HÜSEYİN AKIN İLE CANLI RENKLER KİTABI ÜZERİNE

Osman Toprak

Yeni Söz, 07.03.2011

2011

182–188

Osman Toprak: Şiir ve nesir alanında önemli eserlere imza attınız. Şimdi ise Canlı Renkler kitabıyla edebiyat alanında ciddi bir incelemeniz yayımlandı. Bu çalışmanızın ortaya çıkış serüveninden söz eder misin?

Hüseyin Akın: Canlı Renkler kitabında yer alan yazılar başta Dergâh olmak üzere birçok edebiyat dergisinde yayımlanan yazılardı. Yaklaşık üç yıl içerisinde yazdığım kişi ve kitap eksenli yazıları bir bütünlük hâlinde bir araya getirdim. Bu yazıların hiçbirisi öyle acelesi olan yazılar olmadığı için aralarında ünsiyet kuracak geniş zamanları iyi değerlendirme imkânı buldum. Belki farklı tarihlerde yazılmış farklı kuşak ya da renklere ait yazılardı; ama her biri aynı oda sıcaklığında yazıldığı için çok kolay kaynaştılar. Kitapta yer alan on üç parça yazıya inceleme demek ne kadar doğrudur bilmiyorum. Ama açıkçası ben onları deneme niyetine yazdım. Alışıldık romantik deneme tarzından çok farklı, bir anlamda örneğini Nurdan Gürbilek’te gördüğümüz deneme biçimine daha yakın şeyler. Öğretirken bir yandan da öğrenen, gezdiği yerleri anlatırken gezmediği yerlere de rastlayıp heyecanlanan yazılar da diyebilirsiniz buna. Her ne kadar birçok yazı ilk bakışta kitap üzerine yazılmış intibaı verse de asıl itibariyle kitabı çoğaltan yazılardır.

Osman Toprak: Kutuz Hocanın Hatıraları’nı yazarken Cumhuriyet dönemi din - devlet ilişkileri ve bu dönemdeki kimlikler üzerine çok edebî ve derin tahliller çiziyorsunuz. Bu dönemi hafıza boşaltma operasyonları olarak görüyorsunuz. Kutuz Hoca’yı ve emsallerini dikkate aldığımızda milletimiz nasıl bir imtihan dönemi geçirmiştir?

Hüseyin Akın: 1930’lu ve 1940’lı yıllar bu milletin kara kutusudur. Yaşları elliyi aşmış olanlarımız bu dönemin serencamını babalarından ve nadiren de olsa bereketli ömre sahip dedelerinden öğrenmişlerdir. 18 yıl boyunca minareden gelecek “Allahu Ekber” sesine hasret yaşamış bir milletten bahsediyorum. Kursağına düşecek bir lokma ekmeği bile karneyle devlet tescilinden geçerek elde edebilen insanların hikâyesidir bu. Herkesin doğduğu köyde buna benzer maddi ve manevi kıtlık hikâyeleri vardır. Köylümüz de en az kentlimiz kadar doyduğu için olmalı ki artık kolay kolay kıtlık hikâyeleri anlatacak güngörmüş insanlara rastlamak mümkün olmuyor. Resmî ideoloji bir dönem Kur’an’lar okunsun, ezanlar susmasın diyenleri açlıkla terbiye etmeye kalkmıştır. Sayıları az olsa da Kutuz Hoca gibi meşum zamanlara direnip konjonktür tanımayan dirençli ihtiyarlarımız bir canlı vesika gibi hayatiyetlerini sürdürmektedirler. Bu şahısların günümüze dair en büyük misyonu hiç kuşkusuz dünün kopan zincirini bugünle birleştirmem, Cumhuriyet’le Osmanlı arasında bir tür gönül elçisi görevini üstlenmektir. Hafıza boşaltma operasyonu Tanzimat’la birlikte başlayıp devam eden bir harekâtın devamıdır. 600 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu’nun kurumsal nitelikli müktesebatı -dil, din, tarih, kültür, eğitim, bilim vb.- bir anda ilga edilerek düne dair hafıza sıfırlanmak istenmiştir. Evet, bu belki belli ölçüde kurumsal olarak başarılmıştır; ama durumsal olarak bunun başarıldığı söylenemez. Zira durumlar ortadan kalkmadıkça kurumlar tamamen ortadan kalkmaz; görünürlükleri olmasa da varlıklarını bir şekilde sürdürürler. İnkılâplar doğal olarak ileriye doğru hareket ederken hafıza geriye doğru çalışır. Türk milletinin makus talihi hâline gelmiş olan ihtilal süreçlerine kadar sürdürülen hafıza boşaltma operasyonlarının hiçbiri başarıya ulaşamamıştır. Kuşkusuz ki bu başarısızlığın özünde bu milletin dimağını tanımamak yatmaktadır. Her milletin coğrafi sınırları olabilir; ama zihinsel sınırlara sahip çok az millet vardır. Türk milletinin hatları İslâm’la çizilmiş zihinsel sınırları ve bu sınırları özgürlükleri ve canları pahasına korumayı üstlenmiş serhat beyleri vardır. Kutuz Hoca gibiler işte bu manevi sınırlarımızın serhat beyi sayılırlar.

