ŞİİR VE DEVLET

Karagöz

Karagöz, sayı 13, Ekim 2010

2010

167–172

Karagöz: Türk şiiri tarihini -bir bakıma- şair ile devlet arasındaki ilişkilerin tarihi olarak da okumak mümkündür. Söz konusu ilişkinin geçmişi ve bugünü hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?

Hüseyin Akın: Türk şiir tarihine baktığımızda şairin devletle ilişkisinin aynı zamanda devletin şairle ilişkisinden çok ayrı olmadığını görürüz. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda şiir ve şair mümkün mertebe sarayın içerisinde bir dolaşıma sahiptir. Tanzimat dönemine kadar hükümdarlar harbe giderken yanlarında şairleri de götürmeyi ihmal etmemişlerdir. Şiir bugünkü anlamda “pop” hükmündedir. Kanuni’nin, Fatih’in, Yavuz Sultan Selim’in, II. Beyazıt’ın, II. Murat’ın, Cem Sultan’ın şair olduğunu biliyoruz. Bu yüzden şairin saraya çekilmesini salt patronaj durumuyla açıklamaya kalkmak haksızlık olur. Zira şiir ve şair devletin çok önemli bir dinamiği kabul edildiğinden saray tarafından himaye görmüştür. Bu himaye sanıldığı gibi şiirin ve şairin sivil duruşuna halel getirmiş de değildir. Hatta açıkça muhalif duruş sergileyen şairler de olmuştur. Hayreti, Hayali ve Usuli gibi şairler bunlar arasındadır. Bu şairler bağımsız kişilikleriyle hayata ve yaşadıkları topluma daha eleştirel yaklaşabilmişlerdir. Örneğin 15. yüzyılda yaşamış şairlerden Hayreti, Vezir İbrahim Paşa’ya güzel bir kaside takdim etmiş vezir kasideyi çok beğenmiş ve şairi korumak istediği için hemşerisi (Yenice- Vardarlı) olan Hayali’den Hayreti hakkında bilgi istemiş ve bunun üzerine Hayali, Hayreti’nin şu keskin mısralarını okumuştur: “Ne Süleymâna esürüz ne Selimün kuluyuz / Kimse bilmez bizi bir şâh-ı kerîmün kuluyuz.” Mohaç Fatihi İbrahim Paşa, Kanuni ve Yavuz’u eleştiren mısralarına rağmen Hayreti’ye az da olsa bir tımar tahsisi yapılmasını emretmiş; fakat Hayreti bu tımarı kabul etmemiştir. Baki’gibi bir şair bile Kanuni’nin o kadar iltifatına mazhar olmasına rağmen yine de hep devlete karşı hoşnutsuz bir yanı içerisinde barındırmış ve “kadrini seng-i musallada bilip ey Baki” diyerek devlete sitemini söylemekten çekinmemiştir. Ne de olsa çok istediği hâlde bir türlü devlet onu şeyhülislâm yapmamıştır. Öte yandan Nefi gibi divan şiirinin altı üstadından biri kabul edilen bir şairin iflah olmaz bir muhalif olduğunu bilmeyen yoktur. Ne yazık ki devlete karşı bu tutumu ona pahalıya mal olmuş, IV. Murat tarafından boğdurularak öldürülmüştür. Şair devletten kimi zaman tımar tahsisine mazhar olurken, kimi zaman da caizeyle taltif edilmiştir. Ama özellikle Tanzimat’tan sonra devletin gönüllü müdafii ya da ateşli bir muhalifi olmak gibi misyonlar yüklendiği de bir gerçektir. Onlar bu misyonlarını ortaya koydukları şiirden ödün vererek yerine getirirken Tanzimat’la birlikte şiir korunması gereken kendi doğal sınırlarını aşarak şairin ekseninin dışına çıkmıştır. Bu devrin önemli şairleri nesrin meselelerini şiirin dokusunu bozarak şiire sokmuşlardır. Bu yüzden şair kimlikleri oldukça siliktir. Ziya Paşa gibi terkib-i bent yazarlarının yazdıkları bu yüzden gönül telini titretmez. “Makber” şairi olarak ünlenen Abdülhak Hamit Tarhan gibi isimler bu dönemin devlet meselelerini değil, şiirin bizzat kendisini mesele edindikleri için marazi bir karakter gibi algılanmışlardır. Recaizâde Mahmut Ekrem gibiler ise şiirin gövdesinin bu tür ağırlıkları kaldıramayacağından emin olduktan sonra şiirde ısrar etmeyip romana yönelmiştir. Bu yüzden Tanzimat döneminde şiiri propaganda unsuru bir mücadele aracı olarak kullanarak ünlenen Şinasi, Nâmık Kemal ve Ziya Paşa şair kişiliklerinden ziyade toplumsal değişim sürecinde siyasi duruşlarıyla öne çıkmışlardır.

