ÇIĞLIK KIVAMINDA SÖZLER
GörüşmeciBünyamin Durali
KaynakYumuşak G, sayı 10, Ocak-Şubat 2011
Yıl2011
Sayfa175–181
Hüseyin Akın: Hüseyin Akın, Müslüman cenahın önemli şair ve yazarlarından. Genç yaşına karşın, bence ses getiren, üstünde hassasiyetle durulması / düşünülmesi gereken bir verimlilik içinde. Geçen yıl (3 Ağustos 2006) Millî Gazete’nin “Düşünce” sayfasında Osman Toprak’ın kendisiyle kotardığı bir söyleşisini kesip saklamışım. Orayı burayı karıştırırken, bir derginin arasında tekrar geçti elime o söyleşi. Yeniden okuyunca, anladım ki, tevekkeli saklamamışım; kimi bölümlerini sizlerle paylaşmalıyım. Paylaşmadan önce şunu diyeceğim: İlle de mecbursak, klâsik “sol - sağ” kalıpları içinden bakınca, kendimi solda konumlandırıyorum. Sol rüzgârların dünya (ve ülkemiz) çapındaki gerilemesini gözden ırak tutmamak kaydıyla söyleyeyim ki emek - sermaye çatışması başta olmak üzere dürüstlük - sahtekârlık, iyilik - kötülük, güzellik - çirkinlik, hakkaniyet - haksızlık, mazlumiyet - zulümkârlık vb. çatışmalar varlıklarını sürdürdüğü müddetçe, sol ve ona gönül verenlerin solculuğu da inişli çıkışlı görünümlerle yaşamaya devam edecek demektir. Bunları pattadak, âdeta damdan düşercesine neden mi söyledim? Şunun için: Kimi solcular, beni Müslüman kesim yazar ve şairlerine karşı aşırı liberal, aşırı hoşgörülü davranmakla eleştiriyorlar. Müslümanlığın da sağın / sağcılığın özel bir biçimi olduğunu, söylemlerindeki sosyal adaletçi vurguların göz boyamacılıktan başka bir şey olmadığını, sonuçta varacakları durağın ister istemez kapitalist emperyalizme bağlanma durağı olacağını söylüyorlar. Hatta daha ileri giderek, İslâmi tezlerle hareket edenlerin faşistlerden bile tehlikeli olabileceğini savunanlar da var bu arkadaşlar arasında. Buna örnek olarak da Humeyni öncesi İran’ıyla Humeyni sonrası İran’ında sola ilişkin yaşananları mukayese etmek yeterlidir diyorlar. Ben aynı kanıda değilim. Bir kere, böyle düşünenlerin “indirgemeci” ve “toptancı” olduklarını sanıyorum. Hele, genelde edebiyatla, özelde şiirle barışık yaşayanlara, siyasi yelpazenin faşizan ve terörcü kanadından olanlar hariç, kutuplaştırıcı değil, kucaklayıcı bir yaklaşımı benimsemekten yanayım. Kucaklayıcı sözcüğünü, aşırı romantik veya rotasını şaşırmış bir sözcük olarak görüyorlarsa, başka bir sözcük de seçebilirler. Sözün burasında, bilhassa gençlik çağlarımda, birçok samimi ve hasbi Müslüman arkadaşım olduğunu belirteyim hemen. Ayrıca, bizler de hangi dünya görüşüne bağlanırsak bağlanalım, nihayetinde, hiç değilse kültürel anlamda birer Müslümanız. Çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmeyen civcivlere benzemek şöyle dursun, o yumurtanın sarısını ve akını da (eleştiri hakkımız, beğenmeme hakkımız saklı kalmak kaydıyla) tanımakla yükümlüyüz. Ek olarak: İslâmi kanatta, şiirin, öykünün, denemenin ve öteki yazınsal etkinliklerin hakikaten cefasını çeken onlarca isim sayabilirim burada. Bu bir olgudur ve ne denli görmezden gelmeye