BU DÜNYAYA CÜMLE KURMAYA GELDİK ALLAH CÜMLEMİZİ KORUSUN

Mahalle Mektebi

Mahalle Mektebi, sayı 34, Mart-Nisan 2017

2017

334–340

Hüseyin Akın: Bir insanın kendini anlatması kadar zor olan başka bir şey var mıdır bilmiyorum. “Şairlerin hayat hikâyeleri yoktur, şiirleri vardır” diyen adama katılıyorum. Varsa hayatıma dair bir hikâyem sanırım o şiirlerimdedir. Sinop’ta doğmuşum Türkeli’nde. Hayatımın ilk beş yılı Türkeli’nin “Hacıköyü”nde geçmiş. Ne zaman doğduğum topraklara gitsem sanki dağını taşını doğmadan çok önceleri de tanıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Biliyorum bunun bir izahı yok. Derken her Anadolu insanı gibi babam da göç katarına takılmış ve kendisini doyurmayan toprakları terk ederek İstanbul’a göçmüş. Bu göç hikâyesinin benim yazma serüvenimde çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Bunu da açıkla deseniz inanın açıklayamam. Göç ile şiir yazma arasında nasıl bir ilgi olabilir açıklayacak güçte değilim. Aklıma bir şeyler gelmiyor değil. Gurbet gibi mesela. Gurbeti çok küçük yaşlarda tatmış bir insan ancak kendini şiirle anlatabilir diyebilirim ancak. Babamın Kâğıthane Sanayi Mahallesi’nde zabıtaların uykuda olduğu bir gece vakti kondurduğu iki göz odalı gecekondunun hiç kuşkusuz ruhuma fısıldadığı çok şey vardı. Bu yüzden çocukluğum Sanayi - Seyrantepe arası Berci Kristin Çöp Masalları dinleyerek geçti. Başkasının hikâyesi bizim için masaldı o vakitler. Zengin Burjuva semti Levent ile yüzlerini silinmez göç yaraları kaplamış yoksul Anadolu insanının yaşadığı Çeliktepe Gültepe gibi semtler arasındaki çelişki yazılmayı bekleyen şiir, hikâye ve romanın iç içe geçmiş sahifelerinden farksızdı. İlkokulu böyle bir ortam içerisinde bitirdim. Çamurlu okul yolundan ayaklarım beni kaç kez geriye doğru çekmişti; ama kaçacak bir yer bulamadığım için o yaşlarda çamura saplanır gibi okul sıralarına saplanıp kalmıştım. Neyse ki ilkokulu “geçer”le geçmiş mecburi bir süreci kazasız belasız kapatmıştım. Şimdi tam da bir oto tamirhanesinde çalışıp para kazanma zamanıydı. Para ile tanışıklığım parasızlığın ikide bir gelip bana daha o yaşlarda tebelleş olmasıyla aynı tarihlere denk düşer. Şundan emindim ki okuduğum sürece bu parasızlığı yaşayacaktım. Üstelik hem notsuzluk, hem de parasızlık; birinin bittiği yerde diğeri üzerimdeki etkisini gösteriyordu. Lâkin heyhat! Bir işe girip çırak olma fırsatım engellenmiş, okulla hiç başı hoş olmayan ümitsiz bir vaka olarak kaşla göz arasında İmam Hatip Lisesi’ne kaydım yapılmıştı. Okulu hiç görmemiştim. Zaten daha gören hiç kimse de yoktu. Sanayi Mahallesi’nde böyle bir okulun açılacağı rivayetleri dolaşıyordu. Babam gözümün yaşına bakmadan jet hızıyla beni bu okula kayıt ettirdi. İlk kravatlı fotoğrafı o zaman çektirmiştim. Bir akrabamızın benden beş yaş büyük oğlunun okul kıyafeti olarak alınıp da sonra okulu sürdürmeyip işe yaramaz hâle gelen kıyafetleri içerisinde kaybolmuştum. Bir iki ay sonra bir binanın son iki katı kiralanmak suretiyle okul yapılmıştı. Bu okulda İmam Hatip orta kısmına başladım. Arka sıraları mesken tutmuştum. Yönüm karatahtaya değil, çalışma hayalini kurduğum Oto Sanayi Sitesi’ne doğru çevrilmişti. Kendime göre hesaplar yapıyordum: Sabırlı olmalıydım, bütün derslerimi zayıf getirirsem babam pes eder ve beni okutmaktan vaz geçerdi. Matematik, fen, sosyal ve Türkçeden art arda aldığım zayıflar karşısında nasıl mutlu olup sevindiğimi anlatamam. Ailem bu sevinç ve neşemi “okulda her şey yolunda