ŞİİRİN DERİNLERİNE VE HAYATA DAİR

Ömer Korkmaz

Mahalle Mektebi, sayı 34, Mart-Nisan 2017

2017

341–351

Ömer Korkmaz: Biz Hüseyin Akın’ı şair olarak tanıyoruz. Fakat deneme kitapları şiir kitaplarından daha fazla. Şairin diğer türlerle münasebeti nedir? Burada bugün bir sınır çizilebilir mi? Bir verimin diğer bir verime olumlu / olumsuz etkileri var mıdır?

Hüseyin Akın: Yazmaya söylemek istediklerimi söyleyemediğimi fark ettiğim an başladım. Kafa dilimin kafamın sahası ile sınırlı olduğunu fark ettiğimde kendime yeni ifade imkânları aramaya koyuldum. Hayat içinde gördüklerim ve yaşadıklarım söylediklerimin çok fevkindeydi çünkü. Bu durum beni çok küçük yaşlardan itibaren yazı ve çizi ile tanışmaya sevk etti. İlk olarak başkalarının yazdıklarını yazarak başladım işe. Bazı yazarların yürüdükleri yol çizgilerinin üzerine basarak yürüdüm bir süre. Yunus Emre’ye öykündüm, Âkif’i tekrarladım, Necip Fazıl’ı taklit ettim. Onların bana açtıkları boşluğa yerleşmek istiyordum. Kafa dili ile söyleyemediklerim onların şiir diliyle söylediklerinde gizliydi. Bunu en iyi şiirle yapacağım kanaati belirdi. Yayımlama hedefi olmadan kendi kendime konuşur gibi yazdım bir süre. Böylelikle ilk şiirlerimi defterlerde yayımladım. Çok müstesna insanlarla paylaştım defterimi. Herkesin nimbuslu havalarda bir tarafa savrulduğu zamanlardı. Marşlara ve sloganlara düşmüştü birçok şeyi açıklamak. Bir taraftan da çizgi ile uğraşıyordum. Karikatürle konuşabileceğimi, buna yeteneğim olabileceğini düşünüyordum. Yazının beni ifade etmekte yetersiz kaldığı zamanlarda karikatürle anlaşıyordum insanlarla. Şiirin yetmediği yer onun bana kendini yeterince yazdırmadığı yerdi. Yazar içindekini en marifetli şekilde dışarıya vurabilecek şey hangisi ise onunla yazar. Dilinin kilidini o an şiir açıyorsa şiirle, deneme çözüyorsa denemeyle dener bunu. Bugün itibariyle bakacak olursak, kafa dilinin imkânları daha bir azalmıştır. Türlerin iç içe girdiği bir dünyada yaşıyoruz. Şiir, öykü ve deneme arasında bir geçişlilik olduğuna inanıyorum. En ağır, en zengin ve en pahalı malzemeye ihtiyaç hisseden bunlar arasında şiirdir. Şiir deneme ve öyküye göre çok masraflı, ama çok daha dayanıklı ve zamana karşı mukavemetlidir. Şiirden artan malzemeleri hiçbir zaman zayi etmemişimdir. Ya denemede kullanırım onları ya da öyküde. Annelerimizin fazla kumaşlardan yastık ve minder yapması gibidir bu.

Ömer Korkmaz: Hem gazeteci, hem öğretmen, hem şair, hem bir eylem insanısınız. Sizi tüm bunlara sevk eden temel saik aynı zamanda hayata bakışınız da olmalı diye düşünüyorum. Nedir insanı bu kadar işle uğraştıran şey?

Hüseyin Akın: Aslında tek bir işle uğraşıyorum, ama hangi tarafa dönsem o yöndeki insanlar beni yeni bir mecraya açılıp yeni bir maceraya yöneldi zannediyor. Farklı şeyler gibi görünen durumlar zaman içerisindeki insanlık hallerimizdir. Öğretmen oluşumuz şiire rağmen, gazete yazarı oluşumuz şiir yazıyor oluşumuza mâni şeyler değil. Belki de o ruhun çevreye dağılışında ortaya çıkan tezahürlerdir. Hayata bu minvalden bakıyorum evet. Yani hayat bana bunları yaptırıyor. Hayatın bazı dolaşım alanlarına hiç ayak basmadığım için edebiyatın ana caddesinden sokaklara dalışlar yapmam hiç zor olmuyor.

