıyılarda dolaştığım zaman şiir hep bana yakın durmuştur. Hayatın orta yerinde insan hiçbir yere kıpırdayamıyor. Bir tedai olarak gelir bana ilk önce, sonra belli belirsiz bir fısıltıdır. Ona iyice dikkat -daha doğrusu rikkatkesildiğim zaman ne dediğini daha net olarak anlarım bu fısıltının. Sonra içimde bu fısıltıyı büyütürüm. Derken gitgide bir fısıltıya dönüşür bu fısıltı. Şiiri başlatan hep bir kıvılcımdır. Bir ilk dize ile günlerce dolaşır dururum. Önce kafada yazılır şiir sonra kâğıda geçer. Bütün bu safhalarda en önemli şey sükunettir. Bir ayak pıtırtısı bile yakaladığınız şeyi ürkütebilir. Şiir tamamlanıncaya kadar stresli bir süreçtir yaşadığım. Ama şiirin bittiğine kani olduğum an duyduğum mutluluğu ne anlatabilirim ne de bu mutluluğu başka bir şeyle değiştirebilirim.

Ümit Zeynep Kayabaş: “hiçbir sırrını ele verme / öl ya da ölü taklidi yap suretim / dişleri kenetlenmiş çenesi bağlı / bir ölü taklidi yap-yapabilirsen / çünkü bir tek ölüler doğru fotoğraf verir.” Sevgili şairimiz Hüseyin Atlansoy içindeki harareti ölümle kusmuş. Bu coşkuyu sizde de görüyoruz. “Örtmesin diye ölüm ömrümüzün üstünü / Boyuna açıyordu mezarlıkta bir çiçek.” Aynı yolun yolcusu olarak bu iç serüveni paylaşır mısınız bizimle?

Hüseyin Akın: Ölüm benim şiirlerimin başat vurgusu. Ölümün ağırlığını hep aşkla hafifletmek istemişimdir. Bunu bütün şiirlerimde görmek mümkündür. Ölüm sürekli kendini tekrarlıyorsa mutlaka bir bildiği vardır. Ölümdeki bu ısrarı hep hayra yormuşumdur. Alıntıladığınız şiir de bu duygularla yazıldı. Şayet ölüm kötümserlik duygularını depreştiren bir olgu olsaydı kabristanda tek bir çiçek dahi açmaması lâzımdı. Mezarda açan her çiçek -boyuna açan her çiçek- ölüm karşısında dirimin mesajını veriyor gibidir. Bir şeyler söylediği kesin. Mezarlıkta ölüyü kamufle edercesine açan rengarenk çiçekler bir muştuyu fısıldıyorlar âdeta. Bu muştu “gidenlerin bir gün geri geleceği” müjdesinden başkası değildir.

Ümit Zeynep Kayabaş: Hüseyin Akın ismi edebiyatta niçin var? Bir sürükleniş mi, bilinç mi?

Hüseyin Akın: Hüseyin Akın ismi elbette bir sürükleniş falan değil. Şiir şuurdan ayrı düşünülemez olduğuna göre, varlığımın şuurlu bir tarafı olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. İnsan yazdıklarıyla ve yapıp ettikleriyle ancak var olabilir. Edebiyatta isim sahibi olabilmek zamana mukavemet gösterebilmek ve verimlilikle mümkündür. Yazmayı hiçbir zaman ihtiras hâline getirmedim. Yazmayı tutku ile açıklayanlardan da değilim. Ne yaptığımı biliyorum ve yazmak benim için dilin kifayetsizliği karşısında kendimi, dünyayı ve eşyayı anlayıp anlatabilme biçimidir. İç dünyayı geniş bir yelpazeye yayarak gerilim fenomenini kendi ağında saklı tutmayı başarmak, herkesin haddi olmadığından şairin oluşturduğu üst dil, ihtiyacın birebir karşılığıdır. Şair yaşadığı çağın tanığıdır. Elbette döneminin ses dalgalarına kulağını tıkayamaz. Fakat siyasi aktörlük başka bir şeydir. Edebiyat -özellikle şiir- piyasaya ve siyasaya karşı her zaman temkinli ve tedbirli olmak zorundadır. Şairin böyle bir misyonu yoktur. Mesaj verme kaygısının niteliğin önüne geçmemesi gerekir. Eğer toplumsal sorunlara karşı şair kendini sorumlu hissediyorsa, bunun yolu olup bitene şiirle müdahale değil, bireysel ve toplumsal kişiliğinin gerektirdiği şartlarla mücadele etmek şeklinde olmalıdır.