gidiyor” diye tercüme ediyordu. Ders kitapları içerisine başta çizgi ve mizah romanları olmak üzere müfredat dışı ne varsa onu yerleştiriyor ve arka sıraların yalnızlığında kendimi öğretmenlerin anlattıkları bilgilerden korumaya çalışıyordum. Çok geçmedi arka sırada kişisel müfredatıma karikatür çizmek ve şiir yazmak da dahil oldu. Sınıf içerisinde tek kişilik bir sınıf gibiydim. Dönem bitip karneleri aldığımızda benim karnem beden eğitimi, müzik ve resim hariç hep zayıf olurdu. Zayıf dolu karnemi alıp sevinçle evin yolunu tutardım. Yaşasın, başaramamayı başarmıştım. Anneme babama karnemdeki zayıfları gösterecek ve onları beni okutma inadından vaz geçirecektim. Umduğum gibi cereyan etmedi ve her defasında zayıf dolu karnem ne annemi ne de babamı benimle ilgili kararlarından caymalarına yetmedi. Babam tıpkı bir filozof, bir bilge edasıyla karneyi elinde iki parmağı arasında yukarı kaldırarak aynı şeyi söylerdi: “Oğlum, otuz yaşına kadar da olsa okuyacaksın. Ya bu deveyi güdeceksin ya da bu deveyi. Diyardan gitmek yok!” Oto Sanayi artık bana çok uzaktı. Okuldan başka gidecek bir yerim kalmamıştı. Ben de okul içerisinde kendime yeni bir hayat ve müfredat oluşturmaya karar verdim. Beni kimseciklerin rahatsız etmeyeceği arka sıralardan birine konuşlandım. Kara tahta istikametinde olup bitenden habersizdim. Özellikle matematik derslerinde hoca beni tahtaya kaldırmasın diye içime çekiliyor ve hemen önümdeki uzun boylu arkadaşı kendime siper ediyordum. Bu sayede çok sayıda başarısız notum ve buna mukabil çizilmiş karikatürüm ve yazılmış şiirim olmuştu. Dünyanın kıyısı saydığım arka sırada öğretmenleri tarafsız bir gözle izler onlara dair hicivler yazardım. Çok geçmeden şiir yazdığım anlaşıldı. Suçüstü yakalanmış gibi hissediyordum kendimi. Meslek dersleri öğretmenleri -Arapça, tefsir, hadis, Kur’an vb.- şiir yazmamı bir tür malayani ile meşguliyet ve serserilik addederken özellikle kültür dersi öğretmenlerimden büyük teşvik görüyordum. Tarih ve coğrafya derslerimize giren, aynı zamanda evrime ve devrime inanan İsmail Hakkı Akalın Hoca bunlardan en unutamadığımdır. Nasıl unutabilirim ki? Benimle şiir kardeşliği kurmuş, yazdıklarımdan heyecan duyduğunu söylemiş ve her ders beni “bir şeylere yaradığım” konusunda ikna edip güven vermişti. Bu motivasyon sayesinde liseyi sınıf tekrarı yapmaksızın bitirdim. Sene sonlarında ÖKK -Öğretmenler Kurulu Kararı- imdadıma yetişmişti hep. Ne de olsa okulun şairiydim. Her ne kadar edebiyat dersim karnemde her dönem 1 (bir) olsa da kompozisyon ve şiir yarışmalarında il ve ilçe birinciliklerim vardı. Evet, bu çok yaman bir çelişkiydi. Hem edebiyat yarışmalarında hatırı sayılır ödüller al, hem de edebiyat dersinden 1’in -bir- üzerine çıkama. İlk zamanlar bu durumu kendime dert etsem de zamanla hoşuma gitmeye başlamıştı. Hele bir de Cahit Zarifoğlu gibi şairlerin lisede edebiyat derslerinden zayıf aldığını öğrendiğimde bu durum bana paye gibi gelmişti. Her ne kadar babama karne zamanları bu çelişkiyi anlatmakta zorluk çeksem de ayrıcalıklı bir özellikti benim için edebiyattan 1 (bir) almak. Ortaokul ve lise yıllarımda onu aşkın şiir defterim oldu. Şiir defterlerini kitap dizaynında tutmaya gayret ederdim. 