Osman Toprak: “İçinde yaşadığımız çağın en büyük sıkıntısı nicelle nitel olan arasında yaşanan kaotik durumdur” diyorsunuz. Bu kargaşanın son bulmasında, niteli temsil eden Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, Sabahattin Ali, Peyami Safa gibi isimlerin nasıl bir katkısı olacaktır?

Hüseyin Akın: Millet Mistikleri adı verilen bu isimlere bir bakınız hiçbirisi kemiyete dair bir nüfuz oluşturma derdine düşmemiştir. Meselesi olan adamlar böyledir; kitlelere el sallamazlar. Etraflarındaki kalabalığın cazibesine hiçbir zaman kanmazlar. Bu yüzden Nurettin Topçu gibi şahsiyetlerin kitleler tarafından anlaşılıp tanınmaları uzun zamana yayılan bir karakter gösterir. Şimdiki kuşak melali anlamadığı gibi büyük insanların niteliksel ve mistik büyüklüklerinden de uzaktır. Ne Hüseyin Avni’yi, ne Celal Hoca’yı, ne de Ali Fuat Başgil’i tanır. Çünkü eşyaya endeksli zihin çokluk duvarını aşıp bir türlü varlığın hakikatine nüfuz edememektedir. Bu görsel çağda göz gördüğü ile yetinmekte, görüntü her geçen gün biraz daha mabutlaşıp mabetleşmektedir. Millet Mistikleri’nden bahsederken aynı zamanda mesuliyet duygusunu yitirmemiş herkese şu soruyu sormak istedim: Bugün genç kuşaklara, körpe beyinlere geleceği işaret edenler acaba kaç günlük yoldan gelip ne kadarlık bir zamandan haber vermektedir? Eğer bu mesafeyi göz kararıyla ölçebilecek yeterlikte uykusunu almış gençler hâlâ varsa uyanır uyanmaz karşılarında yakın zamana ait kişiler olarak bu mistik kişileri bulacaklardır. Saydığınız isimler sadece yerli aydın duruşlarıyla değil, aynı zamanda sistem tarafından bozdukları ezberi yeniden yapmaları noktasında yaşadıkları zulümle altı çizilmesi gereken isimlerdir. Resmî dizge tarafından üstü çizilmeye çalışılan bu isimlerin ne mutlu ki artık üstü değil altı çiziliyor. İnsan düştüğü yerden kalkar. Hiç kuşkusuz bu isimler millet olarak nasıl ve hangi yanımızla düştüğümüzü bize anlatarak nasıl kalkmamız gerektiğinin esaslarını da öğreteceklerdir.

