OLAĞANÜSTÜLÜKLER BİTMEDİĞİ SÜRECE ŞİİR BİTMEZ!

Zeynep Arkan

Söyleşerek Şiire Varmak, Zeynep Arkan, Sakarya Büyükşehir Belediyesi Sakarya Kitaplığı, İstanbul 2018

2018

400–407

Zeynep Arkan: Hüseyin Akın, nerede doğdu, nasıl bir ailede büyüdü ve okuma birikimi nasıl şekillendi?

Hüseyin Akın: 1965 yılında Sinop Türkeli’nde doğdum. Beş yaşına kadar Türkeli’nin Hacıköyü, Öreği mahallesinde yaşadım. Sonra İstanbul’a göç ettik. Yedi çocuklu bir ailenin altıncı çocuğuydum. Çocukluğum ve gençliğim Kâğıthane Sanayi Mahallesi’nde geçti. Bir süre gecekonduda yaşadık. İlkokul yıllarım barakadan derme çatma bir okulda geçti. Okul evimizin hemen yanındaydı. Çamurlara bata çıka gittiğim okul, Çimentepe İlkokulu, çocukluğumun neşesiz günleriydi. Oldum olası sevmiyordum okumayı ve de yazmayı. Okul okuma iştahımı kapatan bir yerdi. Uzun süre bol zayıf notlarla okula direndim. Belki bol zayıf alarak ümitsiz vaka olur, sınıfta kalmayı başarırım diye düşünüyordum. Fakat olmadı, bir türlü sınıfta kalmayı başaramadım. Bu şekilde düşe kalka ortaokulu ve liseyi bitirdim. Ortaokuldan itibaren sınıfta en arka sıralarda kendime bir dünya kurmuştum. Buna sınıf içinde sınıf da diyebilirsiniz. Özellikle matematik ve fen ağırlıklı derslerde arka sıraların yalnızlığına çekilir. Burada ya karikatür çizerdim ya da şiirler yazmaya çalışırdım. Şiirlerimin ve çizgilerimin konusu daha çok hâlden anlamayan öğretmenlerdi. Ben kendi müfredatımı yaşamak istiyordum, fakat okul bana yabancı olduğum kendi müfredatını dayatıyordu. Oysa ben sokak kitaplarına aşinaydım. Teksas, Tommiks, Zagor, Mister No, Mandrake, Zembla… gibi çizgi romanları, macera kitaplarına alışkındım. Çünkü onlar oyunla hayatın arasını açmıyorlardı. İlkokul beşinci sınıftan itibaren Salata, Gırgır, Çarşaf, Fırt, Hıbır… gibi karikatür ve mizah dergilerini düzenli takip ediyordum. Hayata daha ironik bakmayı öğretti bu dergiler diyebilirim. Kapı önünde okuduğum Kemalettin Tuğcu serisini saymazsak evde babama ait çevirip çevirip okuduğum üç kitap vardı. Bunlar Yunus Emre Divanı, Eşrefoğlu Rumi Divanı ve Niyazi Mısri Divanı idi. Bu üç kitabın dilini pek sökemesem de sesi çok uzaklardan yitirdiğim bir sesi andırıyordu. Hiçbir şey anlamasam da bu şiirlerin sesini sevmiştim. Medeniyetimizin sesiydi bu ses. Bir süre sonra bu üç kadim kitap içimde uyuyan şiiri uyandıracaktı. Şiire olan tutkum beni bu üç mutasavvıf şairin yanı sıra Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Ali Ulvi Kurucu, Arif Nihat Asya gibi şairlerin kitaplarını okudum. Bu esintiyle İsmet Özel, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Beyazıt’a ulaştım. Özellikle İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu adlı kitabı benim için bir dönüm noktası olmuştu. Ders kitapları ile başım hoş olmadığından hayatı kavramak noktasında Mısır, Suriye, Pakistan, İran ve Cezayir gibi ülke aydınlarının yazdığı kitapların Türkçe çevirilerini okudum. Seyit Kutup, Muhammed Kutup, Ali Şeriati, Hasan el Benna, Abdülkadir Udeh, Lahbabi, Meryem Cemile, Abdullah Ulvan, Malik Bin Nebi, Mutaharri… gibi yazarlar lise yıllarımızın el kitaplarıydı. Tabi Şule Yüksel Şenler ve Hekimoğlu İsmail’i de unutmuyoruz. Ali Bulaç lise yıllarımızda Çağdaş Kavramlar ve Düzenler kitabıyla ezberimizi ilk bozan adamdı. Uzun süre mahallemizde televizyon yoktu, yaygınlaştığı zaman da babam eve sokmadı televizyonu. Benim için bu çok iyi bir kitap okuma fırsatıydı. Kitapları okurken bir yandan da kenarlarına notlar alıyordum. Benim belki de ilk yazılı metinlerim kitap kenarlarına aldığım bu notlardı. Sonradan okuduğum kitaplardaki ilgi çeken pasajları not almak için defter tutmaya başladım. Bunun da çok büyük faydasını gördüm. İsmet Özel’in Üç Mesele kitabı, İsmail Cem’in Türkiye’nin Geri Kalmışlığının Tarihi ve Cemil Meriç’in Bu Ülke gibi kitaplarını lise sıralarında okumuştum. Şiir ve kompozisyon yarışmalarının değişmez birincisiydim. İl ve ilçedeki bu yarışmalarda hatırı sayılır ödüller de almıştım. Fakat ne hazindir ki edebiyat dersim karnede zayıftı. Bunu kendime anlatabilsem de babama anlatamıyordum bir türlü. Babam karnede dokuz tane zayıfımı görünce hiçbirine bir şey söylemez, ama edebiyata hiçbir anlam veremeyip çıkışırdı: “Oğlum, anladık matematik, fizik, kimya, biyoloji, tefsir, hadis, fıkıh… tamam, bunlara kafan basmıyor; peki bu edebiyat niye zayıf?!” Ben bu sorunun altında öylece kalakalırdım. Uzun süre edebiyat dersimin zayıf olmasının kompleksini yaşadım. Ta ki fakülte birinci sınıfa kadar. İlâhiyat 1. sınıfta Cahit Zarifoğlu’nun da lisedeyken edebiyattan kaldığını öğrenince nasıl sevindim bilemezsiniz. Hele daha sonra Sezai Karakoç’un da cebir ve edebiyat derslerinden kaldığını okuyunca bu durum bana şairlere özgü bir ayrıcalık gibi gelmişti.