12 Eylül ihtilali gelip çattığında defterimi yırtmakla yakmak arasında kalmıştım. Çünkü cuntacı askerlerin kitaba ve deftere hiç tahammülleri yoktu. Ev baskınlarında içerinde hoşlarına gitmeyecek bir satır bile olsa kitap ve defterle yakalanan sorgusuz sualsiz birinci şubede soluğu alıyordu. Ne yakmaya gönlümü razı edebildim defterimi ne de yırtmaya. Evimizin inşaat hâlindeki çatı katında kum yığını içerisine saklamıştım. İki yıl geçtikten sonra biraz yıpranmış şekilde poşet içerisindeki şiir defterimi kumdan çıkarmıştım. O iki sene içerisinde de zaten defterdeki şiirlerin söylemi çökmüş, kıymeti kalmamıştı. Darbe şiir anlayış ve tarzımızı da değiştirmişti. Artık siyasi mücadele ve mukavemet şiirleri yazmıyordum. Lise yıllarımda başta Mavera olmak üzere Aylık Dergi, Türk Edebiyatı, İkindi Yazıları gibi dergilerin yanı sıra siyasi ağırlıklı birçok dergiyi takip ediyordum. Vahdet dergisi bunlar içerisinde en çok hafızamda kalandır. Lise son sınıfta bir hocamız okul hayatının liseyi bitirmekle bitmediğini bundan sonrasının daha önemli olduğunu ve lise sonrası bu sürece üniversite denildiğini detaylı şekilde anlatan bir konuşma yapmıştı. Bu hedefe ulaşmak için dershanelere gitmemizin iyi olacağını, babalarımızın biraz maddi fedakârlık etmesi gerektiği ısrarla vurgulanmıştı. Babam kısıtlı bütçesine rağmen beni muhitin iyi dershanelerinden birine yazdırdı -FEM değil-. Fakat iki kez dershaneye kayıt ettirilsem de ikisinden de bir ay geçmeden kaydımı sildirdim. Üniversiteye hazırlık yoğunluğu bana göre bir şey değildi. Bu rahatlık içerisinde sınavları kazandım. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi çıkmıştı bahtıma. Hazırlık ve birinci sınıfı rahat biçimde geçip Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine geçiş yaptım. İlâhiyat Fakültesini burada bitirdim. Şiirdeki istikrarımı biraz da ilâhiyat öğrenimime borçluyum. Garip gelebilir, fakat beni yazmaya ilâhiyat kadar mecbur kılan başka bir saik olmamıştı o zamana kadar. Çelişkinin en yamanını, teori ile pratiğin en uyuşmaz olanını ben bu okulda yaşamıştım. İlâhiyat öğrenimi ile dışarıdaki hayat dünya ve ahret kadar birbirine uzaktı. Zaten şiir de böyle bir iklimde yazılabilirdi ancak. Fakülte ikinci sınıftan itibaren bu iklim beni İsmet Özel’i tanımaya sevk etti. Sonra Cemal Süreya, Edip Cansever, Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, Ülkü Tamer ve Sezai Karakoç şiiriyle tanıştım. İçinde bulunduğum dilsizliğe en iyi İkinci Yeni kuşağı karşılık gelebilirdi. Bu arada Kahramanmaraş’ın Andırın ilçesinde yayımlanan Andırın Postası sanat eki İkindi Yazıları editörü merhum Nedim Ali’den - Mehmet Ali Zengin- dergide yazmam için bir mektup almıştım. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Bir sonraki sayıda “Gerisi Kadın” başlıklı şiirim yayımlanmıştı. Dergide Hüseyin Hatemi’den Erol Göka’ya, Kemal Sayar’dan Hakan Albayrak’a kadar onlarca kalemin ürünü vardı. Uzun süre İkindi Yazıları dergisinde yazmayı sürdürdüm. Fakülteyi bitirip askerlik dönüşü öğretmenliğe başlar başlamaz bir iki arkadaşla Özülke dergisini çıkardık. Özülke dergisi bir süre sonra Kardelen dergisi ile birleşerek yazarlarını ve jeneriğini buraya taşıdı. Kardelen dergisinin kapanması ile birlikte Özülke dergisini ikinci defa çıkardık. Bu süreçler bizde hep bir devinim oluşturmuştur. Kâğıthane Sanayi Mahallesi gibi bir yerde Özülke dergisinin ardından, Âdem Özbay’ın harekete geçirmesiyle Endülüs, İbrahim Tenekeci ile birlikte Kırkayak, Kırklar gibi dergileri çıkardık. Bu dergileri Hüseyin Karaca’nın harekete geçirmesiyle Ünlem ve Yansıma dergileri takip etti. Ardından Derkenar, Lamure ve Kırknar dergileri ile yürüyüşümüz sürdü. İtibar dergisi bu serüvenin son noktasıdır. Şimdi dergi çıkarmak