Karagöz: Toplumsal, siyasal, kültürel plânda Türkiye’nin yaşadığı büyük değişimlerin öncesinde entelektüel plânda ve özel olarak da şiirde kendini hissettiren bir değişim var mıdır? Daha da ileri gidecek olursak, Türkiye’nin modernleşmesinde, modern Türkiye’nin doğuşunda şiirin öncülüğünden bahsedilebilir mi?

Hüseyin Akın: Özellikle Tanzimat’tan sonra Batılılaşma eksenli değişim ve dönüşümün sürükleyici kesimi şairler olmuştur. Devletin tanzim ve ıslahat adıyla yapamadıklarını aktif bir şekilde şairler yapmaya çalışmışlardır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, klâsik Türk musikisinin yasaklanması gibi devlet eliyle yürütülüp bir türlü tam anlamıyla başarılamayan Batılılaşma harekâtı bu dönem birtakım şairler tarafından yürütülmüştür. Serveti-i Fünun romanının halka yayamadığı kültürü, Çalıkuşu, Yeşil Gece romanının veremediğini Orhan Veli ve Cemal Süreya gibi şairlerin şiiri gerçekleştirmiştir. Yani bir şekilde şiir romanın yapamadığını yapmaya soyunmuştur denilebilir. Birinci Yeni ve İkinci Yeni şiirini bu yüzden romanesk şiir olarak nitelendirmek çok yanlış sayılmaz. Modern Türkiye’nin oluşumunda şiirin ancak zihinsel neticeler almak noktasında bir etkisi olduğundan bahsedilebilir. Yani kendisi olarak kalabilmiş bir şiirden değil, düzyazının ağırlıklarını yüklenmeye icbar edilmiş bir şiirden bahsetmek daha isabetli olur.

Karagöz: Şair ile devlet arasındaki ilişki açısından, Türk şiirinin bir milâdı var mıdır?

Hüseyin Akın: Güdüleme anlamında Osmanlı dönemi şiirini, güdümlü olma ve güdülme anlamında ise Tanzimat dönemi şiirini bir milât kabul edebiliriz. Osmanlı’da şiir olumlu anlamda bugünün medyasının gördüğü işlevi görmekteydi. Yunus Emre, Âşık Paşa, Süleyman Çelebi, Baki, Fuzuli ve Şeyh Galip gibi seçkin şairler yaşadıkları döneme çok büyük etkiler yapmışlardır. Divan şiiri ses, şekil ve öz bakımından bir medeniyetin müktesebatını bünyesinde taşıyan, köklerine bağlı bir şiirdir. İmparatorluğun zayıflaması ve çöküşüyle birlikte şiirde aynı kaderi yaşamıştır. Kurumlar durumları etkileyebildiği gibi durumlar da kurumları peşinden sürükleyebiliyor. Hecenin aruza nispeti aslen yeninin eskiye, Batı’nın Doğu’ya nispeti, yani sembolik anlamda bir tür medeniyet kavgasıdır. Heceye direnmek bir çeşit kendi sınırlarını korumak yerini muhafaza etmek anlamına gelmektedir. Yahya Kemal, Ahmet Hâşim bu direnişin iki önemli ismidir. Yahya Kemal sefirlik yapmasına rağmen, devletle böylesine resmî bir ilişkisi olduğu hâlde bu konuda tesirli bir mukavemet sergilemiştir.

Karagöz: Cumhuriyet dönemi kültür politikalarının Türk şiirindeki yansımaları sizce nelerdir? Bu dönemde devletin, devlet adamının şaire bakışı hakkında neler söylemek istersiniz?