Ömer Korkmaz: Hüseyin Akın tüm bu işlere nasıl girdi? Nasıl başladı yazmaya? İlk günler, kalem tecrübeleri, yazmaya iten / sürükleyen / zorlayan şeyler nelerdi? Bugün geldiği noktada tüm bunlara değdiğini düşünüyor mu?

Hüseyin Akın: Orhan Veli’nin diliyle söyleyecek olursak “her şey birdenbire oldu” demek mümkün. Hayat üzerine düşünmek hayatı yaşamaktan daha anlamlı gelmiştir çocukluğumdan beri bana. Şiirle düşünmenin düzyazıyla düşünmekten daha ayrıcalıklı ve daha sonuca götüren bir tarafı var; bunu çözdüm. Nesnel dünyada ulaşamadığınız şeyleri şiirin size bahşettiği öznel dünyada fazlasıyla yaşayabiliyorsunuz. Şiir tam yoksullar için. Eşya ile arana mesafe koymayı sağlıyor. Çocukluğumda bizim evde Kelam-ı Kadim’den sonra sadece üç kitap vardı Yunus Emre Divanı, Eşrefoğlu Rumi Divanı, Niyazi Mısri Divanı. Annem ve babam ilahi tarzında dönüp dolaşıp bunları okurlardı. Bu üç divanın sesi ile büyüdüm. Bu üç kitap içimde uyuyan şiiri uyandırmış olmalı. Sonra diğerleri geldi. Hayatı düzyazı yaşamak çok yorucu, çok anlamsız gelmişti ona şiir yordamı katmak istedim hep. İlkokul son sınıftan beri yazdığımı hatırlıyorum. Okulda derslerim kötüleştikçe yazma isteğim ve eforum gelişti. Bugünden geriye baktığımda zorlanıyorum, boynum tutuluyor. Bugünden gerisi yok gibi geliyor bana. Hayat yaşadığımıza değmişse şayet bütün bunlar da yazdığımıza değmiştir herhalde.

Ömer Korkmaz: İlk şiir kitabınız Sevmek, Karanfil ve Kiraz’da içe dönük bir şiirle karşılaşıyoruz. İlk kitabın ardından yayımlanan kitaplarda daha ağır meselelere ciddiyetle yaklaşan bir seyir görüyoruz. Nihayet son kitapta bu ciddi bir şekilde hissediliyor. Bunu insanın olgunlaşması ile açıklayabiliriz belki ama Hüseyin Akın bu durumu nasıl açıklar?

Hüseyin Akın: İlk kitabım çocukluk, İstanbul ve kadın üzerine yazılmış, kimi zaman bu üç temanın birbiriyle harmanlandığı şiirlerden oluşuyor. Yalın ve gündelik duyarlıklar daha çok baskın. Ağrıyan yerlerimi yazdığım için, o süreçte bedenimin neresi ağrıyorsa orasını yazdım. Hayat zamanla daha bir karmaşıklaştı. İçinden çıkılmaz hâle geldi ve bu durum şiirimin iklimini değiştirdi tabiatıyla. İlk kitapta yer alan şiirler bir oturuş şiirleridir ayrıca. Geniş zamanlı şiirler dönemim henüz başlamamıştı. Şiir insanla beraber büyüyüp gelişiyor.

Ömer Korkmaz: İlk kitapta İstanbul’u ve mekânlarını çok sık zikrediyorsunuz. Hatta Yahya Kemal’in de, Orhan Veli’nin de İstanbul’a ulaşamadığını söylüyorsunuz. Tabii bu kaçınılmaz olarak şu soruyu doğruyor; şairin yaşadığı şehir / mekân ile ilişkisi nedir? Hüseyin Akın ulaşabildi mi İstanbul’a?