çalışırsak çalışalım, olgular hayatiyetlerini sürdürürler. Dolaştırmadan, esas konuya geleyim. Hüseyin Akın şöyle diyor: “Uyku sessiz bir çağrıdır. Uyumayanları mükellefiyetsizliğin sahte uyumuna davet eder. Şairlere gelince, onlar her daim teyakkuzda olmak zorundadır. Çünkü onlar için evren her lahza yeni inşa edilmiş gibidir. Bakışlarındaki şaşkınlığı yere düşürmezler. Hep hayret makamındadırlar. Şairler yaratılış şaşkınlığını üzerinden atamamış insanlardır. Yürüdükçe kendilerini yanlış yerde indirilmiş yolcu gibi yabancı ve garip hissederler.” Gelin de katılmayın bu cümlelere! Ancak ve ancak “yaşamak ağrısı”yla kıvranan bir şair söyleyebilir bunları. Şiirden neşet eden ve var-oluşunun katlanılmaz sancılarını gene şiirle dindirmeye çalışan bir şair. Yıkıldıkça şiire tutunarak kalkmanın erdemini içselleştirmiş bir şair. “Böyle bir dünyada yaşayıp da şiir yazmayan insanlar ya çok güçlüdürler ya da çok tuzlu uykulara dalmışlardır. Dünyada iki temel telaş vardır. Birincisi şairlerin telaşı: Allah’ın Âdem’e (as) öğrettiği şekilde eşyayı isimleriyle tanıyıp tanımlamak. İkincisi ise şair olmayanların telaşıdır ki bu da mülkiyete bir ömrü bağışlamaktan ibarettir. Şair aslen fakr üzre olan adamdır. Zenginlik ve şairlik yan yana gelmez. Zira mülkiyet şairin zihinsel dikkatini toparlamasına mânidir. Eşya ve para kendi üzerinde gezinen uykuyu sahibine de bulaştırır. Modern çağın dervişleri şairlerdir ve her daim uyanıktırlar. Teheccüde kalkar gibi gecenin bir vaktinde hayatın hasar görmüş bir tarafını onarmak için kalemlerine davranırlar.”
Bünyamin Durali: Şairce yaşamak, bundan daha derleyip toparlayıcı bir biçimde nasıl anlatılabilir? Şair’in mülkiyete bakışı, bundan daha berrak yansıtılabilir mi? Hüseyin Akın burada apaçık bir manifesto yazmış; mülkiyetçilere, mülk-Allahlı iktidarlara. Topa tutmuş onların saltanatını. Şimdi bunları söyleyen kişinin Müslüman, Hıristiyan, budist, animist, ateist, antiteist olması / olmaması beni ilgilendirmez artık. Burada dinler üstü, ideolojiler üstü, dinlerin ve ideolojilerin sınır taşlarını “salt insani” bir helecanla söküp atan, kalbinin titreşimlerinden yanardağ lâvları fışkırtan bir isyan var. Bu isyanı duymayana insan denir mi?
Hüseyin Akın: “Kesintisiz hoşnutluk ve günübirlik mutluluk şairin yazmasının önünde en büyük barikattır. Zira şiir karmaşa, kaos ve yerini yadırgamalardan sudur edip tutuşan bir sahadır. Mutluluktan şiir doğmaz, olsa olsa sanat adına karnı doymuş bir adamın kürdanıyla oynaşması kalır geriye.”
Bünyamin Durali: Öyle değil mi sahiden? Mutlu kişi neden şiir yazsın ki? Dünyayı onaylayandan ne hayır gelir? Mıymıntı, hımbıl, üşengeç, dünya yansa hasırı yanmayan kişinin ne işi olabilir şiirle? Kaba biyolojik ihtiyaçlarının, beslenme, barınma, üreme güdülerinin demirden çemberlerini kıramayanların dünyasında teneffüs edebilir mi şiir? Hem yatıp kalkıp borsa düşüneceksin, hem de şiirden yana yaşayacaksın, biri ötekini gördüğü yerde haşat etmez mi?