Ümit Zeynep Kayabaş: Psikolojik, sosyolojik ve siyasal sorunlarında yüzen memleketinin mesel ağına gerekli duyuruyu yapabiliyorlar mı günümüz şairleri?

Hüseyin Akın: Şair kendini işitecek kulağı olanlara ve aynı zamanda dilini anlamaya çalışanlara ancak sesini duyurabilir. Şairin memleket sorunlarına direk vurgu yapması beklenemez. Olsa olsa derinden dokunuştur şiir adına yapabileceği. Şiirin aktüelle ilişkisi günübirlik olana hizmet etmesi demektir. Evrensel bir dilin gündemi kovalaması kendi ayaklarına pranga vurması anlamına gelir. Şairin topluma karşı, yazmanın ötesinde sorumlulukları da vardır. Aktif bir vicdan olarak toplumu harekete geçirebilir, maşeri vicdanın oluşmasına katkı sağlayabilir.

Ümit Zeynep Kayabaş: Her insanda mahrem odanın mevcudiyeti vakidir. Şair bu mahremiyeti teşhir etmekle yükümlüdür. Duvarların rengini hatta kokusunu hissettirebiliyorsa şairin kemalatı tamamdır. Bir adım sonra günlük yüzleşmede buhranlara giren kalem erbabı oldukça fazladır. Belki bu çıkmaz içteki en güzel şiirin yazılmasına da engel teşkil etmektedir. Bu sancıyı hissettiğiniz oluyor mu?

Hüseyin Akın: Şair mahremiyetini hiçbir zaman yağmalamaz. Zaten yazılanın herkeste aynı çağrışımı yapmaması da biraz bundandır. Herkes aynı görüntüyü yakalamış olsaydı şiirden, şairin bir teşhir gayreti içerisinde olduğunu söyleyebilirdik. Oysa daha çok uluorta olanı setreder şair. Uluorta olan şey aslında görünmeye layık olan taraflarını yağmaya kurban etmiş sayılır. Şair büsbütün açık olan şeyi gerektiği kadar örterek görünmeye değer olanı insanın dikkatine yaklaştırır. Şahsen benim yazmak isteyip de mahremiyet kaygısından dolayı yazamadığım tek bir satırım yoktur. İç odama girebilme serbestisi aynı zamanda şiirime girebilme hüneri ile doğru orantılı olduğundan ne mahremiyetimin yağmalanması ne de söylemek istediğim şey karşısında kendimi kasmamı gerektirecek bir şey yaşamadım. Mahremiyet denilen şey daha çok okuyucunun keşfine bağlı bir durum gibi geliyor bana. İç sansür değil, iç kontrol ve uyuma inanıyorum. Söyleyemediklerimden dolayı değil, söylediklerimden dolayı sancı hissediyorum. Söyledikçe iç kanamam artıyor. Keşke mümkün olsaydı da hiç söylemeseydim.

Ümit Zeynep Kayabaş: Toplum ve şair dediğinizde neler söyleyeceksiniz bize?

Hüseyin Akın: Toplum ve şair dediğimde ne söyleyebilirim ki “toplum” ve “şair” diyorum sadece. Şair topluma sırt dönen, çığlıklara kulak tıkayan değil elbette. Toplumun bir insandaki figanıdır şair. Birey olmakla fark etmiştir içerisinde kaynayan şeyi. Toplum durup düşünme yetisinden, derine inme kabiliyetinden mahrumdur. İnsan ancak birey olduğu zaman kendine doğru eğilir. Şiir insandan topluma çarpan bir aksisedadır; ama toplumun emrinde, toplumun eğip büktüğü bir kelam değildir. Şaire başıboş vadiler ilham verse de o başıboş vadilerin adamı olamaz elbet. Topluma bir malzeme olarak yaklaşmaz. Toplumun bir tür sıra dışı gönül elçisidir. Bir toplum şairlerini yitirmişse akleden vicdanını ve kalp misali titreyip çarpan aklını yitirmiş demektir.