Hüseyin Akın: Ben içimdeki İstanbul’a ulaşabildiğimi sanıyorum. Herkesin kendine yetecek kadar İstanbul’u vardır. “İstanbul ruhuma denk / İstanbul benim kadar” derken bunu söylemeyi murat etmiştim. “Yine de beni en fazla anlayan İstanbul’du” dizesiyle anlatmak istediğim de budur. Ben İstanbul’da çocukluğunu arayan bir gençlik, gençliğini arayan bir olgunluk süreci yaşadım. Kayıp hayatların, yok olan sokakların izini sürdüm. Çocukluğum göçebe ruhu içerisinde gecekondularda ve çamurlu sokaklarda geçti. İnsan yaşadığı şehre benzer derler, bu şehir de beni kendine benzetti. Sinop’tan İstanbul’a göç etmiştik, ama yaşadığımız yer ve yaşama biçimimiz itibariyle İstanbul’a çok uzaktık.

Ömer Korkmaz: Son kitaba doğru dozu azalsa da ironi şiirinizin önemli bir damarı gibi duruyor ne dersiniz?

Hüseyin Akın: Amacım bunu size göstermek olmasa da gördüğünüz ve anladığınız şey doğrudur. İroni içerisinde gizli acıları barındıran bir ince alaydır. Normal hayatımda nasıl olaylara bakışım biraz öyle ise şiir, deneme ve hikâyedeki yazınsal tavrım da aynen öyledir. Şiir insanın mizacından çok da bağımsız değildir. Katı gerçekliği yumuşatmanın yollarından biridir ironi. Yaş ilerledikçe ister istemez sözün neşesi de azalıyor, melal daha bir ağır basıyor. Fakat yine de muzip taraf insanın üzerinden kolay kolay çıkmıyor. Beni tanıyanlar bu yanımla tanıyorlar ilk etapta.

Ömer Korkmaz: Yayımlanmış şiirleriniz için şu mısraı şöyle kursaydım, şu kelimeyi atsaydım der misiniz ya da şiirlerinizde sonradan düzeltmeler yapar mısınız?

Hüseyin Akın: Yayımlanmış şiirlerimde geriye dönük tasarruflar yaptığım çok nadirdir. Şiir de söylendikten sonra zamanın tutanaklarına geçmiştir. Talihi ne ise tarihi de odur. Şairler bir şiir üzerinde durmadan düzeltmeler yapmaktansa o şiiri yeniden tekrar düzeltmek istedikleri şekilde yazarlar. Yayımlanmadan evvel şiir üzerinde tadilatlar yaparım çokça. Kimi zaman tashih hatalarını bile şiirin talihinden sayarım ve düzeltmeye yanaşmam. İsterim ki okuyanlar o hâliyle anlamlandırsınlar şiiri. Bir şiirimde “dallarımıza” kelimesi “damarımıza” diye çıkmıştı. Bu hâliyle çok anlamlar izafe edildi.

Ömer Korkmaz: Kelime oyunlarını da seviyorsunuz. “U dönüşü” bir bakıyoruz Hû Dönüşü olarak çıkıyor karşımıza, “saman alevi” “zaman alevi” olarak. “Kıskıvrak” kıvrak bir zekanın da ürünü olarak “kızkıvrak”a dönüyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Merak ettiğim bu tür tasarrufların ihtiyari ve gayri ihtiyari boyutları.

Hüseyin Akın: Kelimeler çağrışım denilen usulle zaman zaman birbirlerini çağırıyorlar. Kızkıvrak’ı şiir başlığına dönüştüren kıskıvrak kelimesinin çağrısıdır. Saman ile zaman arasında birbirini hısım kılan şiirsel nitelikte bir mukarenet vardır. Bu kelimelerin bendeki karşılığı anlık bir bakışma gibidir. Gayri ihtiyari kelimesiyle açıklanmayacak denli kendi içinde organize bir yakınlık.

Ömer Korkmaz: Hem yazılarınızda, hem şiirlerinizde kitap okumaktan bahsediyorsunuz. Hüseyin Akın genel olarak nasıl bir okurdur?