Hüseyin Akın: “Düşünün ‘yarın’ diye muhtemel bir zaman yaşanacak ve siz o yarınlar silsilesi içinde yer almayacaksınız. Kitleler bu sıkıntılarını evlat sahibi olmak suretiyle telafi etmeye çalışırlar. Kendilerini çocuklarında sürdürmeyi dilerler. Halbuki evlatların hızla ebeveynlerinden uzaklaşıp başkalaştıkları bir çağda yaşıyoruz. (…) Şairler yazdıklarıyla bütün kuşakların belleklerinde kalarak yüreklerinde oturacaklarına inanırlar. Bu tesir gücüne bütün şairler sahip olamasalar da bunu umut etmek bile bir anlık faniliğin kalesine atılan gol gibidir.” Kendi adıma yarınlara kalmak kaygısını hiç taşımadım. Onca zamandır şiir yazıyorum, bu yarına kalmak duygusu nasıl bir duygudur, bilmem. Şairlerin çoğunda böyle bir duygu yer etmiş midir, onu da bilemem. Gene de anlıyorum Hüseyin Akın’ı. Bu duyguyla yaşayan şairlerin hasretini, kendilerini evlâtlarında sürdürmeye çalışanlardan daha anlaşılır, daha mütevazı buluyorum. Hüseyin Akın, içeriden tanıdığı İslâmi kesimi, haklı olarak ve gayet de namuslu bir özeleştiri süzgecinden geçirerek hicvediyor: “Muhafazakârlık çok mümtaz ve mümeyyiz bir bağlılığın adı iken, sağcı kapitalistleşme sürecine meşruluk kazandıran bir kelimeye dönüştü. Kârı muhafaza etmenin adı muhafazakârlık oldu. Fikir ve düşüncedeki çarpık muhafazakârlaşma edebiyata da sıçradı. Bugün çer çöp ne varsa hepsini koruyup kollamanın adı neredeyse muhafazakârlık olmuş.” “Kabileme laf söyletmem, dergâhıma yan bakanı alimallah kör ederim” havasındaki keskin solcuların, düzmece devrimcilerin, bu cümleleri ezberlemesini ve günde beş vakit kendi kendilerine tekrarlamalarını salık veririm. Şu açıdan salık veririm: Günümüzde, sayısı belirsiz nice hızlı solcunun da küresel soygunculuğun sofrasından pay kapmak, hiç değilse çöplenmek için, ne olmadık taklalar attığını bilmeyen yok. Hüseyin Akın, söyleşisinin ilerleyen cümlelerinde, dalavereci Müslümanlara karşı mızrağının ucunu daha da sivriltiyor: “Neomuhafazakâr muhtaç olduğu kudreti Amerika’dan devşirdiği alımlı ve ılımlı İslâm’da bulan bir anlayıştır. Ellerinde ihya var ama gözleri orada değil, yeni bürokratik imkânlar ve ihya olacak fırsatlar için pusuda bekliyorlar.” Ülkemizde, gözlerini siyasal hırs bürümüş, dünya varsıllığına tapınan bir dinci -dindar değil!- tabaka var ki gün günden palazlanıyor, semiriyor. Kaderini ABD / İsrail emperyal faşizminin kaderiyle bütünleştiren ve sahneye ikinci bir oligarşik zümre olarak çıkmaya aday bu tabaka, yanı başında Müslüman kardeşlerinin yaşadığı soykırım karşısındaki duyarsızlığını, üstelik işgalci güçlerin yanında, bizzat ve eylemli biçimde yer alarak perçinliyor. Yanı sıra, yoksul halk yığınlarının safiyane inançlarını istismar ederek, bunları sözüm ona İslâm adına yaptıklarını ifade ediyorlar. Bir şair, bundan da önemlisi dürüst bir Müslüman olan Hüseyin Akın’ın bu çirkinlikleri deşifre etmesini, çok önemli ve çok manidar buluyorum. “İnsan ‘sahip olmak’la ‘olmak’ arasındaki tercihini iyi yapmalı. Onlar ihya olmaya (palazlanıp serpilmeye, madden olgun ve dolgun hâle gelmeye) devam etsinler, biz de İhya okumaya devam edelim. Allah onlara da bize de ‘yürü ya kulum’ diyor; ama onlar kafalarında hedefledikleri bir dünya cennetine doğru koşuyorlar. Oysa dünya, cennet olmaya en elverişsiz mekândır. Elbette okumalıyız; ama bu kabımızı doldurmak için olmalı, kafamızı şişirmek için değil. Kendi varlığımızın dışındaki sahaya yığınaklar yapıyoruz sürekli. Para, şöhret, servet, iktidar vb.” Hüseyin Akın’ın “dünya, cennet olmaya en elverişsiz mekândır” sözü üstünde münhasıran durmalı. Varoluşunu metafizik, burada metafizik sözcüğünü dinsel, ruhsal, sanatsal, felsefi