Ümit Zeynep Kayabaş: Oldukça ilginç olan Geçmiş Günler Matinesi isimli deneme kitabınızda yoğunluklu olarak nazarlarını düne çevirmiş bir şair olarak görünüyorsunuz. Sanırım gelecekten ziyade geçmişe ayarlı bir tarafınız var, yanılıyorum mu?

Hüseyin Akın: Haklı olabilirsiniz. Gelecek kelimesi bana göre çok iddialı bir sözcük. Onun için ne yapacağından emin olamadığım bu temkinsiz kelimeye karşı hep mesafeli olmuşumdur. Geçmişi seviyorum, çünkü orada kendimi ve sevdiklerimi buluyorum. Sonra, geçmiş günlerin insana bir fenalık yapması düşünülemez. Tam aksi, bana neyi kaybettiğimi hatırlatıyor geçmiş günler. Siyah beyaz fotoğraflarda kendimi daha net görebiliyorum. İlk gençlik yıllarımda izlediğim filmlerin karakter oyuncularının dünyamdaki izdüşümlerini yazmaya çalıştım bu kitapta. İşe yaramaz, dikkat çekmez, yazıya dahi konu olmayacak denli yalnız ve metruk nesnelerin dünyasına girmeye çalıştım. Biz yaşlanırken eskiyen eşyalara ömrümün dikiz aynasından bakış fırlatmak için yaşadığımı fark ettim. İstedim ki suareye kalmadan matineye yetiştireyim yaşadıklarımı.

Ümit Zeynep Kayabaş: Geriye dönüp baktığınızda yoksa Hepsi Hikâye mi? Aktüel hayatı ironik bir şekilde kaleme aldığınız hikâyelerinizden hiç bahsetmiyorsunuz. Yoksa hikâyeci olarak anılmak istemediğinizden mi kaynaklanıyor bu?

Hüseyin Akın: Böyle bir çekincem yok. İncelemeden sıra dışı sokak sosyolojisi nevinden her tür kitap yazmış birisi olarak, asıl kendimi ait hissettiğim dünya şiirdir. Bir günü bu yoğunlukla yaşadığım düşünülürse, diğer yazdıklarım ancak sözü edilirse hatırıma gelebiliyor. Hepsi Hikâye benim uzun yıllar çeşitli dergilerde yazdığım öykülerin bir derlemesi. Bütünlük oluşturabilmesi için birbirine benzeyen hikâyelerin dışındakileri kitaba almadım. Yani bu hikâyelerin mesaj kaygısı ağır basan hikâyeler olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca, özgün bir nitelik sayılabilirse eğer, eğlenceli bir tarafı da var. Bu tür hikâyeleri ara sıra yazmaya devam ediyorum. Gerçekliği tersyüz eden, inciten, ironi yanı ağır basan hikâyeler diyebilirim. Bütün bunlar hikâyeci olarak anılmama yeterli midir, bunu zaman gösterecek.

Ümit Zeynep Kayabaş: Gelecek için planlarınız neler? Ya da alışıldık ifadeyle mutfakta neler var?

Hüseyin Akın: Planlı yaşamadığım için öyle belli periyotlara ayrılmış sistemli bir planım da yok. Emin olmadığım bir gelecek zaman için öyle ciddi ciddi yatırımlar yapmak bana göre değil. Gün içinde âna dair ne varsa odur benim heybeme düşenler. Onun için mutfakla da fazla işim olmaz. Gayri muayyen zamanda gayri muayyen zaman içre bir şeyleri tutanaklara geçmeye çalışıyorum. Yakın zamanda birikip belli bir dosyaya ulaşan şiirlerimin giyim kuşamı söz konusu olabilir. Yani kitaplaşması yakındır şiirlerimin. Ayrıca yazılarımın da encamının hayırlı olacağına dair içimde iyi bir his var. Piyasa ve pazar ekonomisine bulaşmadan hayırlısıyla kalbimden ve kafamdan geçenleri insanlara ulaştırabilirsem ne mutlu bana!

Bütün söyleşiler