Hüseyin Akın: Neredeyse bütün zamanım okumakla geçer. Bu bazen kitaplı, bazen durum, insan ve tabiat okumaları şeklinde gerçekleşir. Kitapsız evden dışarı adım atmam. Cemal Süreya’nın dediği gibi kitap bazen elinde tutmaya yarıyor. Hayatla aramızdaki ilişki gibi. Hâlet-i ruhiyeme göre okurum. Kimi zaman şiire uygun bir psikolojim olur şiir okurum, kimi zaman siyaset, kimi zaman ise bilimsel şeyler. Otobüste, işte, evde, hatta yolda yürürken okuduğum bile olur. Okuduklarımdan bir kısmını not alırım. Anlayacağınız bu hayatın okur yazarıyım. Kendimi yazar olarak tavsif etmekten mümkün mertebe sakınırım. Çünkü okur yazarım.

Ömer Korkmaz: “Diyarbakır’da çöpte yiyecek ekmek arayan 12 yaşında bir çocuk, çöp yığınları altında kalarak can verdi.” “Ekmek Acısı” şiirinin epigrafı olarak kullanıyorsunuz bu metni. Şiirinizde sosyal eleştiri de önemli bir yer tutuyor. Nedir şairin yaşadığı çağla, toplumla, iktidarla arasındaki münasebet? Bir şahit midir, kayıt tutucu mudur, ağıtçı mıdır, uyarıcı mıdır?

Hüseyin Akın: Şair toplumun en güçlü tanığıdır. Atan nabzı çarpan kalbidir toplumun şair. Topluma yön veren, yanlış giden durumlara müdahale eden bir sözcüdür o. Olup biten karşısında duyarsız ve kayıtsız kalamaz. Şiirin uyarıcılık özelliği ne kadarsa o denli uyarıcıdır. Fakat o toplumu hizaya sokmak için kalemine davranmaz. Kalemine davrandığında toplum hizaya girer belki. Şair böyle bir misyona soyunmasa da şiir uyarıcılık vasfıyla kendisine yöneleni hep bilinç üzere hazırlıklı kılar. Şairin iç gündemi dış gündeminden tamamen bağımsız değildir. Aktüel dünyaya kulak kesilir, göz gezdirir, kafa yorar ve bütün bunlar iç gündemine tesir eder.

Ömer Korkmaz: “Merve” şiirleri… Mersiye. “Nerden bilsin yaşamayı / Alt tarafı bir bebek!” diyor şiiriniz. Burada sahi bir acı, ciğeri söken bir iç çekiş var. Fakat şiirin estetiğine zarar veren hiçbir şey yok. “Mezin Dayı” şiiri de aynı havayı taşıyor. Duygunun yoğunluğu şiire boca edilmesi şiiri zayıflatıyor bunu biliyoruz. Hem bunca acıyı göğüsleyip, hem böyle güzel şiiri nasıl yazar şair?

Hüseyin Akın: İnanın bunu bilmiyorum. Çünkü o şiirler yazılırken ben orada yoktum. Neler söylediğimi şiiri yazıp okuduktan sonra fark ettim. Bir hüneri varsa şayet samimiyetindendir yazdıklarımın. Şiire niyet etmeli şair. Sonra istikametini seçmeli, yani kıbleyi. Hadesten ve necasetten taharet de lâzım. Yani her yönüyle pisliklerden uzaklaşıp tertemiz olmak. Bir teşehhüt miktarı durmak lâzımdır her dizeden sonra ağzımdan çıkanı kulağım duysun diye. Belki de bunlara dikkat ettiğim için olmalı bazen ben pek uğraşmasam da vehbi olarak şiir bana kendini yazdırıyor.

Ömer Korkmaz: “Çocuk, gök, kadın, ölüm, kuş” şiirinizi oluşturan kelimeler gibi. En çok sarf edilen, her hâliyle kullanılan imajlar. Çocuk bazen uyarılan, bazen bizzat şair oluyor. Gök neredeyse her şiirin içinde. Kadın hem kadınlık vasfıyla, hem anneliğiyle şiirinizde. Ölüm kelimesi ilginç bir şekilde yaşamak ile eş anlamlı kullanılıyor. Çok az yerde ölüm = ölüm görüyoruz. Kuş da bazen hepsi birden oluveriyor. Şiirinizin temelinde bu beş kelime var diyebilirim. Nedir bu beş kelimede düğümlenen? Yirmi yaşından bugününe Hüseyin Akın’ı anlatan neden hep bu beş kelime?

