KELİMELERİN DE BİRER CANLI OLDUĞUNU FARK ETTİM
GörüşmeciDuran Boz
KaynakDuran Boz, Yazma Hikâyeleri, İz Yayıncılık, İstanbul 2017
Yıl2017
Sayfa390–393
Hüseyin Akın: Kendimi ilk fark ettiğimde şunu anladım: Ben söz insanı değil, yazı insanıyım. O zamanlar bunun yazar olmak anlamına geleceğini bilmiyordum. Öyle bir iddiaya da soyunmamıştım. Düşündüklerini konuşamayan bir insan ne yaparsa ben de onu yaptım. Düşlerimi ve düşüncelerimi kendime anlatmayı seçtim. Bunun için bir kalem ve bir kâğıt yeterli sanıyordum ilk önce. Sonradan bir üçüncü şeyin daha gerekli olduğunu anladım: Yalnızlık ortamı ve sessizlik. Susunca dünyanın sesini daha iyi hissediyordum. Eşyaların bile bir konuşma biçimi olduğunu anladım. Kimsenin duymadığını duyuyor, kelimelerin de birer canlı olduğunu fark ediyordum. Bütün bu algı dünyasına imge denildiğini sonradan öğrenecektim. Neden yazarak konuşmayı seçmiştim bunu da yazdıkça anladım. Bir kere büyükler içinde bize öyle kolay kolay söz düşmüyordu. Diyelim ki söz düştü yaşımız küçük olduğundan kimse bizi ciddiyetle dinlemiyordu. Sonra yetişkinlerin konuşmaları içinde benim kelimelerime yakın hiçbir kelime bulamıyordum. Sessizliğimi biriktirip yazıya dökmekten başka çarem yoktu. Babalarımız bizle yeterince sohbet etseydi ya da masal okuyan bir dedemiz olsaydı böyle dertlerimiz olur muydu bilmiyorum. Sanki bir suçmuş gibi uzun süre gizli gizli yazdım. Seksenli yılların eşiğinden bahsediyorum. Kendimi en iyi şiirle anlatacağıma inanıyordum. Minicik bir gökyüzüm daracık bir dünyam vardı. Aynı kelimeler etrafında dönüp dolaşan şiirler yazdım. İlk şiirim 1979 yılında 0rta üçüncü sınıfta iken yazdığım “Uyku” ve “Hücremde” adlı şiirlerdi. O yaşlarda psikolojime çok uygun bir sığınak olduğunu keşfetmiş olmamın payı olmalı herhalde uykuya şiir yazmamda. Dönemin kaotik ortamı bir tarafından bana da sürünmüş olmalı ki bilinçaltım bir kodesin demir parmaklıklarını zorluyor gibiydi. Bu tazyikten de 16 yaşında yaşayacağım anıların ön sezimi olan “Hücremde” şiiri doğmuştu. Hiç kimsenin şiir yazmadığı, sloganların hâkim olduğu bir dönemde şiir yazmak kolay anlatılır ve de anlaşılır bir şey değildi. Çevremdekiler bu durumu marazi bir durum olarak görüp işin içinden çıkıyorlardı. Yazmak kadar yazdığını paylaşmanın da önemli olduğunu lise birinci sınıfta anladım. Bir gün tarih öğretmenimiz - İsmail Hakkı Akalın- nereden duymuşsa benim şiir yazdığımı duymuş. Derste yanıma yaklaştı kulağıma doğru eğilerek “sen çok güzel şiirler yazıyormuşsun herkes seni konuşuyor” demesin mi; ne diyeceğimi şaşırmıştım. Kötü bir şeyden suçlanıyormuşum, iftiraya uğramışım gibi “hayır yalan söylüyorlar, benim günahımı alıyorlar” gibi reflekslerle kıvranmaya başladım. Çok utanmıştım. İçinde bulunduğum durumu anlamakta zorlanmayan hocamız cebinden bir kâğıt çıkarıp bana uzattı: “İşte bak bu da benim şiirim, sen bana kendi şiirini ver ben de sana kendi şiirimi”. Utana sıkıla defterimin arasından şiirimi çıkarıp hocaya uzattım. Ertesi ders o şiire övgüler düzen hocamız şiirimi sınıf panosuna astırdı. Benim ilk yayımlanan şiirim budur. Bir süre sanki herkes gözlerini dikmiş bana bakıyormuş gibi o panonun yanından geçemedim. O günden sonra artık beni okulda herkes “şair” diye çağıracaktı. Bir taraftan çeşitli şiir yarışmalarında dereceler alırken diğer taraftan karnemde zayıf olan edebiyat dersimi kurtarmaya çalışıyor ve bu durumu başta babam olmak üzere hiç kimseye anlatamıyordum. Kendimi derslere değil, iyiden iyi yazmaya vermiştim. Okulda ve sınıfta yanlış giden şeyler için kalemimin ucunu iyice açıyordum. Şiiri bir