bütün bağlamlarıyla kullanıyorum, ürperişlerle tesis edenler için, dünya sahiden böyle bir yerdir. Şairler içinse daha da böyledir. Düşünsenize, siz hayatınızın yol haritasını sözcüklerden, imgelerden, metaforlardan müteşekkil bir coğrafyaya yaslanarak çizmişsiniz; bunlar dışındaki maddi konforların, yapay mutluluk oyunlarının, statü göstergesi sembollerin hepsine bir anlamda rest çekmişsiniz. Sadece kafanızdan ve kalbinizden esen fırtınaları pusula bellemişsiniz. O fırtınalarla taşmış, o fırtınalar sonrasında dinelmişsiniz ancak. Daha ne bekleyeceksiniz dünyadan? Kralların, şeyhlerin, diktatörlerin, para babalarının, petro dolar vurguncularının altın kaplamalı tahtlarının ve kurşun geçirmez arabalarının aldatıcı parlaklıkları nedir ki sizin kıt kanaat ve asude yaşamlarınızın yanında? İskambilden şatolar gibi, mukavvadan kutular gibi çökmez mi, bozulmaz mı onların afra tafrası? “İdeoloji, kirletilmiş, yani anlamlar giydirilmiş bir kavram. İdeoloji şiirin seslenme alanını daraltır. Küçük hesapların, kısa mesafelerin, kısa adımların aracı durumuna düşürür. Şiirle gelenek arasında kuvvetli bir bağ olduğuna inanıyorsak, evrensele yaslanmamız vazgeçilmezdir. Bu demek değildir ki şairin düşünce yapısı, inanç sistemi ya da bağlılıklar sistemi yoktur. Şair inanç ve ülküsünü derinden yaşayıp başka kanallarla ifade ettiği hâlde, şiirde bunu vaaz etmeye kalkmaz.” Hüseyin Akın’ın “İdeoloji, kirletilmiş, yani anlamlar giydirilmiş bir kavram” cümlesinin, Cemil Meriç’ten mülhem olduğunu düşünüyorum: “İdeolojiler, idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” İdeolojiyi, “çarpıtılmış bilinç”le eş tutmuyor, siyasal bir yaklaşım açısı olarak ele alıyorsak, katılmıyorum onlara. Şair, ideolojiyi abartmadan, “ideolojizm” bataklığına saplanmadan, şiirinin içinde tuzun yemekte eridiği gibi eritebiliyorsa onu, mesele yok bence. İdeolojiyi yadsımak da, “ideolojisizlik” de temelde ideolojiktir çünkü. Nitekim Neruda, Lorca, Seferis, Mahmut Derviş, Ahmet Arif, Emirhan Oğuz, Hicri İzgören ve daha bir dolu şair, şiirlerinde ideolojik davrandıklarını gizlememişler; ama şiirlerinin ayaklarına ideoloji prangası da vurmamışlardır. Uzağa gitmeyeyim hadi, Müslüman şairlerden Sezai Karakoç, Arif Ay, Cafer Turaç, İhsan Deniz için de aynı yargılarda bulunabiliriz pekâlâ. Diyesim, Neruda’nın dediğince: “Saf şiir yoktur.” Saf şiircilik, evcilik oynar gibi çocuksu bir oyalanmadır ancak, “şiircilik”le vakit öldürmektir. “Bir şiirde ‘cami’, ‘minare’, ‘şerefe’ ne kadar Müslümanca sözcükler sınıfına dahilse; ‘yağmur’, ‘söğüt ağacı’ ve ‘gökyüzü’ de o denli Müslümanca kelimeler cemaatine dahildir.” Kuşkusuz doğru, gene de eklemeli: Bu sözcükler, aynı zamanda, bütün bir insanlık tarihinin sözcükleridir. Keşke bunu da söyleyebilseydi Hüseyin Akın. Öyle ya: İnsanlık, görece ağırlıklarını yoksamadan ifade edeyim: Özünde dinlerle, milliyetlerle, doğar doğmaz getirdiğimiz adlandırmalarla yükselmez zira; sanatsal yaratmalarla, felsefi usavurmalarla, bilimsel çabalarla, dünyanın tüm canlıların ortak vatanı olduğunu kavrayan bilinçlerle yükselir. Böyle bir kavrayışta, nasıl söylemeliyim: İnançlılar, hayata dinsel içerikli pencerelerden bakanlar da (yeter ki içtenlikli olsunlar), devrimci hamlelerle kendiliğinden ayağa kalkar zaten: Her mazlumun yarasını sağaltmak için. Hüseyin Akın, başta da dediğim gibi: Önemli bir şair ve yazar. Yazdıklarını okumakta, kafa ve gönül esenliğimiz açısından pek çok yarar var. Ek: Sağdan, soldan, ortadan; hiçbir güç odağına yaranmak gibi bir derdim yok benim. Özerk ve özgür yaşamak isteyişimin gereği olarak, yinelemekten bıkmayacağım: Sezar’ın hakkı Sezar’a!