Hüseyin Akın: Çok dikkatli ve isabetli bir tespit yapmışsın. Faniliği en iyi ifade eden kelimeler olduğu için sanırım bu kelimeler benim anahtar kelimelerimdir. Çocuk uçucudur çocukluk gibi. Gökyüzü o kadar ufki o kadar büyük ki boyumuzu aşıyor, onu görüyor yetişemiyoruz. Bir heves gibi kalıyor tepemizde gökyüzü. Uçma arzumuzu depreştiriyor. Kadın da öyle. Bir sır gibi, yaklaştıkça uzaklaşan. Peşinden koştukça hep bir yalanı tekrarlayan. Ölüm avuçlarımızdan kalbimize, kalbimizden beynimize konup kaçan ağırlık; bir kuş gibi. Kuş bir ölümün kanat takmış şekli. Daldan dala konan kuş insandan insana konan ölüm, ikisi de dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu tescil ediyor.

Ömer Korkmaz: “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” mısralarını hatırlatan bir şiir “Ben” şiiriniz. Yine “Çetrefil” şiirinde “Ölürse ten ölür / Canlar ölesi değil” mısralarının aksini söyleyerek “Üşüyen taze candır, kim demiş ki ten üşür” diyorsunuz. Gelenekle aranız nasıl? Geleneğe bakışınız?

Hüseyin Akın: Geleneksizlik köksüzlüktür. Söz ile ve sözcükle ilişkiniz varsa köklere uzanmanız gerekir. Nevzuhur bir edebiyattan bahsedilemez. Kelimelerin bir tarihi vardır, duygulanım biçimlerinin de. Klişeleri dünden alıp bugüne ekleyerek yarına göndermek değildir gelenek. Çocuk denilecek yaşlarda klâsik Türk Şiiri ile tanıştım Osmanlıca kelimelerle kurduğum dostluğun bunda çok büyük etkisi vardı. Çoğu kez anlamını bilmesem de sözcüklerin tınısı beni alıp bir yerlere götürmeye yetiyordu. O bir yerler medeniyetimizi tesis eden zamanlardı kuşkusuz. Bahsettiğiniz örnekler benim o dilin tadına çok erken varmış olduğumun bir kanıtıdır.

Ömer Korkmaz: Hüseyin Akın bir şair olarak dense ki “ömrünün elli yılını beş mısraya sığdır” ne derdi bize? Kim derdi ki yanlış yerde indiğimiz bu dünya Kapısında tüy kanatlı bolca çocuk gezdiren adresimiz olacak Aşermesiz dağ desenli kumaş yüklü anneler, büyümeden son oğul ona gök beğenmeye Herkesin kefenine bir terzi bulmak için Nasıl desem, can havliyle can havliyle can havliyle koşacak

Hüseyin Akın: -Bu Şiir Söylenmiştir, Kumaştan Çalan Terzi-

Ömer Korkmaz: “Yaprağını dökmeyen sözcükler peşindeyim” diyorsunuz bir şiirde. Bir başka şiirde “İşte böyledir şiir, tutmak gibi nefesi / Hayatın parmak izi insana giden yolda” diyorsunuz. Şiirde şiiri tartışıyorsunuz yani. Peki Hüseyin Akın’ın şiire dair en temel görüşleri - poetika da diyebiliriz- nelerdir?