Zeynep Arkan: İlk okuduğunuz şiir ve şairi hatırlıyor musunuz?

Hüseyin Akın: Yanılmıyorsam İlkokul üçüncü sınıfta idim. Bir gün sınıf öğretmenimiz Jale Hanım kucağında bir sürü aynı cinsten kitapla içeri girdi. Belli ki tüm sınıfa bu kitaplardan dağıtacaktı. Üzerinde anne resimleri olan incecik bir Anne Şiirleri Antolojisi idi bu. Antolojinin ince oluşunu bütün annelerin ince oluşuna yorumlamıştım o zaman. Bu kitabı elimden bırakamadım. Kaç kez okudum bilmiyorum. Çocukluk çağımın bitişine kadar bu kitabı dönüp dönüp okumuşumdur. Bu kitabı saymazsak, biraz evvel de ifade ettiğim gibi ilk okuduğum şair Yunus Emre, sonra Eşrefoğlu Rumi ve sonra da Niyazi Mısri’dir. Bu şiirleri taklit ederek şiirler yazmaya başlamıştım o yıllar.

Zeynep Arkan: Şiirle kurduğunuz ilişki ne zaman başladı? Kitap okuyan bir çocuk muydunuz?

Hüseyin Akın: Evimizde Yunus okunurdu. Babam ve annem Yunus’un şiirlerini ilahi şeklinde makamla okurdu. Benim çocukluğum hep bu sesle geçti. Kulağımda hâlâ bu ses var. Kendimi, sıkıntılarımı, yalnızlığımı, garipsediğim şeyleri paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Köyden kente göçmüştük. Herkesin işi başından aşkındı. Büyük şehre tutunma mücadelesi veriyordu büyüklerimiz. Okul beni hiç sarmadı. Öğretmenlerden hiç ışık alamadım. Dertleşecek bir dedem bir ninem de yoktu. Defter tutup şiir yazmaktan başka çarem kalmadı. Uzun süre şiir yazdığımı kimse bilmiyordu. Lise birinci sınıfta evrime ve de devrime inanan kıymetli bir tarih hocamız vardı. Arka sıralarda oturuyordum. Bir gün derste yanıma yaklaştı, artık nerden duydu ise, “Hüseyin sen şiir mi yazıyorsun?” dedi. Korktum ve irkildim, “ben yapmadım hocam!” diye bağıracaktım nerdeyse. Başımı bir suçlu edasıyla yere eğdim. Hocam cebinden bir kâğıt çıkardı ve “ben de şiir yazıyorum, bak bu da benim yeni şiirim” diye kâğıdı bana uzattı. Birden cesaret gelmişti. Kafamı kaldırınca, “sen bana kendi şiirini ver, ben de sana kendi şiirimi, olmaz mı?” dedi. Mahcup ve sıkılgan şekilde çantamdan defterlerin arasına sıkıştırdığım şiirimi bulup hocaya verdim. Kıpkırmızı olmuştum. Duygularımın yağmalanmasından ürküyordum. Sonra teneffüse çıktık, ikinci saat yine aynı hocanın dersiydi. Benim şiirimi daktiloya çekmiş, teksir makinesinde çoğaltmıştı. Bir tanesini sınıfa gelir gelmez sınıf gazetesine astı. Nasıl sevindim bilemezsiniz. Dikkate alınmıştım, önemsenmiştim, umursanmıştım. Oturuşum değişti. Artık şiirimin yer aldığı sınıf panosuna doğru oturuyordum. Herkes beni tanıyor gibi bir hisse kapılmıştım. İçimden bir ses “sen yazmalısın” diye üç defa fısıldadı. “Olur” dedim ve sözümde durdum.