ya da çıkaranlarla el ele vermek yerine çıkan dergilerde yazmayı tercih ediyorum. Bunun şiirin sıhhatine daha iyi geldiğine inanıyorum. Asıl olan şairlerin değil şiirlerin yan yana gelmesidir. Ne hazin ki ürünsel vahdeti sağlamak için bile daha çok yol kat etmemiz gerekiyor. Dinî hayatımızdaki bölünmüşlükten daha fazlası bugün edebi ortamlarımızda mevcut. Edebiyat mezheplerindeki çatışmalar itikadi ve amelî mezheplerden daha yoğun ve daha derin. Ben gerçek düşmanlıkları, insafsızlıkları ve vicdansızlıkları normal hayatta değil edebi hayatta gördüm. Aynı mahalleden insanların nasıl menfaatler söz konusu olduğunda birbirini yemekten çekinmediğine yazı âleminde tanık oldum. Bu sebepten edebiyat dünyasında olup biteni hep cam arkasından izlemeye gayret ettim. Edebiyat dünyasında yaşadığım insan yorgunluğunu eğitim alanında atmaya çalıştım. Nişantaşı Kız Lisesi, Rotary Anadolu Lisesi, İstinye Öğretmen Lisesi, Tarhan Koleji gibi okullarda öğretmenlik yaptım. Halen Kabataş Erkek Lisesi’nde gençlerle birlikteyiz. Yazı dünyası ile yalın dünya arasında her şeyden evvel bir gerilim farkı olduğunu söyleyebilirim. Yıllarca gazete köşelerinde de yazan birisi olarak söylüyorum, yazarın yazdığına yabancılaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu yazının artistik boyut kazanması ile ilgili bir durum. Bir tür düalizm de denilebilir. Okul gibi eğitsel konuşma alanları daha bir rafine ve daha bir sahici ortamlar gibi gelmiştir bana. Bu yüzden yüzümü daha çok öğrencilerime döndüm. Yazdıklarıma mani olmadılar ilham oldular. Bana göre yazmak hayatı tutanaklara geçmek, yazgıyı dillendirmektir. Daha kısa bir ifadeyle söyleyecek olursak, yazmak okunur olmaktır. Hayattan hiçbir beklentim yoktur. Ne yapmayı istiyorsam Allah’tan diliyorum. Vermedikleri için O’na şükrediyorum, biliyorum ki vermemek suretiyle onun bir bildiği var. Verdikleri karşısında dikkatli ve tedbirli davranıyorum. Çünkü sahip olduklarımız bizim değildir, sadece geçici bir süre için sahip kılınmışızdır. Hayata inandığımdan daha çok ölüme inanıyorum. Çünkü ölüm kendini gözlerimizin önünde sürekli güncelliyor. Bu yüzden benim şiirimde ölüm ve dirim iç içedir. Sadece okunur olmak da yeterli değildir, kanımca okunaklı bir ömre sahip olmak da gerekir. Okunaklı olanın bendeki karşılığı içtenlik ve samimiyettir. Bir gün kelimelerimiz bitecek, cümlelerimiz elimizden ve dilimizden alınacak. Hayatta oluşumuzu çekip çeviren anlam ipi kopmuş bir uçurtmaya dönecek. Bu dünyaya cümlemi kurmaya geldim, kurup gideceğim, herkes gibi. Ama istiyorum ki bu cümle aparma ve devşirme bir cümle olmasın, kendi kelimelerimden örülmüş, kendi sesimle aydınlanan bir cümle olsun. Yarım asırdır bu dünyadayım, geldim geleli kendime hep bir başka dünya aradım. Bu dünyayı yazdığım şiirde ve kurduğum cümlede bulurum sandım. Yanılmışım. Şimdi görüyorum ki yazdığım şiir de kurduğum cümle de beni dolaştırıp dolaştırıp bir tenhada bırakıp gitmiş. Dünyanın tenhasında. Şimdi ben evime yeniden dönmek için bu ıssız yolda durmuş gelip geçen arabalara dursun diye el ediyorum. Yavaşlayan oluyor ama şimdiye kadar duranı hiç görmedim. Dünyanın yüzüne karşı söylemem gereken bir çift söz vardı, ne zamandır onu söylemek için fırsat kolluyordum. Yazdığım şiirle bunu söylediğimi sanıyorum. Dünyanın karşımdaki hâline bakınca kurduğum cümle, yazdığım şiir yerli yerine ulaşmış gibi geliyor. Ne diyelim; Allah şiirle yoğrulan yurdu şiirsiz bırakmasın ve cümlemizi korusun!

Bütün söyleşiler