müdafaa silahı yapmıştım âdeta. O zamanlar şiir yazan hiç kimse bugünkü gibi bir kitabım olsun diye acele edip can atmazdı. Her şiir yazan öncelikle bir defterim olsun isterdi. Nitekim bende de öyle oldu. Lise birinci sınıfta bir şiir defterim oldu. Yoğunluklu olarak yazdığım o dönemin havasını yansıtan siyasi kavga şiirleriyle dolu olan defterimi 12 Eylül ihtilali olunca çatıda kumun içerisine saklayıp iki yıl oradan çıkarmamıştım. Zira sık sık jandarma eşliğinde gece yarısı ev aramalarında başıma iş açabilirdi. İlk şiir defterim çıktığında sayfalarını mahalle arkadaşlarımla paylaşmıştım. Aynı yıl Sinop Türkeli’nde çıkan Türkeli’nin Sesi gazetesine şiir göndermeye başladım. Her sayı şiirimi orada görmek beni tarif edilmez biçimde havaya sokuyordu. Gönderdiğim şiirin bana yeniden bir mektup, bir selam olarak geri gelmesi gibiydi bu. Gitgide içimde kendime ait bir oda oluştu ve bu odadan hiç çıkmak istemedim. İnsan kendi odasını sevince dünya birden bir soğuyor ve diğer odalara sığmaz oluyor. Bana da öyle oldu. Dışıma kapanıp içime açıldım. Çünkü dışarıdakiyle aynı dili konuşmadığımı fark ettim. En yakınlarımla bile farklı diller konuşuyormuşuz meğer. Mahalli gazete tecrübesinden sonra yine o dönemin siyasi dergilerinde, haftalık gazetelerinde şiirler ve yazılar yayımladım. Şişli Kâğıthane İmam Hatip Lisesindeki öğrenciliğim sürecinde hocalarımın dilinden Necip Fazıl, Mehmet Âkif, Arif Nihat Asya, Ali Ulvi Kurucu dışında bir isim duymadım. Yalnızca bir öğretmenimiz ara sıra Sezai Karakoç’tan bahsederdi; fakat Karakoç’u önemli kılan hiçbir örnek sunabilecek mecali yoktu. İsmet Özel ise o dönemlerde sadece mühtedi bir şairdi, şiirleriyle değil hidayete erişiyle gündeme gelirdi. Lise üçüncü sınıfta bir tesadüf neticesi İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu ile tanıştım ve tabi ki ardından da şiirleriyle. Bu benim için modern şiiri anlama noktasında bir dönüm noktasıydı. İsmet Özel şiirinden aldığım tını ve enerji onun gibi şiirler yazmaya sevk etmişti beni. Neyse ki bu taklit dönemini çabuk atlatmıştım. Daha ilkokul sıralarında evde anne babamın okuduğu Niyazi Mısri, Eşrefoğlu Rumi ve Yunus Emre divanlarından gelip İsmet Özel’in 40 yaş şiirlerine taşınmıştım. İsmet Özel benim bu dünyanın yüzüne karşı söylemeyi kafaya koyduğum, ama bir türlü söyleyecek zemin ve kelime bulamadığım şeyleri söyleyebilen tek kişiydi. Üç Mesele kitabında okuduklarım da aynen benim meselelerimdi. Lise yıllarım bu minval üzere geçti. Hakemsiz, editörsüz, ustasız, dergisiz ve kalfasız. Fakülte yıllarım aynı zamanda bağımsız duygulanım ve düşünme yıllarımdı. Bu ilâhiyat fakültesi gibi bir okulun öğrencisi olmama rağmen böyleydi. Yaşanan çelişkiler ve çatışmalar insanı daha bir şiire yaklaştırıyormuş bunu görmekte zorlanmadım. Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, İlhan Berk, Cahit Zarifoğlu, Edip Cansever, Turgut Uyar ve Erdem Beyazıt gibi şairlerin kitapları artık başucu kitaplarım olacaktı. Ben güzel güzel geçiniyordum kendimle, beni biraz da okuduğum okul, yaşadığım sokak ve sorularımı yanıtsız bırakan büyüklerim şair yaptı. İçimden konuşmanın bir sonu yoktu, sustuklarımı itiraf etmem gerekiyordu, bunu yaptım. İkindi Yazıları’nda ciddi anlamda ürün yayımlamaya başladım, sonra gerisi geldi. Sayısını hatırlamadığım kadar dergi çıkardım, bir o kadar dergide yazdım ya da mutfağında bulundum. Hâlâ dünyanın yüzüne söylemem gereken bir çift sözü söylemiş değilim. Verip alamadığım var bu dünyayla benim. Dünya ile aramdaki bu dava sürdükçe ve ömrüm oldukça yazmayı sürdüreceğimi zannediyorum.