Hüseyin Akın: Şiir bir dalgınlıktır. Dış dünya karşısında dikkatsizlikten devşirilir şiir. Eşya karşısında uyanık kişi kelimelerin künhüne ulaşamaz. Alışan eşyadaki esrarı çözemez. Denizin deniz olmanın ötesinde denizden çok daha fazla bir şey olduğunu, elma ağacının gördüğümüzden ibaret olmadığını, işittiğimiz kuş sesinin, gök gürültüsünün duyduğumuzun ötesinde bir gerçekliğe sahip olduğunu odaklandığımız nesnelerden kurtulduğumuzda, yani dikkatsizlikle fark edebiliriz. Allah’ın Adem’e öğrettiği isimlerin orijinal halleri şiirde kendini gösterir. Şair yaratılış şaşkınlığını üzerinden atamayan adamdır. Modern dünyada şaşkınlık ve hayret duygusu mantıksal açıklamalar ve bilimsel izahlar karşısında gücünü ve iddiasını yitirmiştir. İnsanlar kelimelere kütlesel bir varlık gibi davranıyorlar. Bir biblo gibi. Oysa kelimelerin de bakışlarımızla ulaşabildiğimiz bir derinliği ve içi vardır. Dünyada oluşumuz şiir yazmamızın haklı gerekçesidir. Dünya tam da şiir yazılacak bir yerdir. Çünkü kaos vardır, çelişki, ıstırap ve gurbet vardır. İnsan mükemmele ulaşamadığı sürece dünya ile kavgası ve gurbeti sürecektir. Cennette şiir yoktur, çünkü mükemmeliyet vardır, gurbet değil vuslat vardır. Şiirde form ile öz arasında et tırnak ilişkisi mevcuttur. Formu belirleyen özdür. Sabit bir form söyleme kabiliyet ve imkânını sınırlar. İçinizdeki sözün söyleme hararet ve heyecanına göre form teşekkül eder. Şiirin rengini, dokusunu ve kokusunu belirleyen şey şairin mizacıdır. Mizaç üslûbu da etkiler. Üslûp kelimelere kendine göre hareket kazandırma kabiliyetidir.

Ömer Korkmaz: Şiirinizin teatral bir havası olduğunu hiç düşündünüz mü? Jestler ve mimikler dahi kullanıyorsunuz şiirde mesela!

Hüseyin Akın: Bunu düşünmemiştim. Yukarda ifade ettiğim gibi mizacımın bir yansıması olabilir. Zira sosyal hayatımda, öğretmenliğimde teatral bir yönüm olduğunu söyleyenler çoktur. Dilin yetersizliğini bedenimi de işe dahil ederek telafi etme arzusundan kaynaklanıyor olabilir bu. Kahkahayı bir dize olarak kullandığımı biliyorum: “Hah hah haa” şeklinde. Şiirin en yalın ve en kestirme tanımı “konuşmak”tır. Verili dille yaptığımız konuşmada nasıl bütün konuşma enstrümanlarını kullanıyorsak rahatça şiire de bunları yerli yerince sokmak söyleme gücünü kuvvetlendirir.

Ömer Korkmaz: Memleket edebiyatı başlığında işlenen yol türkülerine yakın birkaç şiiriniz var. Deyimlerle aranız iyi. Zaman zaman hece de kullanıyorsunuz. Yine İkinci Yeniye hatta Garip’e yakın şiirleriniz… Son zaman şiirleriniz ise daha serbest… Şiiriniz devamlı güncel kalmayı başarmış. Bu diriliği nasıl açıklıyorsunuz?

Hüseyin Akın: Bizim Yunus’un diliyle söyleyecek olursak “Dışarıya o sızar, içeride ne varsa”. Beni söyleten şey bana kimi zaman türkü söyletiyor, kimi zaman trip yaptırıyor, bazen de serazat dolaşmamı istiyor. Ben bir kalıba sığmadığımı fark ettim. Heceden de yararlanıyorum, serbest şiirin imkânlarından da, aruzdan da. Farkında olmadan Garip akımına selam çaktığım, İkinci Yeniye el salladığım olmuştur elbet. Ama hepsinin ötesinde bir şey var: Ben derdimi bugünün diliyle ve içinde bulunduğum hâlin ilmiyle anlatmaya çalışıyorum. O an hangi zamandayım, hangi mekândayım bunu araştırıyor değilim. Diriliğim dirliğimdendir herhalde. Bir de “yaprağını dökmeyen sözcükler peşindeyim”.