Zeynep Arkan: Eğitim sisteminin şiirle kurulan bağı güçlendirdiğine inanıyor musunuz?

Hüseyin Akın: Aslında şiir eğitim sisteminin yolunu açar, soluk aşılar. Eğitim sistemi ne yazık ki şiirle bu rabıtayı kuramamıştır. Edebiyat dersleri edebiyat sevgisi aşılamaktan çok uzak. Öğretmenler nakilci, aktarıcı; edebiyatın içerisinde yer almıyor. Müfredatı tamamlama derdinde. Üniversite sınavları bütün masum hedefleri kundaklamış durumda. Öğrenciler hızlı bir şekilde sayısal alanlara doğru yönlendiriliyor. Ben öğrenciliğimde ne denli derslerden uzaklaştımsa o denli edebiyata yaklaşmıştım. Bugün de edebiyatla bir şekilde ilişkisi olan, şiir ya da öykü yazan öğrencilerin önemli bir kısmı derslerle arası pek iyi olmayan öğrenciler. Aykırı, sıra dışı ve de zihinsel önem sıralaması akranlarından farklı olan çocuklar.

Zeynep Arkan: Şiire nasıl ve ne zaman başladınız?

Hüseyin Akın: Birdenbire başladım şiire. “Her şey birdenbire oldu” diyor ya Orhan Veli, aynen öyle. Önemli şairlerin şiirlerini bozarak kendime uyarladım bir süre. Bol bol şiir okuduğum için şiir yazma arzum nüksetmeye başladı. Sınıfta öğretmenlere şiir yazdım. Okuldaki sorunları şiirle dile getiriyordum. Bir nevi sınıfın sözcüsü konumuna gelmiştim. Doğrudan konuşmanın pek mümkün olmadığı zamanlardı. Dolaylı konuşmanın en iyi yolu şiirdi bana göre. Ayrıca siyasi bir süreçti. 12 Eylül öncesi ve sonrasına denk gelen bir ergenlik safhamız oldu. Herkes kuşdili ile konuşuyordu. Ben de şiiri seçtim. 12 Eylül ihtilali olduğunda kalınca bir şiir defterim vardı. Asker evleri basıp arama yapıyordu. Şiirlerimin ele geçirilmesinden tedirgindim. Yırtmaya ve yakmaya da kıyamıyordum. Bir naylona sarıp çatıda kum yığını içerisine sakladım. İhtilalden iki sene sonra ancak oradan çıkarabildim şiirlerimi. Sel gitmiş kum kalmıştı. Olağanüstülükler bitmediği sürece şiir de bitemez. Ülkemizde gerek kişisel, gerekse toplumsal olağandışılık ve olağanüstülükler hep sürdüğü için ben de bir şeyleri vesile edip şiire devam ettim.

Zeynep Arkan: Size ve şiirinize yol gösteren şairler var mıdır? Varsa kimlerdir?

Hüseyin Akın: Puşkin “ey şair, sen çarsın yolunda yalnız yürü” diyordu. Ben de hep öyle yaptım. Çar olmadığım hâlde. Ciddi anlamda ilk izlerini takip ettiğim şair İsmet Özel’dir. Şiir Okuma Kılavuzu’nu daha yolun başında okumak bana iyi gelmişti. İsmet Özel’i kendi dünyama hep yakın gördüm. Deneme kitaplarıyla da öyle. Üç Mesele beni sarsmıştır. Günümüzden ise Osman Konuk ve Hüseyin Atlansoy heyecanla takip ettiğim isimlerdir.

Zeynep Arkan: Kitaplarınız hakkında bilgi alabilir miyiz? Yalnızca şiir üzerine kitaplarınız yok...