Osman Toprak: Kitabınızda İbnülemin Mahmut Kemal’dan Beşir Fuat’a kadar farklı misyonları yerine getirmiş isimler de yer alıyor. Beşir Fuat, Orhan Okay Hoca’nın tezi ve kitabıyla gündeme gelmiş bir isim. Bu tarz incelemeler bizim edebiyat tarihimizde ve dünyamızda ciddi bir yankı bulmakta mıdır?

Hüseyin Akın: Biyografi alanında yazılmış çok seçkin örnekler var elbette. Ama Canlı Renkler her ne kadar biyografik bir çerçeve görüntüsü verse de ihtiva ettikleri bakımından biyografinin sınırlarını epeyce aşan bir çalışma. Orhan Hoca’nın yazdığı Beşir Fuat incelemesi de hacim olarak biyografi sınırlarını aşan çok yönlü bir analiz sayılabilir. Biyografi geleneğimiz tezkirelere, hatta hadis rivayet usulüne kadar dayanır. Prof. Dr. Mustafa İsen’in Tezkireden Biyografiye adlı eseri bu konuda son zamanlarda yazılan en önemli eserdir. Biyografi anlayışı ne yazık ki günümüzde oldukça daraltılmış tercüme-i hâl denilen kısa ve yüzeysel tanıtıma dönüşmüştür. Bu eserle müessir, telifle müellif arasındaki kopuşla yakından alâkalı bir durum olsa gerektir. Müelliften esere doğru yükselişe geçme geleneğine yeniden dönmek gerekiyor. Yazdığına yabancılaşan yazarların doldurduğu modern dünyada bu ne kadar mümkün olabilir, o ayrı bir bahis.

Osman Toprak: “Esasen her insanın kafası kütüphanesinde, kütüphanesi de kafasında gizlidir” diyorsunuz. Bu sözü biraz daha örnekleriyle açar mısınız?

Hüseyin Akın: Herkes birikimi kadar bir dünyayı barındırır kafasında ve kalbinde. Esasen insanın dünyasını kafa ve kalp diye ikiye ayırdığımız günden beri farklı iki kabı doldurmak gibi bir telaşı yaşıyoruz. Burada insanın beslenme kaynaklarının önemine dikkat çekmek istedim. Kütüphanenizi ne ile doldurmuşsanız kafanız da aşağı yukarı onlarla doludur. Kitapta söz konusu ettiğim şahsiyetler için de bu geçerlidir. Örneğin Beşir Fuat’ı pozitivizmin ve intiharın kucağına iten bu meyanda okuduğu Batılı kaynaklardır. Şayet bir insanın kütüphanesi karışıksa -Sadullah Paşa örneğinde olduğu gibi- kafasının da karışık olması sürpriz olmayacaktır. Bilindiği gibi Sadullah Paşa özellikle babasının tesiriyle çok iyi bir dinî kültür almasına rağmen elçilik için gittiği Batı’da gidip de dönmeyen Doğu’nun oğulları listesine dahil olmuştur. Yazdığı “On Dokuzuncu Asır Manzumesi” bir dönem beslendiği kaynakların inkârıdır. “Avrupa’dan damızlık erkek getirip neslimizi ıslah edelim” teklifinde bulunacak kadar aşağılık kompleksine batmış iflah olmaz pozitivist Abdullah Cevdet’in tabur imamı bir babanın oğlu olduğunu unutmayalım.

Osman Toprak: Kitabınızda asıl omurgayı şairler oluşturuyor. Tanpınar hakkında iki yazı, Asaf Halet, Ahmet Muhip, Hüsrev Hatemi, Osman Konuk. Sizce gerçekten şiiri ve şairi kültür hayatımızda, tarihimizde ayrıcalıklı kılan nedir?