Hüseyin Akın: Cumhuriyet döneminin Batılılaşma üzerine tesis edilen kültür politikaları terbiye etme, adam etme aşamalarını tüketerek dayatmaya dayalı bir jakobenizme dönüşmüştür. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde resmî ideolojiye amigoluk yapmakla görevli Behçet Kemal Çağlar, Aka Gündüz, Kemalettin Kamu gibi besleme şairler bir tür devlet şairi muamelesi görmüşlerdir. Devlet kendine itaat etmeyen şairleri ya hapse ya da sürgüne göndermiştir. Kemal Tahir, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet ve Sabahattin Ali gibi isimler devletin elini hep yakalarında ve paçalarında hissetmişlerdir. Bu süreçte devletin şaire uyguladığı sürgün fizikî coğrafi sürgün olmaktan ziyade yok saymaya ve ötekileştirmeye yönelik zihinsel sürgündür. Bu şairler özellikle yeni kuşakların hafızalarından uzaklaştırılmak istenmiş, kamusal olan hiçbir yerde -mesela ders kitaplarında- adları anılmamıştır. Birinci ve İkinci Yeni şairleri her ne kadar bir karşı duruş sahnesi oluşturmuş olsalar da bunu gerçekleştirmeyi başaramamışlardır. Cemal Süreya, Ece Ayhan, Turgut Uyar, İlhan Berk gibi şairler esas itibariyle yeni devletin öngördüğü Batılı yaşam tarzının uyumlu birer takdimcileri olmaktan hiçbir zaman kurtulamamışlardır. Söz gelimi Ece Ayhan bir taraftan “devlet dersinde öldürülenlerin” sürünen ruhlarını dikkatimize sunarken diğer taraftan Cumhuriyet tarihini yorumlamak için Çanakkale’de mermi taşıyan Türk kadınını değil, fuhuş işletmecisi Çanakkaleli Melahat’ı seçer. Devlet şiiri kendi bekası için kullanmış ve tüketmiştir. Tanzimat sonrası devletin güdümündeki şair üstat Sezai Karakoç’un Batı’ya gidip de dönmeyen beşinci oğlunu çağrıştırmaktadır. O oğul ki bir şairdir. Batı’dan geriye dönmek istese de yollarda kum gibi eriyip gitmiştir. Şimdi ümit Doğu’nun yedinci oğulları olan şairlerdedir. Onlar ki kendisi olarak kalmak isteyen değişmeden ölmek ve öylece gömülmek isteyen bu toprakların gerçek sahipleridir.

Karagöz: Türkiye’de siyaseti konu edinen, siyasi meselelerden yola çıkan bir şiirin varlığından söz edebilir miyiz?

Hüseyin Akın: Son 150 yıllık Türk şiiri 150 yıllık siyasi tarihiyle paraleldir. İstisna olan şairler kendine özgü bir yönü olanlardır. Sözgelimi Ahmet Muhip Dıranas bir istisnadır. Tanpınar’ın eserleri hem Cumhuriyet’in, hem Türk modernleşmesinin bir eleştirisidir. Gerek içerik, gerekse form olarak -Hâşim- Dıranas ve Tanpınar birer muhaliftir. Türkiye’de dün olduğu gibi bugün de siyaseti direk olmasa da içkin tarzda bir esinti olarak şiirinde barındıran şairler vardır. Söz konusu edilen gündelik kısır politika değilse eğer vaaz ve angajmana dönüşmemesi şartıyla siyasetin şiire dönük tarafından bahsetmek mümkündür. 12 Eylül ve 28 Şubat baskı süreçlerine dair yazılan şiirler bu tarz örneklerdendir. Şiirin derin anlamını oluşturan şey insanın toplum, devlet ve dünya karşısındaki konumundan büsbütün kopuk bir şey değildir. Tarihî ve siyasi olanın baskısı altında kalmadığı sürece şiir bu alanları kendisi için bir imkâna dönüştürecektir. Daha birkaç ay evvel edebiyat dergilerinde yayımlanan şiirlerin başlıkları bile bu konuda bir fikir verebilir. Mesela bu şiirlerden birinin adı “Islak İmza” idi. Şu dizeler de bir başka şairin şiirinden alınma: bütün unutkan semtler camileriyle havaya uçsun hadi [camiler bombalanacak müslümanlar nerede] diye sor bana bütün uçuşları iptal et, süresiz tâtil olsun, alınlarda ter aksasın gizli planlar hazırla, delil olarak sun, ıslak imzalı belgelerini

Karagöz: Acaba siyasi şiir, siyasetin güdümündeki şiir midir? Devletten gelen şiirle, devlete giden şiir arasında bir başka yol daha var mıdır?

Hüseyin Akın: Elbette ki siyasi şiir siyasetin güdümünde olan şiir demek değildir. Eğer böyle olursa şair kimliği siyasetçiye dönüşür ya da siyaseten şiir yazan adamlardan bahsetmiş oluruz. Devletten gelen şiirle devlete giden şiir arasında elbette başka bir yol vardır. Bu, kendi evrensel anayasasının dışında bütün anayasalara karşı konuşlanmış şiirdir. Piyasanın da, kara siyasanın da hep karşısında duran bir yol izler. Çünkü şiir muktedir olmuş ve artık kendi devletini kurmuştur.

Bütün söyleşiler