Hüseyin Akın: İlk şiir kitabım Sevmek, Karanfil ve Kiraz, ardından Ay Tanığım Olsun, Çöl Vaazları, Kumaştan Çalan Terzi, Ömrümün Kısa Günü, Yan Tesir kitapları çıktı. Son kitap Yan Tesir daha fırından yeni çıktı. Ayrıca son kitaba kadarki beş kitabı içeren Toplu Şiirler de yayımlandı. Deneme alanında -ki deneme benim şiirimin artık malzemeleridir- Deneme Yanılma, Kitabım Çıktı Alınmayın, Geçmiş Günler Matinesi, Canlı Renkler, Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli, Yalan Dünyanın Yanlış İşleri, Hu Dönüşü ve en son yeni çıkan Tespitçi Dükkânı kitaplarım yayımlandı. Hikâye alnında tek kitabım var, Hepsi Hikâye adını taşıyor. İronik, gerçekliği hırpalayan öyküler. Şifahi kültürle ilgili, adına “sokak sosyolojisi” verdiğim Dua ve Beddua Antolojisi ve Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitaplarına da imza attım. Kent ve kent kültürü üzerine yazdığım: Ayağımda Kırk Numara Kâğıthane, İyi Kalpli Üvey Ana: Ankara ve Kastamonu’nun Çanakkale Kahramanları kitaplarını da söylemeliyim. Biyografi alnında Bir İnanç Adamı: Âkif İnan isimli kitabım da aklımda kalan bana ait eserler arasındadır. Şu an unuttuğum başka kitaplarım da olabilir. Bütün bu yazdıklarım şiirin kuvvetiyle sadır olan şeylerdir. Şiir olmasaydı bunların hiçbiri olmazdı.

Zeynep Arkan: Gençlere şiir yazmak hakkında neler tavsiye edersiniz?

Hüseyin Akın: 1. Şiirsel ciddiyete sahip olup olmadıklarını, yani şiir yazmak konusunda samimiyetlerini test etsinler. 2. Şiirin insanın hayatından çok şeyler çaldığını ve de ona çok bedeller ödettiğini iyi bilsinler. 3. Bir yerler ulaşmak için çırpınmasınlar, şahsiyetlerini korusunlar; acele etmesinler. Önce şair olsunlar sonra şiir iddiasında bulunsunlar. 4. Şiirin kendilerine piyasa değeri olan hiçbir şey vadetmediğini unutmasınlar. 5. Şiir ortamları insanı şair yapmaz, insanı şair yapan vehbiyet, kesbiyet ve de kazanılmış yalnızlıktır. Bunu hafife almasınlar. 6. Önce defter çıkarsınlar, sonra kitap çıkarsınlar. 7. Kelimelerle iyi geçinsinler, duyargalarını tabiata açsınlar, hayat karşısında teyakkuzda olsunlar, hayret makamından hiç ayrılmasınlar.

Zeynep Arkan: Genç şairleri nasıl görüyorsunuz?

Hüseyin Akın: Genç şairler benim baktığım yerden şöyle görülüyor: 1. İçlerinde çok sağlam şiir kumaşı olanlar çok. 2. Antoloji ve yıllıklarda gençler son yıllarda daha baskın. 3. Gençlerin önündeki tehlike acelecilik ve bir yerlere zıplama gayreti. 4. Kendi üslûplarını kazanmak yerine, örnek aldıkları kişileri taklit etmekle var olmaya çalışıyorlar. 5. Yalnızlık ile bohem hayatı birbirine karıştırıyorlar. 6. Gereksiz bir özgüvene sahipler. 7. Şiiri zekâlarını kullanarak yazmaya çalışıyorlar. 8. Eleştiriden yılandan korkar gibi korkuyor, bunun yanı sıra daha kıvam kazanmadan eleştirmenliğe soyunuyorlar.

Zeynep Arkan: Bize tavsiye edeceğiniz bir kitap var mıdır?

Hüseyin Akın: Afaqo Esedova’nın Kabalcı Yayınları’ndan Edebiyatlaşan Dünya kitabını tavsiye edebilirim. Dünyayı yeniden anlama ve kurma idealinde edebiyatın ne denli hayatımızı şekillendirdiği konusunda mutlaka okunması gereken bir kitap.

Zeynep Arkan: Yeni kitap projeniz var mıdır?

Hüseyin Akın: Proje denir mi bilmem, ama geldikçe yazıyorum, yazdıkça bir araya getiriyorum. Ömrüm gibi her şey. Birbirinden farklı üç dört kitap üzerinde çalışıyorum. Acelem yok, ne zaman tamamlanırsa o vakit ortaya çıkar. Daha çok kendimi tamamlamakla meşgulüm. Gerisi ayrıntı. Yazdıklarımız yaptıklarımızdan bağımsız değil. Amel defterimize bir güzel satır daha ekleyebiliyorsak ne mutlu bize. Bir vakitler kafamda yazarak yaşamak gibi bir ideal vardı, şimdilerde onu değiştirdim, artık yaşayarak yazmak istiyorum. Haydi hayırlısı.

Bütün söyleşiler