Hüseyin Akın: Şiir kültürle kurulan en sıcak temas ve en sağlam köprüdür. Bu medeniyetin mayasında, sevincinde ve öfkesinde şiir vardır. Beşikteki bebeğin ninnisinde, oyun çocuğunun masalında, tekerlemesinde, askere giden delikanlının hasret ve gurbet defterinde şiiri görürüz. Düğün, savaş ve ölüm gibi müstesna ve kritik anların şiirsiz geçiştirildiği vaki değildir. Kutsal metinlerimiz yine bu şiir esintisini ulvi bir ahenkle yüreklere salarlar. Kutsalla irtibatımızı yeniden kurmamızı sağlayan en güçlü bağdır şiir. Bilgeliğe ve dervişliğe en yakın duruştur şairlik. Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi, Şeyh Galip’i, Mehmet Âkif’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Ahmet Hâşim’i, Yahya Kemal’i, Sezai Karakoç’u çekin bu topraklardan geriye hars olarak dişe dokunur hiçbir şeyiniz kalmaz. Ne hazindir ki yaşadığı zamanlarda görmezden gelinen birçok şair sizin de ifade ettiğiniz gibi tarih ve kültür hayatımızda ayrıcalıklı konuma yükseliyor. Buradaki ayrıcalık öylesine bir imtiyaz değil elbette. Geçmişe dair arızalı bakışı onaran şahsiyetler olmaları hasebiyle elçilik görevini yürütürler. Kendi insanına kendi kültürünü komplekslerden arınmış bir şekilde öğretme ve kavratma misyonudur bu. Geçmişi en iyi şairler tutanaklara geçebilir.

Osman Toprak: İnsan hayatla ve tabiatla vasıtasız bir temasa geçtiği zaman şair olur, diyorsunuz. Bu sözün hem dün için, hem de bugün karşılığı nedir, bunu biraz açar mısınız?

Hüseyin Akın: Hayatla ve tabiatla vasıtasız temasa geçmek verili dilin gerisinde durmaktır. Hayatla ondan istifade etmeye yönelik her temasımız yaşamı bir alışkanlığa dönüştürecektir. Alışkanlık ise tedrici bilinç kaybıdır. Şiir bu anlamda mutlak bir farkındalığa göz kırpar. Sözgelimi her defasında deniz ilk kez deniz olmuş ve biz ona ilk kez bakıyormuş gibi baktığımızda denizin ne demek istediğini daha iyi anlamış olacağız. Gökyüzünü üstünde sadece çatılmış basit bir çatı görenler daha ilk başta göğün ağzını kapamış sayılırlar. Şiir insanın ilkel dilidir. İlkelden uzaklaşıp moderne yaklaştıkça tabiatın anlam katmanlarını ve kutsal veçhesini deforme ettiğimizin farkında değiliz. Dünün insanı bugüne göre tabiatla daha teklifsiz ve daha doğal temas kurduğu için şiirle -dolayısıyla kutsalla- arasını bugünkü kadar açmamıştı.

Osman Toprak: Kitabınızı özetleyecek olursak din, kültür ve şiir üzerine hayatların imtizacı söz konusu. Sizin fikir ve şiir dünyanıza bu imtizacın katkıları nelerdir?

Hüseyin Akın: Bu kelimelerin hepsi aynı kapta kaynadığı için bende hep ortak bir yaşamı işaret ediyorlar. Hayata tematik bakmayan biriyim. Çünkü hayatın kendisi tematik değil. Ne zaman ne olacağı hiç belli olmuyor hayatta. Her an bir sürprizle karşılaşabiliyoruz ve bir anda manşet değişebiliyor. Kur’an kaynağını kendinden değil, kendi dışından, yani tabiattan alır. Bizim kaynağımız Kur’an, Kur’an’ın kaynağı ise tabiattır. Dolayısıyla tabiat en az Kur’an kadar kutsal ve ilahidir. Zira ayettir. Şiiri de ne dinden, ne kültürden, ne tabiattan ayırmamız mümkün değil. Böyle parçalara ayrılmış bir zihinle değil şiir yazmak hayatın ne demek istediğini anlayabilmek bile mümkün değildir.

Bütün söyleşiler