Ömer Korkmaz: Öğretmen şairler diye bir başlık açılabilir Türk edebiyatında. Siz de bir öğretmen şairsiniz. Yukarıda pek çok meşgalenizi saymıştık fakat özel olarak öğretmenlik sizin için ne ifade ediyor. Şiirinizle nasıl bir bağı var ya da var mı?

Hüseyin Akın: Öğretmenlik benim için gençlerle buluşma vesilesidir. Yeşil sarıklı ulu hocaların es geçtiklerini anlatabilmek için büyük bir imkândı. Alternatif müfredat diye bir şey vardı. Gençlere bunu sunmayı önemli buluyorum. Salt anlamda mesleki öğretmenlik yazan biri için, hele bir de bu şiir ise yazmanın önünde çok ciddi bir engeldir. Çünkü sessizliği biriktirme imkânınız elinizden alınır. Sürekli dışa dönük konuşmanız gerekir. Bu da bir kelimenin imgeye dönüşmesini engeller. Öğretmenlik rutin bir meslektir günümüzde. Yanına hiçbir şeyi yakıştıramazsınız. Eğitimci şair, eğitimci hikâyeci… Hiçbiri uyumlu değildir. Ben öğretmenliğin şairlik ve yazarlığın ağırlığını kaldırabilecek güçte ve nitelikte olduğuna inanmıyorum. Şiirimde “Teneffüs”, “Açık Lise” ve “Eksik Şiir” şiirlerini saymazsak öğretmenlik ve okul izleri çok azdır. Öğrenci iken de okulu ve müfredatı pek sevmezdim.

Ömer Korkmaz: Hüseyin Akın nasıl bir insandır acaba?

Hüseyin Akın: Neşelidir. Durgundur. Öfkelidir. Pesimisttir. Yalnızlığı sever. İçinde dört mevsimi birlikte yaşadığı çok olur. İstişareden yanadır. Mizah yönü ağır basar. Sakindir. Hiperaktiftir. Geç ısınır. Geç soğur. Temkinlidir. Açıktan ağladığı ya da güldüğü görülmemiştir. Evde oturmayı sever. Komşuluktan anlamaz. Akraba ziyaretlerini beceremez. Çayı sever. Kıtlama çay içer.

Ömer Korkmaz: “Geri Sayım” şiirinin epigrafı çok ilginç. “Şiir dışında ne var ne yok diyen.” Hocam şiir ve sair işler dışında ne var ne yok?

Hüseyin Akın: Bu epigrafı uzun süre kendimi düzyazıya verdiğim süreçten sonra yazmıştım. Şehir dışında imiş gibi şiir dışında olduğumu ima etmek için. Şiir dışındaki hayat çok konforlu ve çok başkalarıyla benzeşen cinsten. Tabiatla baş başa kalmayı severim. Böyle zamanlarda hep şiir dışında olurum. Sükûnet varsa şiir yoktur. İkisinden birini tercih edeceksin. İki şiir arası sessizliği yaşamak güzel.

Ömer Korkmaz: “Orhan Veli’den beri herkes kendine şair” diyorsunuz. Bir yerde katılmamak mümkün değil. Ya bugünün şiir ortamını nasıl buluyorsunuz hocam?

Hüseyin Akın: Bugünün şiir ortamı ne yazık ki geleneğe eklemlenecek özellikte değil. Belli bir zaman içerisinde doğup gelişip yok olan bir ortam. Küllerinden de bir şeyler yapma imkânınız yok. Geçici bir süre bir mahfili memnun etme hareketi denilebilir. “Haydi, dağılıyoruz arkadaşlar”la bitecek bir karaktere sahip. Medeniyet ve kültür birlikteliği kurmak yerine herkesin kendini edebi erk ve iktidara daha layık gördüğü bir didişme ve mücadele alanıdır bugün edebiyat ortamları. Ürünlerin değil, şahısların konuşulduğu birlikteliklerdir bunlar. Yaratıcıktan kaynaklanan bir gerilim değil, kişilik sorunlarından kaynaklı bir gerilimdir tanık olduğumuz.

Bütün söyleşiler